Ana Sayfa Dergiden YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-2

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-2

YAKARSA DÜNYAYI GARİPLER YAKAR

 

Denememizin, Anlık Dergisi’nin bir önceki sayısında yer alan ilk kısmında; 21. Yüzyılda Kemalistlerin artık yalnızca korkular ve endişelerin getirdiği gündelik çözümsüzlük hikayeleriyle oyalanamayacağı, yalnızca teşhis ve ikazla yetinmeyip, çözüm için sonsuz bir çaba ile çalışılması gerektiği ve sistem anlayışını zihnimizde oturtmanın çözüme ulaşmanın ilk adımı olduğunu bunun için ise bireysel çaba kadar örgütlü bir mücadelenin de gerekli olduğunu ifade etmiştik.

Burada lafı fazla uzatmadan sisteme örgütlü biçimde katılmak ile neyi kastettiğimizi açıkça ifade etmekte bir sakınca yoktur. Buradaki kastımız, Kemalist bir siyasi partidir. Kemalist bir partinin gerekliliğine ilişkin 2015 yılında Nasıl Dergisi’nde yayınlanan iki makalemizde* yer alan görüş ve gerekçelerimizi burada uzun uzadıya yinelemenin bir gereği yoktur. Yalnız şu kadarını ifade etmek yeterlidir; siyasi bir ideoloji olan ve toplumsal sorunların çözümüne yönelik bir perspektifi ifade eden Kemalizmin, kendisini temsil etmek, taraftarlarını örgütlemek, temsil ettiği çıkar gruplarına temas etmek, ideolojik iskeleti çerçevesinde güncel politika ve programlar geliştirebilmek ve en önemlisi ideolojik olarak kendisini inşa edebilmek için siyasi bir partiye hakkı ve ihtiyacı vardır.

Bilindiği gibi siyasi partiler, toplumda mevcut belirli çıkar gruplarını ve bunların ideolojik savunularını temsil etmek için organize olmuş yapılardır. Ancak bu durum, Kemalistler için ek bir tartışma konusu daha yaratmaktadır. Zira, Sivas Kongresi’nden bu yana süregelen, işgal edilmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunmanın yarattığı bir refleks ve propaganda söylemi olan “Milli Birlik” retoriği ve Kemalistlerin çoğunluğunun çelişkili bir şekilde Türk Ulusu’nu çatışmasız, yekpare bir kaide olarak görmek yönündeki eğilimleri, ideolojinin pratik imkanı bulduğu ve pek çok Kemalist tarafından “en doğrular çağı” olarak algılanan 1919-1945 arası dönemin tek partili siyasi yapısının sisleri içerisinde beliren bütünlük manzarası ile de pekişince; siyasi partilerin bir çıkar grubunu temsil ettiği genel geçer kabulü ve Kemalist bir siyasi partinin varlığının bu bağlamda tartışılması, Kemalistler arasında önemli bir kesim tarafından ciddi itirazlarla karşılanmaktadır.

Bu denememizde maksadımız, bu itirazlar çerçevesinde, tartışmaya yeni bir açılım katmaktır…

 

Biliyorum Beyim Sen De Onlardansın Emme…

“’Halka doğru’ lafının hakiki manası halkı kendine doğru çekmek demektir.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

 

Kemalist milliyetçilik ve halkçılık ilkeleri çerçevesinde, modern Türkiye’nin inşa sürecinin erken dönemlerinin özel şartları dahilinde öne sürülen, büyük ölçüde Ziya Gökalp’in görüşlerinden ilham alan ve Sovyet Rusya’nın ideoloji ihraç etme yönündeki çabalarının yarattığı endişeye bir çeşit cevap olarak Türkiye’nin henüz pre-kapitalist bir konumda bulunduğu gerçeğine dayanılarak öne sürülen ve iktidarı elinde tutan devrimci kadronun çatışma halinde bulunduğu hanedan, ayan ve tarikatler ile mücadelesinde kitleyi konsolide etmesine imkan sağlayan sınıfsız, çatışmasız, ayrıcalıksız bütün bir varlık olarak Türk Ulusu modeli, bir ideal olarak ışıltısını korusa da, dönemin ve günümüzün gerçekleriyle pek az alakalı olmasına karşın Kemalistlerce halen sıklıkla bir “gerçeklik” olarak kabul görmektedir. Buna dayanarak da popülist bir millet, millilik ve milli birlik söylemi yaygındır.

