Ana Sayfa Anlık Dergisi Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-5 Hep O Aynı “Pireli Şiir”

Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-5 Hep O Aynı “Pireli Şiir”

Deneme dizimizi takip edenler şu noktayı artık açıkça anlamış olmalılar; bu dizi ile ilgilendiğimiz, Kemal Atatürk’ün ve Kemalist devrimci kadronun yaptıkları değil, amaçladıklarıdır. Esasında, bu hususta, -niteliği değişmekle birlikte- sayfalar dolusu ürün onlarca kalem tarafından yazılmış ve yayınlanmıştır. Bizim maksadımız ise, bu amaçlananları 21. yüzyılın mantık süzgecinden geçirerek, yorumlamak ve çıkarımlarda bulunmaktır.

Bu bağlamda, denememizin yeni kısmında, girişini Milli Bir Burjuva Mümkün Müdür? başlıklı yazımızda yaptığımız bir tartışmada bazı noktalara açıklık getirmeye ve kimi hususların altını çizmeye çalışacağız. Bunun devamında ise denememizin bir önceki kısmında “Hakların Savunulması” olarak bahsettiğimiz siyasete yönelik bazı güncel konu başlıklarına giriş yapacağız…

Kemalizm’in Ekonomi Anlayışı “Milliyetçi”dir

“Milli servetin dağıtımında daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı, daima, göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli görevidir.”
Medeni Bilgiler

Kemalizm’in ekonomi anlayışı nasıldır diye sorulsa, herhalde pek çoklarımız hiç tereddüt etmeden, Kemalizm’in altı ilkesinden biri olan Devletçilik ilkesine dayanarak, “Devletçidir.” yanıtını veririz ve bunda haklıyızdır da.Ancak, Kemalistlerin neden devletçilik ilkesini benimsediği üzerine de biraz düşünmek gerekmektedir. Keza, Kemalizm’in devletçilik algısının, devletin bir çeşit kutsaması değil, milletin menfaatine bir takım işleri görebilmek için devlet aygıtının kullanımı şeklinde olduğunun ayırtında olmak önemlidir.

Burada, başlarken Kemalizm’in iktisadî maksadının ne olduğunu vurgulamakta fayda vardır. Kemalistler, ekonomik olarak geri kalmış ve yarı sömürge konumundaki bir toplumun üzerindeki sömürüyü sonlandırmak ve bu toplumun hızla kalkınması, zenginleşmesi ve vatandaşlarının refaha kavuşması amacındadırlar. İktisat politikalarındaki yegâne güdüleyici, refah içerisinde bir toplum ve kalkınmış bir ülke yaratabilmektir.

Bu noktada millet, yegâne faildir ve Medeni Bilgiler’de bahsedildiği üzere “Millet, üzerinde yaşadığı yurdunu korumak için ve bu yurtta güvenle, huzurla çalışıp refah içinde ve rahat yaşamayı sağlamak için devlet oluşturmuş, hükumet teşkilatı yapmıştır.”[…] “Devlet, bireylerin oluşturduğu milli topluluğun göze görünen şeklidir.”

Bu bağlamda, Kemalist öncüler devlete “milli birliğin temsilcisi” gözü ile bakmakta ve “mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde –özellikle ekonomik alanda-“ icracı rolü biçmektedirler.

Özetlersek; her şeyin başında ve üzerinde bir Millet vardır. Millet, egemenliğini sağlamak için devlet aygıtını oluşturmuştur ve kendi genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği ekonomik işlerde de bu devlet, milletin egemenliğini sürdürmesinin “aracı ve dayanağıdır”. Devletçilik, bu mantık silsilesinin ürünüdür.

Nitekim yine Medeni Bilgiler’de şu nitelemede bulunulmaktadır: “Devletçilik, özellikle sosyal, ahlaki ve millidir.” Bu bakımdan devletçilik olarak tabir edilen ekonomik perspektif, topyekûn milletin faydasını önceleyen bir anlayış olması sebebiyle özünde milliyetçiliğin bir yansımasıdır.

