Ana Sayfa Dergiden TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKA KURAMINI ANLAMAK

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKA KURAMINI ANLAMAK

 

Giriş

 

Bilim insanlarını diğer insanlardan ayıran temel özellikleri, düşüncelerini “bilimsel” olarak tabir edilen araştırma yöntem ve teknikleri ile elde edilmiş olan verilere dayandırarak “gerçekliğe” bir anlam verme çabası içerisinde bulunmalarıdır. Bilim insanlarının “gerçekliği” anlamlandırmaları, anlamlandırılan “gerçekliğin”  barındırdığı sorunların nasıl çözülebileceğine ilişkin yolları göstermeleri ve hatta “gerçekliğin” nasıl değiştirilebileceğine ilişkin kestirimlerde bulunmaları da beklenmektedir.

 

Bilim insanlarının “gerçekliği” anlamlandırırken kullandıkları araştırma yöntem ve tekniklerindeki farklılaşma, aynı zamanda “gerçekliğin” farklılaşmasına da olanak tanımaktadır. Örneğin “pozitivist” araştırma yöntem ve teknikleri ile “gerçekliği” anlamlandıran bir bilim insanının “gerçekliği” ile “Eleştirel Kuram”ın araştırma yöntem ve yorumsama tekniğini kullanan bir bilim insanının “gerçekliği” elbetteki birbirinden çok farklı olacaktır.

 

Bir diğer önemli unsur ise bilim insanlarının araştırmalarını yaptıkları zaman diliminin ulusal ve uluslararası alandaki egemen anlayışlarının öncelikleri ve beklentileridir. Bu bağlamda bilimsel çalışmaların, zamanımızda genel olarak akademik çevrelerce gerçekleştirilmekte  olduğunu ve gerek iç gerekse de uluslararası alandaki egemen anlayışların beklentileri doğrultusunda yürütülen bir uğraşa dönüştüğünün de ifade edilmesi gerekmektedir. Bilimsel çalışmaların yürütüldüğü kurumlar, siyasal iktidarlar tarafından yönlendirilmeye, kontrol edilmeye ve egemen/hegemon ideolojinin gereksinimlerini karşılayacak ürünler ortaya çıkarmaları için teşvik edilmektedirler. Siyasal iktidarlarla egemen bilim yapma anlayışları arasında ve ortaya çıkan bilimsel ürünler arasında doğrudan bir ilişki oluştuğundan da bahsedilmesi olanaklıdır.

 

Bu noktadan hareketle çıkarılabilecek en önemli sonuç, gerek iç gerekse de uluslararası alandaki egemen anlayışlar ve dolayısıyla beklentiler değiştiğinde bilimsel çalışmaların konularında da değişmeler olacağıdır. Egemen/Hegemon ideolojinin gücünü kaybetmesi ve/veya bir başka ideolojinin egemen/hegemon konumuna gelmesiyle birlikte bilimsel çalışmaların yürütüldüğü kurumlar, yeni egemen/hegemon ideolojinin gereksinimlerini karşılayacak ürünler ortaya çıkarmaya başlayacaklardır.

 

Tüm bu değişmeler, bilim insanları tarafından yaygın bir şekilde kullanılan yöntem ve tekniklerin yerlerini yeni yöntem ve tekniklerin yaygın olarak kabul gördüğü yaklaşımlara bırakmaya başlamasına yol açacak; “gerçeklik”ler farklılaşacak ve dolayısıyla alternatif kuramların “gerçeklik”leri, yaygın kabul görme olanağı bulabileceklerdir.

 

Bahsedilen bu durum I. Dünya Savaşı sonrasında Anglo-Sakson dünyasında bir akademik çalışma alanı haline gelmeye başlamış olan Uluslararası İlişkiler disiplini açısından da geçerlidir. İki savaş arasındaki dönemde Uluslararası İlişkiler, 1913-1921 yılları arasında ABD’nin başkanlığını yapmış olan Woodrow Wilson’un fikirleri çerçevesinde bir liberal küresel dünya barışı tasavvur edenlerin “ütopya”ları çerçevesinde şekillendirilmiştir. Ancak, Uluslararası İlişkiler kürsülerinde okutulmayan; ama uluslararası siyaseti 1930’lu yıllardan itibaren daha da fazla etkileyen üç yaklaşım – realpolitik, komünizm ve faşizm- daha vardır. Wilson’un “ütopyası” 1930’lı yıllardan itibaren bu üç yaklaşımın meydan okumasına maruz kalmıştır. 1920’lerin iyimserliğinden 1930’lu yılların karamsarlığına doğru yol alınmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Uluslararası İlişkiler tam bir akademik disiplin haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir süper güç olarak ortaya çıkan ve küresel boyutta bir dış politika izleyen ABD dış politikasının kuramsal çerçevesinin oluşturulmasına özellikle “pozitivist” yöntem ve teknikleri kullanan “realist” kuram çerçevesinde katkıda bulunmuştur. Realizm, uluslararası siyasette Soğuk Savaş döneminin başat kuramsal geleneği haline gelmiştir. Realistler uluslararası ilişkileri, kendi çıkarlarını esas alan devletler arasındaki güç mücadelesi olarak görmektedirler. Çatışma ve savaşın engellenebilmesi konusunda genelde karamsardırlar. Realizmin, Soğuk Savaş yıllarına egemen olmasının sebebi, savaş, ittifaklar, emperyalizm, işbirliğinin önündeki engeller ve diğer uluslararası olgular için basit ama güçlü açıklamalar getirmesiydi[1]. Realizmin bugüne kadar Uluslararası İlişkiIerin baskın teorisi olagelmesi oldukça çarpıcıdır[2]. Realizm, çok güçlü olagelmiş olan bir uluslararası ilişkiler kuramıdır ve uluslararası siyasete ilişkin açıklamaları yönetim çevreleri tarafindan da inandırıcı bulunmuştur. Uluslararası ilişkiler akademisyenlerini de akademik olarak oluşturan düşüncelerden birisidir[3]. Bu bakımdan, “Realizm”in, modern uluslararası ilişkileri, “Westphalia-Sistemi”nin ortaya çıkardığı ulus-devlet kavrayışı ve kavramları ile izah etmesi olağan/tartışmasız bir “gerçeklik” haline dönüştürülmüştür.