Oysa, örneğin Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni eserinde açıkça ortaya koyduğu şekilde, Türk Kurtuluş Savaşı da, Büyük Türk Devrimi de, Türk Ulusu dahilinde mevcut durumdaki belirli çıkar gruplarının çatışması içerisinde ilerlemiş süreçlerdir.

Doğan Avcıoğlu’nun ifadesi ile: “Kurtuluş Savaşı, derebeyi, toprak ağası, tüccarı ve ulemasıyla Anadolu eşrafına dayanarak yürütülmüştür. Bir işçi, bir köylü, kısaca bir halk hareketi yoktur.”

Zira, millet, millilik ve milli birlik ideolojik eksende tanımlanan, esnek ve perspektife dayalı kavramlardır. Örneğin; Kemalist savunuların tam tersi bir çizgide yer alan bir siyasi akımın da günümüzde yoğun olarak “tek millet”, “yerli ve milli” gibi jargonlara başvurduğunun burada altını çizmek gerekir. Yani millet, millilik ve milli birlik kavramları, Kemalist terminolojinin oluştuğu Türk Kurtuluş Savaşı ve Büyük Türk Devrimi süreçlerinde de bu ideolojik perspektifin esnekliği içerisinde tanımlanmış ve kullanılmıştır.

Millet söylemi, çok zaman hukuki ve sosyal tanımının bağlamından koparılarak, milli mücadeleye ve devrimlere destek veren veya en azından tarafsız kalan geniş halk kitlesini tanımlamak için kullanılmış, bunun dışında kalan üyeler ise net bir şekilde hain ve düşman olarak çatışmanın karşı safına konumlandırılmıştır.

Yine milli kavramının kullanımı için de aynı şablonu oluşturmak mümkündür. Dönemin ideolojik perspektifi dahilinde örneğin; çoğunlukla milli mücadele ve devrimlere destek veren askerler, aydınlar, Anadolulu eşraf ve avamı milli iken, bunun karşısında yer alan Osmanoğulları hanedanı, çoğunlukla Osmanlı bürokrasisi, yerel gayr-i Müslim azınlıklar, feodal beyler, şeyhler ve bunları destekleyen halk kitlesi gayr-i milli olarak karşı safa yerleştirilmiştir.

Bu açıdan Milli Birlik ifadesi de, söylemde yer aldığı şekilde sınıfsız, çatışmasız bütün bir varlık olarak Türk Ulusunun birliği şeklinde değil, menfaatini ulusal bağımsızlıkta ve çağdaş medeniyetin üyesi olmakta bulan özel bir çıkar grubunun, yani milli mücadele ve devrimlerden taraf olan kesimin, yani ideolojik perspektifin odağındaki “milli”lerin birliği şeklinde reel karşılığını bulmaktadır.