Yine burada şunu eklemekte fayda vardır; Halkçılık ilkesi ile de dile getirildiği şekilde Kemalizm, sınıf çatışması tezini kabul etmemektedir. Bunun tarihsel gerekçeleri olduğu gibi, teorik arka planında da Kemalizm’in iktisadî olarak da milliyetçi bir anlayışta olması ve şu veya bu sınıf yerine bütün milletin çıkarını savunması bulunmaktadır. Zira bu durum emperyalistler ve kompradorlar tarafından bütünüyle sömürülen ve kapitalizm koşullarının henüz olgunlaşmadığı bir ulusta, benimsenebilecek makul bir düşünüş biçimidir. Bu bağlamda, merkez-çevre ve sermaye-emek biçimindeki çıkar çatışması, çıkarları savunulanın “millet” olduğu tezi ile çözümlenilmekte ve aşılmaktadır.

Ancak, buradan hareketle, Kemalizm’in sınıf çıkarlarının yerine milli çıkarları koyarak, emekçilerin çıkarlarını savunmadığı veya bireysel çalışmayı esas tutması nedeniyle sermayedarların çıkarlarını öncelediği sonucuna varılması da büyük bir çarpıtma olacaktır. Zira Kemalizm’in devletçilik tanımında yapılan vurgu son derece nettir: Özel çıkar ile genel çıkar çoğu kez çelişki halindedir ve milletin genel ve yüksek çıkarları, bireysel çıkarların sınırıdır.

Medeni Bilgiler’de bu durum aşağıdaki şekilde oldukça açık ifade edilmiştir:

“Özel çıkar, çoğu kez, genel çıkarla çelişki halinde bulunur.

Bir de, özel çıkarlar, en sonunda rekabete dayanır. Hâlbuki yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu zanda bulunanlar, kendilerini bir serap karşısında aldatılmaya terk edenlerdir.

Bireyler, şirketler, devlet teşkilatına oranla zayıftırlar, serbest rekabetin, sosyal sakıncaları da vardır; zayıflarla kuvvetlileri yarışmada karşı karşıya bırakmak gibi… ve nihayet bireyler bazı büyük, ortak çıkarları doyuramazlar.

Bu gibi işlerde, bireylerin kuruluşuna imkân bulamayacakları geniş ve kuvvetli teşkilat gerekebilir yahut bu gibi işlerde, bireyler yeterli çıkar elde edemeyecekleri için o işlerden vazgeçerler.

Hâlbuki o işler, milletçe hayati bir önem taşır ve devlet onu yapmak zorunluluğunda bulunur. Her halde milletlerde, hürriyet ve medeniyet geliştiği oranda devletin görevleri ve sorumlulukları çoğalır: Hayat çoğaldığı oranda araç da çoğalır, çok araç, çok ve büyük kuvvetle yönetilir, kuvvet çoğaldıkça dayanak yerleri de çoğalır. Bir toplumun araç ve dayanağı ise devlettir.

Bundan başka devletin, bireye göre hırsı başka niteliktedir. O, kamunun ortak çıkarını ve ilerlemesini düşünür.”

Bu bakımdan, Kemalizm’in, ekonomi sahasında da milliyetçi tutumunu korumakta olduğunu fark etmek ve ideolojik esasını teşkil eden ulusal egemenlik anlayışını ekonomi sahasını da kapsayıcı şekilde yorumlamak gereklidir.      

Velhasıl tüm yukarıdakileri dile getirdikten sonra, burada bir üç nokta koymak, Kemalizm’in milliyetçilik, devletçilik ve halkçılık ilkeleri bütünsel bir şekilde göz önüne alınarak, bugünün küreselleşmiş neo-liberal kapitalist düzeninde, merkez-çevre ve sermaye-emek çatışmaları bağlamında, üzerine basa basa dile getirilen “milletin genel ve yüksek çıkarları”nın neler olduğunun tespiti yükümlülüğünü okuyucunun akıl ve vicdanına bırakmak muhtemelen en doğrusu olacaktır.