 

Türkiye’de de Uluslararası İlişkiler, genel olarak “Realist” kuramın yaklaşımlarıyla Soğuk Savaş dönemi kutuplaşması içerisinde yer alınan Batı Bloku bağlamında ele alınmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren ortaya çıkan çalışmalarda, Uluslararası İlişkiler “devletlerarası ilişkiler” ile özdeşleştirilerek ele alınmakta; Türkiye’nin imzaladığı uluslararası andlaşmalar, taraf olduğu siyasi, kültürel ve askeri ortaklıklar, ya da belli devletlerle olan askeri, siyasi ve ekonomik ilişkilerin incelendiği dikkat çekmektedir. Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili olaylar kronolojisi verilmekte, bu olayların betimlemesi yapılmakta, dış politika davranışlarını belirleyen ideolojiler, inançlar, toplumsal değerler ve bütün bunlara bağlı olarak oluşan toplumsal belleğin karar vericilerin algılamalarının oluşum sürecine etkileri göz ardı edilmektedir. Türkiye’nin iç siyasal düzeniyle dış politikası arasında kesin bir ayrım yapıldığı görülmektedir. Yine dikkat çekici hususlardan birtanesi de “dış politika”nın bir devlet politikası olarak ele alınması ve üzerinde ulusal konsensusun bulunduğu bir alan olarak kabul ediliyor olmasıdır. Üstelik devletin belirlemiş olduğu dış politika, devletin siyasal kimliği veya bu kimliğin oluşum süreci dikkate alınmaksızın, ulusun, üzerinde uzlaşısının her zaman olması gereken bir alanmış gibi inşa edilmekte ve bilim insanlarına ise “devletin dış politikasını” kamuoyunun nazarında meşrulaştırmak ve her dış politika meselesinde adeta resmi devlet/hükümet politikasının savunucusu bir rolü üstlenmek düşmektedir. Bu bağlamda, özellikle Soğuk Savaş döneminin dış politikasının akademik okumasının eleştirellikten uzak olduğunu ve “kuramsal” bir çerçeveye oturtulmadığının belirtilmesi gerekmektedir.

 

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra “Realizm”in, başka kuramsal yaklaşımların da etkinliklerini arttırmaya başlamalarıyla birlikte eski hakim/egemen konumu aşınmaya başlamıştır. Uluslararası ilişkilere ilişkin ABD kaynaklı olan ve olmayan Realizm dışındaki görüşler daha fazla yankı bulmaya, çok çeşitli yöntem ve kuramlar giderek daha fazla dikkat çekmeye başlamıştır. Soğuk Savaş sonrasında etnik ve dinsel/mezhepsel temelli kimlik eksenli çatışmaların artmasıyla birlikte, ulus-devlet kimlikleri eleştirilmeye başlanılmış ve ulus-devlet anlayışı üzerine tesis edilmiş olan “Westphalia-Sistemi”ne karşı alternatif uluslararası ilişkiler görüşleri daha yüksek sesle dile getirilmeye başlanılmıştır.

 

Uluslararası alanda “Realizm”in alternatifi Uluslararası İlişkiler yaklaşımlarının etkinlik kazanmalarının Türkiye’nin dış politikasının kuramsal okumasının da çeşitlenmesine olanak oluşturduğu görülmektedir.

 

Bu çalışmada Türkiye’nin dış politikası Eleştirel Kuram yöntemi ve yorumsama tekniği ile ele alınarak Türkiye’nin dış politikasının kuramının anlaşılması sağlanılmaya çalışılmıştır. Kuramsal bağlamın anlaşılması, Türkiye’nin giderek artan şekildeki iç sorunları ile dış sorunları arasındaki etkileşimin ve karar vericilerin dış politika konularındaki davranışlarının anlamlandırılmasına olanak tanıyabilecektir. Türkiye gibi  iç ve dış sorun yoğunluğunun yaşandığı bir ülkede, “alan/bölge” uzmanlarının her konudaki “uzmanlıklarının” vasatlığına takılmaya gerek olmadığı kanaatindeyim. Türkiye’nin dış politikasının kuramının anlaşılması, her iç ve dış olay konusunda yorumsamada bulunabilmek için gerekli olan temel donanıma sahip olunması anlamına gelecektir.

 

Türkiye’nin dış politikasını, Türkiye Cumhuriyeti’nin başta kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, kurucularının kendi deneyimleri ve pratikleri üzerinden şekillenen iç ve dış politikasını kuramsal bir temele oturtarak anlamak olanaklıdır.