Bu noktada, Marksist sınıf çatışması kuramının dışında değerlendirdiğimizde, gerek Türk Kurtuluş Savaşı, gerek Büyük Türk Devrimi dönemlerinde, gerekse bugün Türk Ulusu’nun farklı çıkar gruplarından oluştuğu ve siyasi sürecin bu grupların yürüttüğü mücadelenin bir ürünü olduğu bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Örneğin; az önce de bahsettiğimiz şekilde Türk Kurtuluş Savaşı, yönelimleri sonucu kaderlerinin geleceğini ulusal bağımsızlık ve çağdaş medeniyette gören ve devrimci kadronun esasını teşkil eden idealist asker ve aydın sınıflarının, işgal sonucu ekonomik faaliyet ve imtiyazlarını kaybetme tehlikesi ile yüzleşen veya ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma girişimlerinde yeni fırsatlar gören pragmatist eşraf sınıfı ve bu üç sınıf tarafından çıkarlarının ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşmakta olduğuna ikna edilen çoğunluğu köylü halk tarafından gerçekleştirilmiş ve bu mücadelenin karşı safında işgalci yabancı devletlerin yanısıra, istikballerini işgalde gören hanedan, geçimini saltanattan sağlayan bürokrasi, işgalciler ile işbirliği yaparak avantaj elde etmek peşindeki feodal bey ve devrimci kadronun savunularını tehlikeli bulan mürteci din adamları zümresi ile bunların tesirinde ayaklanan, askerden kaçan, işgalcilerle işbirliği eden halk kitleleri yer almıştır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban isimli romanında yer alan milli mücadele taraftarı Ahmet Celal karakteri ile bilinçsiz Türk köylüsünü temsil eden Bekir Çavuş karakteri arasında geçen şu diyalog meramımızı açıklamak noktasında son derece anlamlı bir örnektir;

  • Ç.: Biliyorum beyim sen de onlardansın emme.
  • C.: Onlar kim?
  • Ç.: Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar…

Şu halde bugün 21. Yüzyılın Kemalistlerinin Ahmet Celal’in yüz yıl önceki şaşkınlığını üzerlerinden artık atması ve “bizler”in ve “onlar”ın mevcudiyetinin ve kimler olduğunun farkına varması gerekmektedir. Böylece, reflektif Milli Birlik kavramının zihinlerde yarattığı yanılsamadan da kurtularak Kemalist bir siyasi partinin gerekliliğini ve sınıfsız, çatışmasız, ayrıcalıksız bütün bir varlık olarak Türk Ulusu idealini gerçekleştirmek için mücadelede hangi çıkar gruplarına dayanılması ve Kemalist bir siyasi partinin kimlerin temsilcisi olacağı yönünde düşünmenin gerekliliği de ortaya çıkmış olacaktır…

Zira, bugünün Kemalistlerinin, Kemalist bir siyasi partinin varlığı konusundaki kafalarındaki temel karışıklık, böyle bir partinin tüm Ulusu temsil etmesi gerektiği yönündeki yaygın inanış nedeniyle, tüm Ulusun bir şekilde aydınlanıp Kemalist savunuları destekleyerek tek vücut olduğu bir Milli Birlik gerçekleşmeden, böyle bir partinin derli toplu bir çıkar grubunu temsil etmeyen, demokratik siyasetin kitle partisine dönüşememiş sıradan bir aleti ve Milli Birlik retoriği ile çelişen bir diğer hizip olacağı yönündeki özgüvensiz görüştür.

Oysa bizim savunumuz bunun tam tersidir: siyaset sahnesindeki onlarca ideolojiyle mücadele eder konumda bir hizip olarak, ideolojik savunularına uygun güçlü bir çıkar grubuna dayanan, böylece bir kitle siyasetini inşa edecek ve Ulusun ekseriyetinin hak ve menfaatlerinin Kemalist ideolojik savunular ile örtüştüğüne Ulusun ekseriyetini ikna ederek “Milli Birliği” imkanlı kılacak Kemalist bir siyasi parti…

 

Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır?

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyet-i milliyece mücadeleyi öngören bir mesleği takip eden insanlarız.”

Mustafa Kemal Atatürk

 

Immanuel Wallerstein, kapitalizmi mahkum ettiği “Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık” isimli kitabında şu tespitte bulunmaktadır:

“Anti-emperyalist hareketlerde mücadelenin sınıfsal içeriği yoksa ve hiç değilse örtük bir ideolojik izlek olarak da kullanılmıyorsa büyük seferberlikler yaratan yükselişler hiçbir zaman olanaklı olmamış ve bu nedenle, sınırlı hedeflere bile seyrek ulaşılmıştır.”