Amaç Milli Burjuva Yaratılması Mı?

“Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir.”

George Orwell

Milli burjuva ve bunun imkânı üzerine düşüncelerimizi Anlık Dergisi’nin 10. Sayısında yer alan Milli Bir Burjuva Mümkün Müdür? başlıklı denememizde ifade etmiştik. Bu denememizde ise, bir an için milli burjuvanın mümkün olabileceği varsayımından hareketle, bunun oluşumunda gerçekleşecekleri irdeleyeceğiz. Aslında, tarih bu oluşumun nasıl gerçekleştiğini aleni bir şekilde anlatmaktadır ancak, bunu tarihin kalabalığı arasından seçmek zahmetine girmekten imtina edenler için bir kez de biz dile getirelim.

Kemalizm’in iktisadi politikası içerisine “milli burjuva yaratılması” gibi bir amaç iliştirildiği takdirde bunun nasıl ve ne şekilde olacağı da kendiliğinden bir tartışma konusu haline gelmektedir.

Bu sava göre; kapitalist düzen içerisinde sömürge konumundaki ve ekonomik olarak geri kalmış bir ülkenin kalkınması ve zenginleşmesi için ulusal bir sermayedarlar sınıfının ortaya çıkması ve bunların güçlendirilerek, tıpkı gelişmiş kapitalist toplumlarda olduğu gibi birbirleriyle ve uluslararası sahadaki diğer sermayedarlarla rekabet halinde, sürekli bir kar ve sermaye artırımı oluşturarak, milletin genel refahında da yükselme sağlanması gereklidir. Ve devlet, bu sermayedarlar sınıfının oluşumunda ve güçlenmesinde katkı sağlayıcı ve kolaylaştırıcı bir roldedir. Çünkü merkez kapitalist toplumların tarihin daha erken bir döneminde yaşadıkları bu gelişme evresine, bizim geri kalmış toplumumuz yetişememiştir ve bu noktada devletin müdahalesi bir katalizör olarak gereklidir.

Anlatının buraya kadarki kısmı gayet akla uygun ve kulağa hoş gelmektedir. Ancak, burada sorulması gereken oldukça kritik bir soru vardır: Sermayedar nasıl oluşur?

Bu konu, köklü ve uzun bir tarihsel tartışma konusu olmakla birlikte, kısaca şu şekilde ifade edilebilir: Sermayedar, üretim ve mübadele ile yaratılan fazla değerin çalışma, talih veya gasp ile kişinin elinde biriktirilmesi ile oluşur.

Bu aşamada beklenti, sermayedarın elinde biriken bu fazla değeri, daha fazla kar elde edebilmek ve daha fazla sermaye biriktirebilmek için yeniden üretim ve mübadele faaliyetine sokmasıdır. Sıradan mülkiyet sahibine sermayedarlık vasfını kazandıran esas; daha fazla kar ve sermaye elde etmek için elindeki fazlayı çeşitli yollarda kullanmasıdır.

Yukarıdaki sava göre ise bizim geri kalmış toplumumuzda böyle bir sermaye birikimi gerçekleşememiş ve haliyle de sermayedarlar oluşmamıştır. Bu durumda devletin öncülüğü ve desteği ile sermaye birikimi gerçekleştirilmesi ve sermayedarlar oluşmasına imkân yaratılmalıdır. Burada ise bir başka kritik sorunun cevaplanması gerekmektedir: Sermayedar yaratma işi devlet öncülüğünde nasıl gerçekleştirilecektir?

Kredi ve hibeler, af ve muafiyetler, teşvik ve sübvansiyonlar, kotalar ve kısıtlamalar, tekel oluşturulması, hukuki düzenlemeler gibi kapitalist serbest piyasacılık mantığının dışında çeşitli uygulamaların devlet tarafından yürürlüğe konularak kendi “bebek sermayedarlarının” yaratılması bu sorunun cevaplarıdır. Lakin gözden kaçan ve esas teşkil eden yegâne cevap ise şudur: Kayırmacılık.