 

Diğer taraftan, özellikle 3 Kasım 2002 milletvekili genel seçimlerinden zaferle çıkmasıyla Türkiye’de iktidar olmaya başlayan İslami köklerden zuhur eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin,   kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, kurucularının kendi deneyimleri ve pratikleri üzerinden şekillenen iç ve dış politikasını yanlışlayarak, esas itibariyle Ahmet Davutoğlu’nun kuramsal çerçevesi bağlamında pratiğe dökülen iç ve dış politikasının kuramını kavramak suretiyle, anlamanın olanağı bulunmaktadır.

 

Bu iki yaklaşımın uluslararası ilişkilerin anlamlandırılması ve Türkiye’nin dış politikasının kavranması bakımından birbirlerinin alternatifi olduğunun ifade edilmesi gerekmektedir.

 

Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti, “ulus-devlet” olarak tesis edilmesiyle birlikte, Türkiye’nin dış politikasını da, esasında  Otuz Yıl Savaşları sonucunda 1648’de Avrupa’da ortaya çıkan ve Avrupa dışına taşan ulus-devlet anlayışına dayanan “Westphalia-Sistemi” üzerinden üretilen kavramlarla izah edilmesi olanaklı hale gelmiştir.

 

“Westphalia-Sistemi”nin ulus-devlet anlayışına bağlı olarak ortaya çıktığı dönem boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nda ise “Millet-Sistemi” vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun, topraklarında yaşayan toplulukları, din ya da mezhep esasına göre örgütleyerek yönetme biçimine “Millet-Sistemi” denilmektedir. Bu sistemde, farklı etnik gruplara mensup olmalarına, farklı coğrafyalarda yaşamalarına ve farklı dilleri konuşmalarına bakılmaksızın tüm müslümanlar tek bir “millet” olarak kabul edilmiştir. Bu “Millet-Sistemi”, “Westphalia-Sistemi”nin ürettiği ulusçuluk akımlarının yayılmasıyla birlikte 19. yüzyılda bir krizle karşılaşmış ve neticede Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte sona ermiştir.

 

Soğuk Savaş sonrası dönemde ulus-devlet sistemine karşı küreselleşmenin meydan okumasına uygun olarak, alternatif bir dünya-sistemi olarak “Millet-Sistemi” anlayışıyla etnik, dinsel ve mezhepsel ayrışmalardan kaynaklanan çatışmaları önleyerek barışçı bir dünya düzeninin tesis edilmesinin olanaklı olduğu ileri sürülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda  “ulus-devlet” sistemine karşı “Millet-Sistemi”ni alternatif bir sistem olarak ileri sürüldüğü ve Türkiye’nin dış politikasının da “Millet-Sistemi” anlayışı temelinde oluşturulmaya başlanıldığı görülmektedir. Ahmet Davutoğlu’nun alternatif bir sistem kurgusunun esas olarak İslami söylem ve kurumlar üzerine inşa edildiği anlaşılmaktadır.

 

 Türkiye’nin “Ulus-Devlet” Kimliği ve Dış Politikası

 

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve dağılma dönemi içerisinde Bosna-Hersek, Girit ve Bulgaristan topraklarının kaybı; Yemen, Arnavutluk ve Makedonya’da yaşanan iç isyanlar; Trablusgarp, Balkan ve I. Dünya Savaşları; ardından I. Dünya Savaşı’nın galiplerinin anayurdu bile işgalleri ve işgallere karşı verilen milli/ulusal mücadelesi ile geçen bir sürecin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk ve kadrosu tarafından 29 Ekim 1923’te kurulabilmiştir. Yeni devlet, “ulus-devlet” olarak inşa edilmeye başlanılmış, birlik ve bütünlüğünü “ulus-devlet” kimliğinin inşası yoluyla sağlamaya çalışmış ve bir modernleşme projesi ortaya koyarak “çağdaş” dünyanın -ki kastedilen Batı dünyası’dır.- bir parçası haline gelmeye çabalamıştır. Kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kimliğinden hareketle, yeni devletin kuruluşuna ve modernleşme projesine temel oluşturan fikir ve ilkelerin bütünü “Kemalizm” olarak adlandırılır hale gelmiştir. “Kemalizm”, rejimin ideolojisi olarak algılanmakta ve rejime yöneltilen eleştiriler ve saldırılar “Kemalizm” nitelendirmesi üzerinden yapılmaktadır.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle onun mirasçısı olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devlet temelinde kendisini inşa ederken, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki aidiyeti belirleyen temel değerler ve kurumları “öteki”leştirerek kendini inşa etmiştir. Bu kurumlardan en önemlilerinden bir tanesi “Padişahlığın” sürdürülmesini isteyenlerin temel dayanaklarını oluşturan İslami yapıların ve İslami temelde alternatif bir dünya görüşünü temsil eden “Halife ve Halifelik” kurumunun uygulama alanından uzaklaştırılması olmuştur. “Cumhuriyet” kurulduğu zaman Falih Fıfkı Atay’ın ifade ettiği gibi “1923’de Türkiye’de, medreseler, tekkeler, şeyhler ve derebeyleri halk yığınlarına hâkimdir.”[4] Hilafet meselesi yeni-rejime rakip olabilecek tek siyasi seçenek olarak görülmüş ve 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Hilâfet’in kaldırılmasına karar verilmiştir. Böylelikle yeni-rejime rakip olabilecek bir dinsel otorite kalmamıştır.