Şu bir gerçektir ki; Sanayi Devriminden bu yana dünyamıza egemen olan düzen kapitalist sistemdir. Bu nedenle, kendisini ister ulusalda emek-sermaye çatışması veya uluslararasında emperyalizm-anti-emperyalizm biçimlerinde göstersin, temel çatışma kaynakların ve üretimden doğan fazla değerin, kim tarafından ve nasıl paylaşılacağı üzerinedir, ve bu nedenle ister sosyalizm, ister milliyetçilik olarak ortaya çıksın, ezilenlerin hak mücadelesinin daima sınıfsal bir boyutu vardır.

Zira yine Wallerstein’a kulak verecek olursak, “(Sosyalist ve milliyetçi) iki hareket türü de evrensel bir dili, esas olarak Fransız devrimi’nin dilini konuşuyor: özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. İki hareket türü de Aydınlanma’nın ideolojisine bürünüyor: ilerlemenin kaçınılmazlığı, yani insanın, özünde bulunan insan haklarıyla gerekçelendirilen kurtuluşu. İki hareket türü de geçmişe karşı geleceği, eskiye karşı yeniyi yüceltiyor. Geleneklere başvurulsa bile, bir rönesansın, yeniden doğuşun temeli olarak başvuruluyor.

İki hareket türünden her birinin farklı bir odağı ve dolayısıyla başlangıçta farklı bir yeri olduğu doğrudur. İşçi-sosyalist hareketler, kentli ve topraksız ücretli işçilerle, bu işçilerin çalıştıkları iktisadi yapının sahipleri arasındaki çatışmalara odaklaşmıştır. Bu hareketler, emek karşılıklarının temelde eşitliksizci, ezici ve adaletsiz olduğu noktasında ısrarlı olmuştur. Böylesi hareketler doğallıkla önce dünya ekonomisinin önemli miktarda sanayi işçisi bulunan yerleride ortaya çıkacaktı.

            Verili bir siyasal yargı alanındaki çok sayıda ‘ezilen halk’, egemen ‘halklar’a göre siyasal haklardan, iktisadi fırsatlardan ve meşru kültürel anlatım olanaklarından çok daha az yararlandığından, milliyetçi hareketler bu ikisi arasındaki çatışmalarda odaklaşmış, ‘hakların’ temelde eşitliksizci, ezici ve adaletsiz bir biçimde dağıtıldığı noktasında ısrarlı olmuştur.”

[…]

“Bu iki hareket türü arasında daha başlangıçtan itibaren çarpıcı yapısal benzerlikler olmuştur. Bir kere hem işçi-sosyalist hem de milliyetçi hareketler hatırı sayılır miktarda tartışmanın ardından, örgüt olmak gibi temel bir kararı ve bununla atbaşı giden, en önemli siyasal hedeflerinin devlet iktidarını ele geçirmek olduğu kararını almıştır. İkinci bir benzerlik ise, stratejiye ilişkin kararın halk güçlerinin sistem karşıtı, yani devrimci bir ideoloji temelinde seferber edilmesini gerektirmesiydi. Bu hareketler, üstesinden gelmeyi hedefledikleri, sermaye-emek, merkez-çevre yapısına dayalı temel eşitsizlikler üzerine bina edilmiş var olan sisteme -tarihsel kapitalizme- karşı hareketlerdir.”

Bu noktada, anti-emperyalist bir mücadele biçiminde hayat bulmuş, halkçı ve milliyetçi bir ideoloji olan Kemalizm’in de bu temel eşitsizlikler üzerine inşa edilmiş olan sisteme karşı bir duruşu temsil ettiği ve ortaya çıktığı coğrafyada yerleşik sömürücü güçlere; yani yabancı emperyalistlere, sultana, kompradorlara ve ulemaya karşı Türk Ulusu’nun bağımsızlık, egemenlik, emek ve vicdanını savunduğunu ifade etmemiz yanlış olmayacaktır.