Yerli sermayedarları bulunmayan bir devletin, sermayedarlar yaratabilmesi, çeşitli kayırmacılık usullerini gerçekleştirmesi ile mümkündür. Bu kayırmacılık, yabancı kapitalistlere karşı kendi vatandaşını gözetmesi açısından olumlu şekilde yorumlanabileceği gibi, kendi vatandaşları arasında da bir kesimin devlet tarafından kayırılması sonucunu yaratmaktadır. Zira yerli sermayedarların bulunmadığı bir toplumda, devlet yukarıda saydığımız ayrıcalık ve destekleri kimlere, hangi tercih kriterlerine göre verecektir?

Varsayalım ki bunun için akla uygun bir yöntem belirlemek kadir oldu ve yerli sermayedar adayları belirlendi, şu halde bir başka ve oldukça büyük bir mahsur daha ortaya çıkmaktadır: Devlet, yerli sermayedarlar için verdiği bu ayrıcalık ve desteklerin kaynağını ne şekilde yaratmaktadır? Bu sorunun bir tek cevabı vardır: Millete ait olan maden, orman, arazi gibi kaynaklardan ve milletten toplanan vergilerden. Devletlerin elinde biriken zenginliğin kaynakları bunlardır.

Buradaki mahsur ise şudur; yerli sermayedarların yaratılması ve desteklenmesi gayesi ile; millete ait olan ortak zenginliği teşkil eden maden, orman, arazi gibi kaynaklar ve yine milletin tek tek üyelerinden toplanan vergilerle yaratılan zenginliğin, devlet eliyle ayrıcalıklı bir kesim lehine yeniden dağıtımının gerçekleştirilmesi… Ve bu zenginliğin yine millet faydasına kullanımının ve millete daha fazla zenginlik ve refah olarak geri dönüşünün, yaratılmaya çalışılan bu ayrıcalıklı sermayedar kesiminin ve onun sonraki nesillerinin iyi niyet ve insafına terk edilmesidir.

Şimdiki ve sonraki tüm nesilleri ilgilendiren böylesine kritik bir zenginlik dağıtımı kararını hakkaniyetli bir şekilde almak ve bunun millete fayda sağlayıcı şekilde geri dönüşünün gerçekleşeceğinin güvencesini sağlamak mümkün müdür? Ya da yukarıda çizdiğimiz kayırmacılık tablosu, “Bizim nazarımızda çiftçi, çoban, işçi, tüccar, sanatkâr, doktor velhasıl herhangi bir sosyal kuruluşta çalışan bir vatandaşın hak, çıkar ve hürriyeti eşittir.” diyen Kemalizm’in milletin genel ve yüksek çıkarlarını üstün tutan Devletçilik anlayışına ve herkesin hak ve çıkar eşitliğini savunan ve sınıf ayrımcılığını reddeden Halkçılık anlayışına uygun mudur?

Yine ekonomik faaliyette “Bireysel çalışma esastır.” ifadesinin akabinde aşağıdaki şerhin düşülmesindeki maksat acaba nedir?

“Bu alanlardaki işleri, bireylere veya şirketlere tamamen bırakabilmek için bu işlerin, devlet müdahalesi ve yardımı olmadığı halde, devleti esas görevlerini yapmada güçlüğe uğratmayacağına emin olmak gerekir.”

Şu halde, Kemalizm’in milli burjuva yaratmak gayesi güttüğü iddiası tarihi vakaları ve yazılı metinleri yarım bir okumanın ürünü olup, böyle bir kayırmacılık girişiminin Kemalizm’in milliyetçilik, devletçilik ve halkçılık ilkelerinin ruhuna ters olduğu aşikârdır.

Kemalizm, milletin genel ve yüksek çıkarlarını zedelemeyecek, devletin esas görevlerini yapmada güçlüğe uğramasına neden olmayacak ve vatandaşları arasındaki hak, çıkar ve hürriyet eşitliğini bozmayacak şekilde, bireylerin çalışmaları ve zenginleşmelerine karşı değildir. Ancak, bunu “Kemalizm’in iktisadî gayeleri arasında milli burjuva yaratmak vardır.” şeklinde tercüme etmek de akla ve vicdana aykırı bir çarpıtma olacaktır.