 

29 Ekim 1923’te cumhuriyet kurulduğunda, cumhuriyet yöneticilerinin önlerindeki en önemli sorun, Türkiye coğrafyası içerisinde toplumu dinsel bir kavram olan “millet”ten etnikliğe de vurgusu bulunan “ulus”a dönüştürecek bir Türk kimliği inşasını gerçekleştirmekti. Farklı aidiyetleri kimliklerinin parçası olarak gören halkı, “ulus”a dönüştürmek ise hiç de kolay olmayacaktır. Bu süreçte Ziya Gökalp’in, 1924’te yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” kitabında savunusunu yaptığı, ulus ve ulusal devlet görüşü, Atatürk devrimlerinin esin kaynaklarından birisi olmuştur. Kitap, çağdaşlaşma yolunda yapılacak işlerin bir gündemi niteliğindedir[5].

 

Gökalp’in de işaret ettiği şekilde, Türkiye ulus-devlet olarak inşa edilirken, etnik kökenlerine bakarak insanları dışlama yoluna gitmemiş, aksine 1924 anayasasının 88. maddesinde ifade edildiği gibi “Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese  “ Türk “ denir.” denilmek suretiyle  Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkes ‘ Türk’ kabul edilmiştir. Bu yaklaşım tarzı, Fransız devrimin bir ürünü olan ve dinsel kuralların devlet ve toplum yaşamının dışına çıkarılmasının sonucunda oluşan “ulus” kavramını andırmaktadır. Gerçektende Türkiye’de “ulus” kavrayışı giderek sadece belirli bir etnik kimliğin anlamını aşmış ve bir siyasal otoriteye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsar hale gelmiştir. Bu durumu en iyi şekilde Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” deyişi ifade etmektedir. Ulusal kimlik Türk kültürü esas alınarak oluşturulmuş ve farklı etnik kökenlerden gelen veya farklı din veya mezheplere mensup insanların toplumsallaşma ve eğitim-öğretim süreci içerisinde Türk ulusunun bir parçası haline gelmeleri istenilmiştir. Müslüman ve Müslüman olmayanların tamamının, Türk kimliği ekseninde bir “ulus”a dönüştürülmeye çalışıldığı aşikardır. Bununla birlikte Türk ulusu inşasına direnç gösteren coğrafi sınırları içerisindeki ümmet anlayışının “millet” tasavvurunu savunan siyasal İslamcılar, resmi söylemlerdeki ifadesiyle kökü dışarıda yabancı ideolojilerden beslenenler ve Kürt ayrılıkçıları ise amaçlanan ideal “ulus” kimliğinin muhalifleri kalmaya uzunca bir süre devam etmişlerdir.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve dağılma dönemini yaşamış bir subay olan Atatürk, 1908’den önce Şam’a sürülmüştür. ”Hürriyet“ cemiyetini kurmuştur. Selânik’te İttihatçıdır. 31 Mart’ta, Çanakkale’de, Rus cephesi karşısında, Suriye ve Filistin cephesinde, her yerde vardır[6]. Ulusal mücadelenin önderidir ve yeni devletin kurucusudur. “Osmanlıcılık”, “İslamcılık” ve “Türkçülük/Turancılık” şeklindeki İmparatorluğun kurtuluş reçelerinin sonuç vermediğini deneyimlemiştir. O’nun hayat hikayesinde simgeleşen deneyimlerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin iç yapısının oluşturulması ve dış politikası üzerinde derin etkileri olduğu muhakkaktır. Atatürk’ün 1927’de genel başkanı olduğu ve kurucu parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15 – 20 Ekim günleri arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin büyük salonunda toplanan ikinci kurultayında okuduğu “Söylev”ine Türkiye’de sıkça atıf yapılmaktadır. “Söylev”de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılış nedenleri açıklanmakta, Milli/Ulusal Mücadele yıllarında karşılaşılan güçlükler aktarılmakta ve benzer koşullarla ilerleyen yıllarda tekrar karşılaşılması durumunda Türk bağımsızlığı ve “Cumhuriyet”in kurtarılması için iç ve dış düşmanlarla mücadeleden kaçınılmaması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. “Söylev”inin sonunda “Ey Türk Gençliği” şeklindeki seslenişiyle “Cumhuriyet” Türk gençliğine emanet edilmektedir. Türkiye’de pek dile getirilmeyen; ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme ve çöküşten kurtulma arayışları içerisinde kuramsal ve pratiğe uygulanmalarıyla gündem teşkil eden üç söyleme, yani “Osmanlıcılık”, “İslamcılık” ve “Türkçülük” söylemlerine ilişkin de bir değerlendirme bulunmaktadır.

 

“Osmanlıcılık” konusundaki yaklaşımı olarak yorumlanabilecek değerlendirmesinde “ Atatürk; devletin dış siyasasının en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temelin devletin iç örgütü olduğunu ifade etmekte ve dış siyasanın iç örgütle uyarlı olması gerektiğini vurgulamaktadır. Devamında ise “Batı’da ve Doğu’da, yaratılışı, kültürü ve ülküsü başka başka olan ve birbirleriyle bağdaşmayan toplumları tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü, elbette temelsiz ve çürük olur. Bu durumda dış siyasada köklü ve sağlam olmaz. Böyle bir devletin, özellikle iç örgütü ulusal olmaktan çok uzak olduğu gibi, siyasal yöntemi de ulusal olmaz.”[7]  demek suretiyle iç yapının sağlamlığının dış politikayı da sağlam kılacağının işaretini vermektedir.