Bunu ifade ettikten sonra soracağımız soru ise şudur; ortaya çıkışından bir yüzyıl sonra, 21. Yüzyılda, şartların tamamen değiştiği, Küreselleşme ve Neo-liberalizm kavramlarına dayalı kapitalist sistemin egemen olduğu bir çağda, Kemalistler, eşitsizliklere karşı savunularını hangi zemine inşa edecek ve mücadelelerini hangi düzlemde yürütecektir?

Bugüne kadar çoğunlukla milliyetçilik ve laiklik perspektifinde yürütülen siyasetin ve üretilen “memleket bölünüyor”, “laiklik elden gidiyor” minvalindeki söylemlerin -haklılıkları olsa da- Kemalistler için pek de olumlu neticeler vermediği ortadadır. Bu noktada bizim görüşümüz; son dönemde Kemalistler tarafından temel argümanlar inşa edilirken milletin, hangi güncel çıkar gruplarından müteşekkil olduğunun ve bu büyük çıkar gruplarının güncel sorunlarının neler olduğunun ıskalandığı ve bu sorunların ardında yatan neo-liberal küresel kapitalist sistem içinden doğan duygu ve düşüncelerin seferber edilemediği yönündedir.

Bunun altında ise, Kemalizmin sahip olduğu çatışmacı niteliğin, bir yüzyıl önceki şartlara göre oluşturulmuş argümanlara dayanılarak reddedilmesi, Türk Ulusu’nun bir bütün halinde mücadeleye katılması gerektiği yönündeki ısrar ve ne yazık ki kapitalizm karşıtı hak arayışlarını doğrudan komünizme indirgeyen iktisadi perspektif güdüklüğü ve halen süregelen “Bolşevik olmak” yersiz endişesi yatmaktadır.

Oysa bugün dünya bambaşka bir çağ yaşamaktadır. Kapitalizm, kendi nihai zaferini ilan ettikten çok kısa bir süre sonra çok ciddi bir iç bunalım yaşamaya başlamış ve klasik teorilerin çok ötesinde yeni bir döneme girmiştir.

Wallerstein’ın ifade ettiği gibi “Sınırsız sermaye birikimi, kapitalist uygarlığın varolma nedeni ve temel etkinliğidir.” Bu açıdan, kapitalist için sürekli sermaye artırımının üzerinde bir amaç yoktur. Nitekim, dünyanın hemen her yerindeki kapitalistler bu güdüleme ile davranmış ve az sonra tasvir edeceğimiz aşağıdaki manzarayı ortaya çıkarmışlardır:

2018 yılı verilerine göre dünyanın en zengin ilk 42 kişisinin serveti, dünyanın en fakir yarısını oluşturan 3,7 milyar kişinin toplam mal varlığına eşittir.

Dünyamızda her yıl, 12 milyar insana yetecek kadar gıda üretilmekte, ancak 800 milyon insan kronik olarak aç.

Dünya genelinde yaygın bu tabloyu tek tek tüm ulusların içerisinde de görmek mümkün ve bu eşitsizlik ve savurganlık günden güne artarak derinleşmektedir.

Özellikle dünyada 1980 sonrasında ortaya çıkan yeni siyasi düzen ve teknolojik gelişmenin yarattığı imkanlar neticesinde ortaya konan Küreselleşme ve Neo-liberalizm görüşleri aslında, toplumların en üst katmanlarında yer alan seçkinler sınıfının sermayeleri ile özgürce ve küresel ölçekte daha fazla karı kovalamalarından başka pek bir şeyi ifade etmemektedir.

Nitekim, bu seçkinler sınıfı, daima kozmopolitliğe yatkın olmuş ve uluslararası denklerine, kendi uluslarının alt sınıflarından daima daha yakın bir kültürü yaşamak eğiliminde olmuşlardır.