Ek olarak, Cumhuriyetimizin geçen yüz yılı içerisinde artık vatandaşlarımız arasında çok sayıda ve büyük sermayedarlar bulunduğu ve basit bir araştırma ile gözler önüne serilebilecek güncel manzaranın hiç de “milli burjuva” beklentileri ile uyuşmadığı göz önüne alınırsa, milli burjuva yaratmak hevesinin miadını doldurmuş bir tartışma olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.

İşsizlik, Bir İnsan Hakkı İhlalidir

“İnsan, maddi, fikri, sosyal hayat araçlarından yoksun, sıkıntı içinde kalırsa hayatta ümitsizliğe düşer; gözlerini geleceğe çevirmeksizin yaşar.”

Medeni Bilgiler

Türkiye, Kasım 2019 başında İstanbul Fatih’te dört kardeşin siyanür içerek intihar etmesi olayı ile sarsıldı. İddiaya göre kardeşlerin intihar sebebi aylardır işsiz olmaları ve geçim sıkıntısıydı. Bu olayın birkaç gün sonrasında, bu kez Antalya’da baba, anne ve 9 ile 5 yaşlarındaki iki küçük çocuk, yani dört kişilik bir aile evlerinde ölü bulundu. Yine bir intihar vakasıydı ve babanın bıraktığı mektuba göre intiharın nedeni aylardır süren işsizlik ve geçim sıkıntılarıydı. Sonrasında yine bu tip, geçim sıkıntısı ve işsizlik kaynaklı intihar haberleri gazetelerin iç sayfalarında görülür oldu…

İşsizlik, Türkiye’nin ve dünyanın can sıkıcı bir gerçeğidir. Kimileri, özellikle de kapitalist ekonomistler için, makul(!) oranlarda işsizlik serbest emek piyasasının bir sonucu ve ekonomik büyüme için de bir gerekliliktir.

İstatistik verilerine bakacak olduğumuzda, Türkiye’de işsizlik on yıllardır çözülemeyen ve korkunç boyutlara ulaşmış bir meseledir. Buna göre yurdumuzda 4,5 milyondan fazla işsiz vardır. Genel işsizlik oranı 14% seviyelerine yaklaşmıştır. Bunun 80%’ini kadın ve gençler oluştururken, genç nüfusta işsizlik 26,1% düzeyindedir. Yine üniversite mezunlarının 26%’sı işsiz durumdadır. Üniversite mezunu işsiz sayısı 15 yılda 10 kat artarak, 1,34 milyon kişiye ulaşmıştır. Yurdumuzun bir de aylaklık sorunu vardır. Bugün, 15-29 yaş aralığındaki 6 milyon genç ne okumakta, ne de çalışmaktadır. Ayrıca, yurdumuzdaki çalışanların içerisinde asgari ücretli çalışan oranı 43% olup bu oran yaklaşık 7 milyon kişiye tekabül eder. Yine devletin resmi verilerine göre yurdumuzda yoksulluk oranı 25% civarındadır.

Aralık 1948’de kabul edilen ve Türkiye’nin de taraf olduğu “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin 23. ve 25. maddeleri şu şekildedir:

Madde-23

Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.

Herkesin, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.

Çalışan herkesin, kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde, adil ve elverişli ücretlendirilmeye hakkı vardır; bu, gerekirse, başka toplumsal korunma yollarıyla desteklenmelidir.

Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.

Madde-25

Herkesin, kendisinin ve ailesinin sağlığı ve iyi yaşaması için yeterli yaşama standartlarına hakkı vardır; bu hak, beslenme, giyim, konut, tıbbi bakım ile gerekli toplumsal hizmetleri ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ya da kendi denetiminin dışındaki koşullardan kaynaklanan başka geçimini sağlayamama durumlarında güvenlik hakkını da kapsar.