 

Atatürk, “İslamcılık” ve “Turancılık/Türkçülük” ile ilgili olarak “İslamcılık ve Turancılık siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanamamaktadır…”[8] demektedir. Söylev’ine “Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve insanların öz yapılarında yerleştirdiği gerçekler karşısında, düşçü olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, aklın, mantığın dediği böyledir.”[9] şeklinde devam etmektedir. Atatürk, “Söylev”indeki ifadelerinden de anlaşılacacağı üzere üzere, Türkiye için düşçü olmayan, tarihin koşullarına; bilime, akla, mantığa uygun bir dış politika önermektedir.

 

Yeni devlet, Atatürk’ün de ifade ettiği gibi yaratılışı, kültürü ve ülküsü başka başka olmayan ve birbirleriyle bağdaşan imtiyazsız, sınıfsız yeni bir ulus inşasına girişmiştir.  Şevket Süreyya Aydemir’in ifade ettiği gibi “İçerde imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir ulus yapısı ve dışarıya karşı kayıtsız şartsız, siyasî, iktisadî istiklâl ve bu arada bütün dünya ulusları ile, eşit şartlar altında siyasî ve iktisadî işbirliği…”[10] gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Aydemir’in ifade ettiği şekliyle ““ideal” ulus yapısı, kendi içinde, bu çelişme, çatışma ve sosyal kavgalara, çözülme ve parçalanma unsurlarına hayat hakkı vermeyen bir ulusal toplum olacaktır”[11].

 

Güvenlik kaygıları her daim öncelikli yerini korumaya devam etmiştir. Demiryolları güzergahlarının belirlenmesinde ulusal savunma ihtiyaçları öncelik taşımıştır. Örneğin ulusal mücadele kahramanı ve Atatürk’ün kadrosunun önde gelen ismi İsmet İnönü, demiryollarının 1930’da Sivas’a gelmesi vesilesi ile yaptığı konuşmada, şimendiferlerin Sivas’a girmesi ile “…vatanın herhangi bir sınırının savunmasının bir misli kolaylaştığını”[12]  ifade etmiştir.

 

1930’lu yıllardaki ulusallaştırma politikasının temelinde de iç yapıyı kuvvetlendirmek düşüncesi vardır. Devletin sanayileşme planlarını iç kaynaklarıyla gerçekleştirmeye çalışması, yabancıların elinde bulunan demiryollarını, limanları, telefon, elektrik, tramvay  vb. şirketleri satın almasının temel nedeni iç yapıyı kuvvetlendirmektir. Türkiye’de stratejik düşüncelerle yatırımlar belli bir bölgede toplanmayıp, yurdun dört köşesine dağıtılmışlardır. Böylece doğuda Malatya’dan batıda Nazilli’ye kadar birçok fabrika Anadolu’ya serpiştirilmiştir[13].

 

İç yapının kuvvetlendirilmesi sadece ulaşım politikası ve sanayileşme planlarının yurdun bütününü kapsayacak şekilde hazırlanması ile sınırlı kalmamıştır. Aynı zamanda kültürel kalkınmanın da topyekûnluğu sağlanmaya çalışılmıştır. Öteki cumhuriyet kurumları gibi, kırsal alanda Halkevlerinin yanı sıra uygulamaya konulan Halk Odaları ile Köy Enstitüleri ulusal bir kültürün ve ulusal bir kimliğin inşasına yardımcı olan kurumlar olarak tesis edilmişlerdir[14]. Bunların hepsi ile iç yapısı sağlam bir “ulus” tesis edilerek ulusal birlik ve bütünlük sağlanmaya çalışılmıştır. Bu yaklaşımla esasında yine Atatürk’ün “Yurtta sulh  cihanda sulh” ifadesinde olduğu gibi iç barış ve dış barışın birbirinden bağımsız olamadığı anlatılmak istenmektedir.

 

Bütün çabalara karşın siyasal İslamcı yapılar, kökü dışarıda yabancı ideolojiler ve Kürt ayrılıkçılığı uzun yıllar boyunca Türkiye’nin iç toplumsal yapısının sağlamlaştırılması önündeki engeller olmaya devam etmişler ve Türk dış politikasını da etkilemişlerdir.

 

Bununla birlikte, Türkiye bir taraftan içerisini sağlamlaştırmaya çalışırken, modern uluslararası siyaset kapsamında, Osmanlı İmparatorluğu’dan ayrılmış olan devletler dahil olmak üzere, devletler-arası ilişkiler tesis etmekten de geri durmamıştır. Türkiye, hiçbir zaman sınırlar ötesinde irredentist bir politika izlememiş, devlet-dışı aktörlerle ilişki kurma yoluna veya başka ülkelerin içişlerine karışmayı bir ulusal politika aracı haline dönüştürmemiştir. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyet tesis etmiş olduğu topraklar üzerinde kurulan devletlerle uygun koşullar oluştukça ilişki tesis etme yoluna gitmiştir.