Ancak, 1980 sonrasında özellikle Çin, Hindistan ve Güneydoğu Asya’dan devasa bir ucuz ve nitelikli işgücü arzının dünya emek piyasalarına girmesi ve gelişen teknolojinin para üzerinde her türlü spekülasyona imkan sağlaması sonucu, zaten kozmopolit eğilimde bulunan ve sürekli karı arayan kapitalistlerin klasik emperyalist teorinin dışına çıkarak merkez ülkeler olarak bildiğimiz coğrafyadan bu maliyeti düşük ve karlılığı yüksek bölgelere büyük ölçüde sermaye aktardıkları görülmüştür. Bunun için kullanılan kılıf ise elbette Küreselleşmedir.

Ünlü düşünür Zygmunt Bauman’a göre; “Gücün özellikle mali formunun yeni bedensizliği sayesinde güç sahipleri, bedensel olarak bir yerde duruyor olsalar bile tamamen yurtsuzlaşmışlardır.”[…]

“Küresel seçkinler, siyasi ve kültürel gücün yurt temelli birimlerinden bağımsız hale gelmiştir.”

Bauman’a göre, “Zamansal/mekânsal mesafelerin teknoloji vasıtasıyla sıfırlanması, insanlık durumunu homojenleştirmekten çok, kutuplaştırma eğilimindedir.”[…]

“Bazılarımız eksiksiz ve gerçek anlamda küresel hale geliyor. Bazılarımızsa hayat oyununun kurallarını koyanın da, gidişatını belirleyenin de küreseller olduğu bir dünyada hiç de memnuniyet verici ya da tahammül edilir bir durum olmayan yerelliklerine saplanıp kaldı.”

Bunun sonucunda ise Bauman’ın şu tespiti karşımıza çıkmıştır: “Uluslar arasında artıp ulusların kendi içinde sabit kalan veya azalan eşitsizlikten, uluslar arasında azalıp ulusların kendi içinde artan eşitsizliğe geçiş trendi. Yüksek karlar vaat eden, ucuz ve itaatkar işgücüyle dolu, tüketim mikrobuyla kirlenmemiş ve karın tokluğuna çalışacak bir nüfusa sahip bakir topraklar arayışıyla, gelişmekte olan veya yeni yükselen ulusal ekonomilere büyük para girişi olurken, gelişmiş ekonomilerdeki işyerleri hızla ortadan kalkarak yerel çalışanları büyük tavizler vermek zorunda bıraktı. On yıl sonra, François Bourguignon kişi başına düşen ortalama gelirle hesaplanan küresel eşitsizliğin daralmaya devam ettiğini ancak dünyanın en zenginleri ile en yoksulları arasındaki farkın ve ülkelerin kendi içindeki gelir farklılıklarının armaya devam ettiğini ortaya koymuştur.” […]

“Yatırım yapanların yani yatırımın gerektirdiği sermaye, paraya sahip olanların elde etmiş olduğu hareket kabiliyeti, güç ile yükümlülük arasındaki bağlantının kesilmesi anlamına gelir.[…] Yatırım yapanlar çalışanlarına, ama aynı zamanda gençlere, muhtaçlara, henüz doğmamış nesillere ve hepsinin kendi yaşam koşullarını yeniden üretmesine karşı görevlerinden, kısaca günlük hayata ve topluluğun varlığını sürdürmesine katkıda bulunma görevlerinden kurtulmuşlardır[…] Sermayenin bu yeni özgürlüğü, eski zamanların ortada görünmeyen ve üzerinden beslendikleri nüfusun ihtiyaçlarıyla zerre kadar ilgilenmemekle ün salmış ve öfke uyandırmış derebeylerinin, toprak ağalarının özgürlüğünü hatırlatıyor.”[…]

“Bazıları yerellikten canları isterse şimdi kopup gidebilir. Diğerleri de üzerinde oturdukları yegane toprağın ayaklarının altından kayıp gidişini umarsızca seyreder.”