Anne ve çocukların özel bakım ve yardıma hakları vardır. Tüm çocuklar, evlilik içi ya da dışı doğmuş olmalarına bakılmaksızın, aynı toplumsal korumadan yararlanır

Buna göre; çalışmak, işsizliğe karşı korunmak, insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde ücret, sağlıklı ve iyi yaşamak için yeterli yaşama standartları ve geçim sağlayamama durumunda güvenlik birer insan hakkıdır.

Şu halde; işsizlik pekâlâ bir insan hakkı ihlali olarak tanımlanabilir. Bu durumu gerekçelendirebilecek hiçbir açıklama yoktur. Zira işsizlik, egemenler tarafından yansıtılmak istendiği gibi, iş beğenmemek türü sebeplerle ortaya çıkan, işsizin bir tercihi değildir. Tüm işsizlik verileri, belli bir süre iş aradığı halde, iş bulamamış kişileri değerlendirmeye almaktadır. Yani zaten iş aramayan ve gönüllü olarak işsiz durumdaki kişiler bu değerlendirmelerde hesaba katılmamaktadır. Kısacası, verilere yansıyan işsizler, yani yurdumuzdaki 4,5 milyon kişi, iş talep etmekte, işsiz olmayı kendileri tercih etmemekte; yani sistem tarafından çeşitli gerçeklerle aslında işsiz bırakılmakta, çalışma hakkı gibi temel bir insan hakkından alı konulmaktadır.

Doğrusunu ifade etmek gerekirse, “işsizlik” diye bir durum söz konusu değildir. İşsizlik olarak adlandırılan durum, aslında tam anlamıyla “çalışma hakkından mahrum bırakılma” durumudur. Ve serbest piyasacı kapitalist sistem tarafından bu durum doğal bir biçimde yaratılmaktadır.

Bu çalışma hakkı ihlali, ek olarak başka insan hakkı ihlallerine de yol açmaktadır. İşsiz bırakılmasıyla birlikte bir kişinin, insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde bir ücrete erişim şansı kalmamaktadır. Yine bu nedenle, sağlıklı ve iyi yaşamak için yeterli yaşama standartlarına sahip olma hakkı da elinden alınmakta ve bunun gibi zincirleme pek çok sebeple de yaşama hakkı, evlenme ve aile kurma hakkı, mülkiyet hakkı, eğitim hakkı gibi başka haklarından da insanlar dolaylı yoldan mahrum bırakılmaktadır.

Ayrıca işsizlik, yalnızca işsiz olarak değerlendirilenleri ve onların ailelerini etkilememektedir. İşsizlik, aynı zamanda çalışanları ve onların ailelerini de olumsuz etkileyen bir durumdur. İşsizliğin varlığı, bir yedek işgücünün de varlığı demektir. Bu yedek işgücünün varlığı emek piyasasında işverenin elini güçlendirmekte ve böylece emeğin değersizleştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi ve işgücünde esneklik sağlanmaktadır.

Nitekim Karl Marx’ın da altını çizdiği gibi; İki pazar fiyatı olamaz ve gerçekte egemen olan pazar fiyatı, en düşük olanıdır. 50’si işsiz, aynı vasıfta 1000 işçi olsun. Fiyatı, işi olan 950 işçi değil, işsiz 50 işçi belirler.

İşsizlik olgusu, çalışanlar üzerinde de sürekli olarak bir ücret ve hak kaybı baskısı, işsiz bırakılma tehdidi ve dejenerasyona yol açmaktadır. Yine, kişilerin psikolojik sağlıklarını bozmakta, ümitsizlik, çaresizlik ve ortaya çıkardığı öfke ile toplumsal huzuru bozacak etkilerde bulunmaktadır. Bu nedenle, temel bir insan hakkı olan çalışma hakkı ve insan onuruna yaraşır bir yaşam, Hakların Savunulması görüşü çerçevesinde en baş savunulardan birisi olup, Milletimizin en büyük sorunlarından olan işsizliğin ortadan kaldırılması, en öncelikli ve kesin çözüm bekleyen bir meseledir.