 

“Millet Sistemi” Söylemi Bağlamında Türk Dış Politikası

 

3 Kasım 2002 genel seçimleri sonrasında Türkiye’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin iktidarı döneminde Türk dış politikasının mimarı olarak kabul edilen ve “Stratejik Derinlik” başlıklı kitabıyla bilinen Ahmet Davutoğlu’nun kavramları üzerinden bakıldığında Türkiye’ye idealleştirilmiş bir yeni-Osmanlı rolü atfedildiği görülmektedir. Bu rol içerisinde Türkiye, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim olduğu topraklar üzerinde değil, onunda ötesindeki İslami devletlerin/toplumlarının lideri, Batı’nın ulus devletleri karşısında “ümmet” anlayışı ve “millet sistemi” temelinde alternatif bir dünya düzeninin kurucusu, Halife’lik merkezi olarak, dünyadaki tüm Müslümanların lideri ve yönlendiricisi ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gibi Batı medeniyeti karşısında İslam medeniyetinin “merkez ülkesi” olarak inşa edilmektedir. Bu inşa bağlamında Osmanlı İmparatorluğu’nun uygulamış olduğu “Millet-Sistemi”nin Avrupa’nın ulus-devlet anlayışına dayanan “Westphalia-Sistemi”ne karşı bir alternatif olarak kurgulandığı ve bu bağlamda bir dış politika söylemi geliştirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.

 

Davutoğlu, “Westphalia sistemi” ile “millet sistemi” arasında gerilim olduğuna değinmektedir. Davutoğlu, Westphalia yayıldıkça millet sisteminin çözüldüğünü; bu çözülmenin İslam dünyasındaki zihnî temerküzü, ekonomik temerküzü ve siyasal temerküzü tümüyle tahrip ettiğini ileri sürmüştür[15].  Davutoğlu, kesin bir şekilde Avrupa’da ortaya çıkan “Westphalia sistemi”ne dayanan“ulus-devlet” anlayışına, Hıristiyan medeniyetinin ürünü olduğu ve İslam medeniyetiyle bağdaşmadığı düşüncesiyle, karşı çıkmakta ve etnik meseleleri de İslam’ın “ümmet” kavrayışı çerçevesinde ele almaktadır. Örneğin Davutoğlu’nun “ Sizin kafanızdaki ‘Yeni Türkiye’ Kürt meselesini nasıl çözmüş bir Türkiye olacak?” sorusuna Davutoğlu; “Öncelikle temel tespit yapmak lazım. 19. yy ideolojisi olan ulusçuluk Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bir araya getirip ulus devletleri doğurdu. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici ve suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.”[16] demiştir. Davutoğlu, bu sözleriyle ulusçuluğun Avrupa’da bütünleşmeyi Osmanlı’da ise (bizde) bölünmeyi getirdiğini demek istemektedir. O’na göre “Bununla hesaplaşma zamanı gelmiştir.”[17] Davutoğlu, hiç kuşkusuz “ulus-devlet” mantığının karşısında yer almakta ve “Millet-sistemi” kavrayışı çerçevesinde bir Türkiye konumlandırması yapmaktadır.

 

Davutoğlu, İslam tarihinde devletin kurumsallaşmasında belki de en radikal değişikliklerin 1924 yılında halifeliğin sona ermesiyle geldiğini ileri sürmektedir. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasıyla başlayan ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sömürge Devrimleri’ne kadar süren dönemde, Müslüman kitlelerin, İslam medeniyeti tarihinde en radikal değişiklikleri yaşadıkları bir dönemdir. Bütün geleneksel kavramlar ve kurumlar neredeyse tamamıyla, Batılılaşmaya yönelik elitlerin siyasi uygulamaları tarafından marjinalize edilmiştir[18]. Davutoğlu’na göre, bu dönemde Halifeliğin sona ermesi, Batı sömürgeciliğine alternatif olarak İslam dünyası düzeninin sona ermesi anlamına gelmesinin yanı sıra alternatif dünya düzeni anlamında Dâr-ül İslam kavramında da bir belirsizlik yaratmıştır[19].

 

Davutoğlu, sömürge egemenliği olmayan Türkiye’de İslam’ın marjinalleştirilmesinin, sömürgeleştirilmiş toplumlardan daha kapsamlı olduğunu ileri sürmektedir. Türkiye’nin Müslüman Dünyası ile ilgili tüm tarihsel sorumluluklarını, haklarını ve bağlantılarını bırakan siyasi elit, bütün batılılaşma lehine tüm sosyal ve kültürel kanalları kontrol altında tutmak için entelektüel bir despotizm oluşturmuştur. Yeni bir kültür, yeni bir siyasi kimlik, yeni bir eğitim sistemi ve tarihin yeni bir yorumunu yaratarak Türk kültürü ve Batı medeniyeti arasındaki tüm çatışmaları ortadan kaldırmayı amaçlamışlardır. Bu, toplumdaki gerçek kültürel, tarihsel, sosyal ve politik güçleri görmezden gelen total bir medeniyet değişimini gerçekleştirmek için iddialı ve ütopyacı bir projeydi[20]. O’na göre, Türk siyasi eliti, İslami kurumları ortadan kaldırarak dayattığı medeniyet değişimini gerçekleştirmekte başarılı olamamıştır. Anlaşılacağı üzere Davutoğlu “Kemalizm”in gerçekleştirmiş olduğu “modernleşme” tasavvurunu ve bu doğrultuda yapılmış olanları bütünüyle yanlışlamakta ve yapılanları bir “medeniyet değişimi” olarak görmektedir.