Küreselleşme ve neo-liberalizm adı altında, sömürünün boyutunun değişerek, uluslar üstü bir hal alması, seçkinlerin sınırsız hareket kabiliyetleri ve sadece spekülasyonlarla dahi çok büyük servetler edinebilmeleri mümkün kılınmıştır.

Artık, “insanlar sadece zengin oldukları için zenginleşmekte, fakir olanlar ise sadece fakir oldukları için fakirleşmektedir.”

Oysa, şu genel geçer teori herkesçe bilinmektedir ki; emeğin kullanımı sermayedar için bir tercihken, emekçi için hayati bir zorunluluktur.

Nitekim, tüm dünya genelinde Küreselleşmenin ve Neo-liberalizmin yükünü “orta sınıf” çekmekte ve sermayedarın bu artan keyfi hareket edebilme kabiliyeti sonucunda gittikçe artan bir biçimde “korunmasız çalışanlar sınıfına” dönüşmektedir. Ayrıca, sömürü çarkı içerisinde gerileyen bu sınıfa, küresel boyuttaki bu sermaye hareketliliği sonucu sömürüye yeni dahil olan kitleleri de eklemek gerekir.

Özetle, Küreselleşme ve Neo-liberalizm adı altında, az sayıdaki kapitalistin elinde bulunan sermaye inanılmaz bir hareket kabiliyeti elde etmiş ve bu esneklik sonucunda daha önce emek-sermaye çatışmasına taraf olan “proletarya” ile arasındaki ilişkide bulunan karşılıklı bağımlılıktan büyük ölçüde kurtularak, dünya genelinde proletaryayı gerilemeye ve emekçileri bir başka sınıfa dönüşmeye zorlamaktadır. Ayrıca, yurtsuzlaşan bu seçkinler, klasik emperyalizm çerçevesinin dışına çıkarak yalnız çevre ülke halklarını köleleştirip, sömürmekle kalmamakta, kendi uluslarına karşı da bütün sorumluluk bağlarını koparmaktadır.

Merkez ülke kapitalistlerinin evvela kendi uluslarının proletaryasını, daha sonra da bu merkez ulusların, çevre ülke uluslarını sömürdüğü şeklindeki geleneksel şablon bugün bütünüyle değişmiştir. Zira kapitalist seçkin azınlık için bugün ulusal diye bir sınır kalmadığı gibi, geriye kalan herkes için aradaki duvarlar daha da yükselmektedir.

Kısacası, emek-sermaye ve merkez-çevre çatışması kavramlarına dayanan teori günümüzde yepyeni bir boyut kazanmıştır. Bu noktada, klasik söylem ve çözüm arayışları ile bu çatışma sorunlarına cevap bulmak güçtür.

Anti-emperyalist, halkçı, milliyetçi ve devrimci bir ideoloji olan Kemalizmin de gelenekselleşmiş söylem ve yöntemlerle bugün bu mücadelesini sürdürebilme imkanı pek azdır. Her şeyden önce 21. Yüzyılda Kemalistlerin ve Kemalist bir siyasi partinin, mücadele için dayanak oluşturacakları güçlü bir çıkar grubunu tespit, ikna, motive ve konsolide edebilmeye ihtiyacı vardır.

Bu noktada ise Frederic Lordon’a bir kulak vermek gerekir:

“Memnuniyetsizlik: Dünyanın seyrine yeni bir yön verebilecek olan tarihi duygusal güç işte budur. […] Büyük sarsıntılar meydana getirmeye yetecek kadar güç toplayabilecek olan çokluk, memnuniyetsizlerden oluşan bir çokluktur. […] Öyleyse kapitalizmin karşısına dikilecek ve tarihin çarklarını yeniden döndürecek olan da gitgide büyüyen bu homojen memnuniyetsizler sınıfıdır.”

Kemalistler, yeni yüzyıldaki mücadelelerini ancak toplumun mevcut düzenden en memnuniyetsiz ve en geniş kesimine dayanarak yürütebileceklerdir. Peki ama bu kesim kimdir?