Peki Ya Vergiler?

“Ne tuhaf bir dünya. Yoksullar, zenginleri finanse ediyor!”

Joseph Stiglitz

Vergiler, devletin görevini gerçekleştirmesi, vatandaşlarına güvenlik ve refah sağlaması ve çeşitli kamu hizmetlerini yerine getirebilmesi için, vatandaşların ödemekle yükümlü oldukları, devletin en temel bir gelir kaynağıdır.

Bilindiği gibi vergiler, vatandaşların ve kurumların kazancı üzerinden doğrudan alınan dolaysız vergiler ve gerçekleşen hareketler üzerinden toplanan KDV, ÖTV, MTV gibi dolaylı vergiler şeklinde ikiye ayrılmaktadır.

            Yukarıdaki tablo toplam vergi gelirleri içerisinde AB ve Türkiye’deki dolaysız ve dolaylı vergi oranlarını göstermektedir. Türkiye, Avrupa’da en yüksek dolaylı vergi oranlarına sahip ülkedir ve AB’nin neredeyse tam tersi bir manzarayla önümüzdedir. Bu manzara, Türkiye hükumetlerinin, vatandaşlarının geliri üzerinden vergi toplanması konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığını ve bu açığı kapatmak için yüksek ve daha fazla dolaylı vergi toplama yoluna gittiğini de göstermektedir. Nitekim 2019 yılı için, şaşırtıcı bir şekilde gelir vergilerinin toplam tutarı ile toplam ÖTV tutarı eşit, toplam KDV tutarı ise toplam gelir vergileri tutarının iki katı düzeyindedir.

Bu korkunç bir tablodur, zira vergilendirmenin mantığına uygun ve adil şekilde vatandaşların kazancı üzerinden değil, değişken ve adaletsiz bir biçimde harcama ve tüketimden sağlandığı sonucunu karşımıza çıkmaktadır. Oysa esas olan, verginin dolaysız olarak kazançtan alınmasıdır. Çünkü gelir vergileri, görece adil bir şekilde vatandaşların kazançları nispetinde belirlenen oranlarla alınır. Süreklilik arz eder, kazanç ve istihdam artırıldıkça artış sağlar.

Dolaylı vergiler ise, kazanç nispetinde değil, KDV ve ÖTV’de olduğu gibi tüketimin birim fiyatı üzerinden herkesten aynı sabit oranlarla alınır. Bu ise vatandaşlar arasında özellikle temel ihtiyaçlar üzerinden alınan vergilerde önemli bir adaletsizlik yaratılmasına neden olur.

Şöyle izah edecek olursak; bir insanın hayatını sürdürmesi için günlük 1 birim olarak tüketmesi gereken ve fiyatı 10 TL olan bir A ürünü üzerinden alınan dolaylı vergi oranı 20% olsun. Ve günlük geliri 1000 TL ve 200 TL olan iki örnek vatandaşı ele alalım. Bu durumda, tüketmeleri gereken 1 birim A ürünü üzerinden alınan dolaylı verginin, örnek vatandaşlarımızın gelirine oranları aşağıdaki şekilde olmaktadır:

  Gelir A ürününün fiyatı A ürünü için alınan dolaylı vergi tutarı Dolaylı verginin gelire oranı
1. Vatandaş 1.000 TL 10 TL 2 TL 0,20%
2. Vatandaş 200 TL 10 TL 2 TL 1,00%

Tabloda görüldüğü gibi, daha düşük gelirli vatandaşın, aynı ürün için ödediği verginin gelirine oranı, yüksek gelirli vatandaşın ödediği vergi oranının 5 katı nispetinde olmaktadır. Bu örnek dolaylı vergilerin, özellikle de insanca bir yaşam için gerekli olan temel ihtiyaçlar üzerinden alındıklarında nasıl bir toplumsal adaletsizlik yarattığını gözler önüne sermektedir. Bu şekilde daha az kazanan vatandaş, daha yüksek oranlarda vergi ödemek zorunda kalmaktadır.