 

Davutoğlu, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikter, küreselleşme ve sosyalist rejimlerin çöküşünden sonra yeni bir eğilim olduğunu düşünmektedir. Küreselleşmenin ulus-devlet sistemine karşı meydan okumasına uygun olarak, İslami yönetim şekli için çekirdek sorun, onun siyasi geleneğini ve teorisini, yalnızca sadece ulus-devletin İslamileştirilmesi için bir program olmaktan ziyade alternatif bir dünya sistemi olarak yeniden yorumlamak olduğu görüşündedir. Tam da bu nokta da ulus-devlet sisteminin krizde bulunduğu bir ortamda “Millet-Sistemi” alternatif bir uluslararası sistem modeli olarak önerilmiştir.

 

Davutoğlu, Osmanlı Devleti’nin yedi yüzyıllık birikiminin varisi olarak görülen Türkiye’nin, yakın kara havzasındaki insan unsuru için hâlâ bir siyasi merkez olarak görüldüğünü ileri sürmektedir[21]. Davutoğlu, yakın kara havzasındaki Osmanlı bakiyesi unsurların, Türkiye’yi  onları bulundukları yerde koruyacak bir güç, ya da muhtemel bir tasfiye hareketi karşısında sığınılacak nihai bir barınma yeri olarak gördüklerini ifade etmektedir. Bu durum ise Türkiye’ye tarihsel geçmişinden kaynaklanan yeni bölgesel sorumluluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Türkiye bir taraftan yakın kara havzasında bölgesel güvenlik ve işbirliği alanındaki çalışmalara öncülük ederken diğer yandan özellikle kendisini güçlü hissettiği ekonomik ve kültürel alanlarda karşılıklı bağımlılık ilişkisini güçlendirecek adımlar atmalıdır[22].  Davutoğlu, yapılması gereken şeyin,  Türkiye’nin komşularından algıladığı tehditlere bağlı olarak ortaya çıkan korkularını aşarak Türkiye’yi kendi komşuları ile rasyonel ilişkiler kurabilen, sınır ötesi ittifaklarla da bölgesel etkinliğini artırabilen bir konuma getirmek olduğunu ileri sürmüştür[23].

 

ABD’nin 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Batı karşıtı bir “radikal“ İslamcı’ profiline karşı Batı ile işbirliği yapabilecek bir “ılımlı İslamcı” profilinin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. “Müttefik” olarak kurgulanan “ılımlı İslam”cı örgütlerin gerçekten de Batı karşıtı “radikal İslamcı” örgütlere yönelişin önünü kesebileceğine inanılmıştır. Bu bağlamda Francis Fukuyama ve Samuel Huntington’un ABD’nin karar vericilerinin üzerinde önemli bir etkisi olduğunun düşünülmesi için yeterince imare zaman içerisinde ortaya çıkmıştır. Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabındaki kurgusu çerçevesinde bakıldığında, “parçalanmış ülke” olarak konumlandırdığı Türkiye’nin, aynı zamanda “Kemalist” modeliyle dünyada birçok ülkeye örnek teşkil ettiği ve bir çok ülkenin Batılı olmayan kimliklerini Batılı kimlikle değiştirmeye çalıştıkları savı dikkat çekicidir[24]. Yine Huntington’un medeniyetlerin çekirdek devletlerinin medeniyetler içerisindeki düzenin ve öbür çekirdek devletler arasında yürütülecek müzakereler yoluyla medeniyetler arasındaki düzenin kaynakları olacağı[25] şeklindeki yaklaşımı önemlidir. O’na göre, hiçbir Müslüman ülke halihazırda “çekirdek” ülke konumunda değildir ve  sadece Türkiye bu potansiyele sahip görünmektedir. Batı’nın temel İslami muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı onurlu tarihsel rolü yeniden üstlenebilmesi için Türkiye’nin Atatürk’ün mirasını köklü bir şekilde reddetmesi gerekmektedir. Bunun için de Huntington’a göre, Atatürk kalibresinde bir lidere gereksinmesi vardır ve bu lider Türkiye’yi bölünmüş bir ülke olmaktan çıkarıp çekirdek bir devlet haline getirebilecektir[26].

 

Türkiye’de 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra “ılımlı İslamcı” kimliği ile öne çıkan bir partinin iktidara gelmesi ve iktidarını süreklileştirmesi “Radikal İslam”a karşı “ılımlı İslam” yaklaşımı çerçevesinde kurgulanan kuramsal çerçeveye uygun düşmüştür.

 

Kavranacağı üzere bir çok ülkeye model oluşturan “Kemalizm”i yıkarak tekrardan İslami köklerine döndürülmüş bir Türkiye, aynı zamanda bir çok ülke açısından da rol modeli olarak kurgulanmış olsa gerektir. Bu bağlamda Davutoğlu’nun Türkiye’ye atfettiği rol ve kuramsal çerçevesi bağlamındaki “Millet-Sistemi” anlayışı ile uluslararası alandaki “Medeniyetler Çatışması” söyleminde atfedilen rolün benzeştiğinden söz etmek olanaklı hale gelmektedir. ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” ve BM bağlamındaki “Medeniyetler İttifakı Projesi” İslam dünyasını Batı medeniyetine sorun olmaktan çıkarma projeleri olarak da okunabilir ve bu projelerin “içeriden” öncü aktörü olarak ise Türkiye’ye bir rol verildiği anlaşılmaktadır. Türkiye, İslam medeniyetinin “çekirdek” ülkesi olarak kendisini konumlandırırken; diğer taraftan Davutoğlu’nun ifadesiyle “komşularla sıfır sorun” politikası izlemeye başlamıştır. Dikkat çeken şey, Türkiye’nin komşularıyla yaşadığı sorunların sorumlusu olarak “Kemalizm”in görülüyor olmasıdır. Davutoğlu, bir uluslararası ilişkiler akademisyeni olarak, uzun süredir, Türkiye’nin komşularından göreli izolasyonunun temel nedeni olarak, onyıllardır Türk dış politikası elitlerinin Türkiye ve komşuları arasında fiziksel, zihinsel ve politik engeller inşa eden bir zihniyete sahip olmalarını göstermiştir[27]. Davutoğlu’na göre, yeni AKP hükümeti, çevresiyle Türkiye’yi yeniden entegre etmeyi/uyumlu hale getirmeyi amaçlamış ve bu yeni strateji eski dış-politika kültürüyle esaslı bir kırılmayı gerektirmiştir[28].