Tüm bu yukarıdakileri göz önüne aldığımızda karşımıza çıkan manzara şudur; Türkiye’de toplam gelir vergileri içerisinde görece adil olan dolaysız vergilerin oranı düşük, buna karşın vatandaşlar arasında toplumsal adaletsizliğe neden olan dolaylı vergiler ise birkaç kat oranında daha yüksektir.

Bu manzaraya bakıldığında bir vergi reformuna ihtiyaç olduğu kuşkusuzdur. Vatandaşların insanca bir yaşam sürebilmeleri için temel ihtiyaçlar üzerinden alınan KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler kimi kalemlerde tamamen kaldırılmalı, diğer temel ihtiyaçlarda ise kaldırılmalı veya büyük oranda azaltılmalıdır.

Zaten açlık ve yoksulluk sınırlarının altında olan ve daha altında bir kazancın mümkün olmadığı asgari ücretten vatandaşların refahına olumlu katkı sağlanması adına gelir vergisi alınması uygulaması kaldırılmalıdır.

Asgari ücret sıfır noktası kabul edilerek, gelir vergisi oranları, oransal aralıklar daraltılıp sıklaştırılarak, daha çok kazananın, daha yüksek gelir vergisi ödeyeceği biçimde yeniden düzenlenmelidir. Ayrıca, vergi toplama işi devletin en ciddi ve temel sorumluluklarından biridir. Bu noktada, vergisini ödemeyen vatandaşlara özellikle de siyasi iktidarlara yakın ve zengin kesime uygulanan vergi affı ve vergi barışı uygulamaları, adaletsizlik yaratan uygulamalardır. Başta daha kazancı eline geçmeden vergilerini ödeyen bordrolu, ücretli çalışanlar olmak üzere, vergilerini eksiksiz ödeyen namuslu vatandaşlar bu şekilde aldatılmış konumuna düşürülmektedir.

Maliyet toplumsallaştırılırken, karın bireyselleştirilmesi adil bir toplumsal düzen özlemi çekenler için kabul edilebilir olmayacaktır. Ve vergilerin, adaletsiz bir biçimde, zenginliğin yeniden dağıtımı mekanizması olarak işletilmesi durumu, temel bir mesele olarak durmaktadır.

Must Read

Kemalist Cumhuriyetin Üçüncü Dünyacı Çizgisi Ve Kemalist Elitlerdeki Üçüncü Yol Yanılgısı

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kemalist dönem denildiğinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatta olduğu süreç akıllara gelmektedir. Hayatta olduğu süre boyunca Atatürk’ün “idealist realizm” olarak da tanımlanabilecek bir...

Bir Sosyolog Olarak Behice Boran

Türk siyasi tarihinde önemli bir yer edinen, ilk sosyalist kadın milletvekili ve Türkiye’nin ilk kadın siyasi parti başkanı olarak ilkleri gerçekleştiren Behice Boran; ülkemizin ilk...

Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-5 Hep O Aynı “Pireli Şiir”

Deneme dizimizi takip edenler şu noktayı artık açıkça anlamış olmalılar; bu dizi ile ilgilendiğimiz, Kemal Atatürk’ün ve Kemalist devrimci kadronun yaptıkları değil, amaçladıklarıdır. Esasında,...

Yaşasın Cumhuriyet

Yirminci asrın başlarında kırmızı Kıpkırmızı bir bayrak altında, Altın yeleli atlıların tüyleri beyaz Beyaz bir ay ışığı...

Türkiye’ye Yönelik İlan Edilmemiş Savaşın Adı: Pkk

Bu yazının ilk hâli, 19 Ekim 2011’de, PKK’nın Hakkari-Çukurca-Kekliktepe bölgesinde düzenlediği bir saldırıyla 24 askerimizi şehit ettiği gün yazılmıştır. Olayın sıcaklığından kaynaklanan bazı ifadeler ile...