 

Davutoğlu’nun kuramsal çerçevesi bağlamında ele alındığında Türkiye’nin dış politikasının AKP hükümetleri dönemindeki pratiğini anlamak mümkün hale gelmektedir.

 

Sonuç

 

Davutoğlu, bir bakıma “ulus-devlet”i temel alan “Kemalist” zihniyeti yerinden ederek ve pratiğini yanlışlayarak yerine “Millet-Sistemi” kavrayışına dayanan alternatif bir paradigmayı inşa etmek istemiştir. Ancak bu yeni paradigmanın pratiğinin başarıya ulaşamadığını, Türkiye’nin gerek iç gerekse de dış politikasındaki “düşmanlar” sarmalı söyleminin daha da yoğunluk kazandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye’nin siyasal İslamcıları, “Kemalizm”in sadece iç inşasıyla değil, dış politika söylemi ve pratiğle de “uluslararası konjonktür”ün elvermesiyle, bir hesaplaşma içerisine girmişlerdir; ancak gerek uluslararası konjonktürdeki siyasal İslamcı yapılara bakışın değişmesi, gerekse de Türkiye’nin tarihsel oluş sürecinden kaynaklanan dinamikler, siyasal İslamcıları da “Kemalist zihniyet”e ram olmak zorunluluğunda bırakmıştır.

 

Nitekim yakın zamanlarda Davutoğlu’nun Türk iç siyasetindeki etkisinin azalması ve dış politika söyleminin giderek daha fazla yanlışlanmaya başlanması ve özellikle güvenlik politikaları ve komşularla ilişkilerde gelenekselliğe dönüş emareleri, Türk dış politikasının kuramsal çerçevesinin “Kemalizm” bağlamında okunmasının ve pratiğine ilişkin kestirimlerde bulunulmasının daha doğru olacağına işaret etmektedir.

 

 

[1] Stephen M. Walt, “Uluslararası İlişkiler: Bir Dünya Binbir Kuram”, Foreign Policy (Türkiye Baskısı), Çev.: Başak Çalı, Yıl: 1, Sayı: 1 (Bahar), 1998, s.15-16.

[2] Chris Brown ve Kirsten Ainley, Uluslararası İlişkileri Anlamak, Çev.: Arzu Oyacıoğlu, Yayınodası, İstanbul, Nisan 2008, s.23-24.

[3] Bkz.Ken Booth, Dünya Güvenliği Kuramı, Tercüme: Çağdaş Üngör, Küre Yayınları, İstanbul, 2012, s.52.

[4] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2004, s.399.

[5] Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak, Haz.: Kemal Bek, Bordo Siyah Klasik Yayınlar, İstanbul, 2004, s.18.

[6] Atay, s.354.

[7] Mustafa Kemal Atatürk, Söylev, Derl.: Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 2000, s.228.

[8] a.g.e, s.229.

[9] a.g.e, s.229.

[10] Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2003, s.98.

[11] Bkz. Aydemir, s.157.

[12] Bkz. Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.101.

[13] a.g.e, s.153.

[14] a.g.e, s.173.

[15] Bkz. Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım 11 Eylül Konuşmaları, Haz.: Faruk Deniz, Küre Yayınları, İstanbul, 2014, s.122.

[16] “Biz Bu Rüyayı Terk Etmeliyiz”, Hürriyet,17 Eylül 2012.

[17] a.g.e.

[18] Ahmet Davutoğlu, Civilizational Transformation and The Muslim World, Published by Mahir Publications Sdn. Bhd. (A subsidiary of MAHIR HOLDINGS SDN.BHD.), Kuala Lumpur, 1994, s.106.

[19] a.g.e, s.107.

[20] a.g.e, s.107.

[21] Bkz. Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik  Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul,11. Baskı, 2001, s.143.

[22] a.g.e, s.145.

[23] a.g.e, s.146.

[24] Bu konudaki açıklamaları için bkz Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Çev. Mehmet Turhan ve Y.Z. Cem Soydemir, İstanbul: Okuyan Us, 2013, s.99.

[25] a.g.e, s.226.

[26] a.g.e, s.264.

[27] Bkz. Ahmet Davutoğlu, “Zero Problems in A New Era”,  http://foreignpolicy.com/2013/03/21/zero-problems-in-a-new-era/, Erişim Tarihi: 03.07.2015 ve kısaltılmış Türkçe metin için bkz. Ahmet Davutoğlu, “Yeni Dönemde Sıfır Sorun Politikası”, http://www.mfa.gov.tr/yeni-donemde-sifir-sorun-politikasi.tr.mfa, Erişim Tarihi: 25.05.2015

[28] a.g.e.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...