 

Prekarya İle Tanışmak

“İş istemek üzere havaya kalkan kolların meydana getirdiği orman gitgide sıklaşırken, kolların kendileri gittikçe cılızlaşır.”

Karl Marx

 

İngiliz yazar Guy Standing, 2011 yılında “Prekarya” isimli kitabını yayınladı ve “yeni tehlikeli sınıf” olarak tanımladığı, yeni oluşmakta olan bu sınıf hakkında bugüne kadar yapılmış en derin analizi ortaya koydu.

Standing’e göre yaşanan küresel dönüşüm, yeni bir küresel sınıfın meydana çıkışına sahne oldu: prekarya.

1980’lerde açık liberal piyasalar kurmak vizyonu ile başlayan sürecin, piyasaya karşıt olan toplumsal dayanışma kurumlarını dağıtmasıyla birlikte işçi sınıfının da pazarlık etme gücü azaldı. Yükselen ekonomilerin emek piyasasına çok sayıda ve düşük maliyetli işçi arz etmeleri, merkez ülkelerdeki işçi ücretlerinde de aşağı yönlü bir baskı oluşturdu. Emek esnekliği siyaseti ve teknolojik gelişmelerin üretimi ve iş sahipliğini ücretlerin daha düşük olduğu başka coğrafyalara taşınmasını kolaylaştırması bu süreci daha da şiddetlendirdi. Ve geleneksel ulusal sınıflar yerine, yeni bir küresel sınıf yapısı oluşmasına neden oldu.

Standing’in tasvir ettiği bu sisteme göre en tepede, gelirlerin ve gücün büyük bir kısmına sahip olan seçkinler yer alırken, bunların altında çok daha düşük gelire ancak iş garantisi ve bazı başka imtiyazlara sahip az sayıdaki ücretliler yer almakta. Bunların hemen altında ise git gide büyüyen ve iş güvencesi değil, sadece para kazanmak kaygısında olan uzmanlar sınıfı bulunuyor. Uzmanların altında ise geleneksel emek-sermaye çatışmasının omurgası durumundaki, sendikaları ile itici bir güç meydana getiren, sosyal devletin onlar için kurulduğu, tam zamanlı çalışan ve işe bağlı olarak edindiği hakları bulunan ve sayıları git gide azalan proletarya sınıfı yer alıyor. Bu sınıfın hemen altında ise, prekarya, yeni bir sınıf olarak büyümeyi sürdürüyor.

Ücretli emek ya da maaşlı işçi veya mesleklere dair fikirler, prekarya söz konusu olduğunda un ufak olur. Prekarya içindeki insanların devlet ya da sermaye ile güven ilişkileri asgari düzeydedir. Proletaryanın sahip olduğu toplumsal sözleşme ilişkilerinin hiçbirine de sahip değillerdir.

Emeğin güvencesizliği ve güvencesiz toplumsal gelir dışında prekarya mensuplarında iş temelli kimlik de bulunmaz. İstihdam edildikleri dönemlerde, bir geleceği olmayan ve toplumsal hafızadan yoksun işlerde çalışırlar. Prekarya, kendisini dayanışma üzerine kurulu bir emek camiasının parçası olarak görmez.

Prekarya, bir mesleki kimliğe veya hayatını anlamlandıracak bir anlatıya sahip olmayanlardır. İlk defa tarihin bir döneminde bir yığın insan, sahip olmayı bekledikleri mesleklerin gerektirdiklerinden çok yukarıda eğitim düzeyine sahiptir. Prekarya, işi için daha fazla emek harcamak zorundadır ve hem iş yerinde ve çalışma saatlerinde, hem de iş yeri ve çalışma saatleri dışında sömürülmektedir.

Prekarya, maaş dışındaki topluluk imtiyazlarından ve hak temelli devlet yardımlarından yoksundur ve dünya genelinde ücretleri sürekli olarak düşmektedir.

Ek olarak prekarya, borç içerisinde yaşar ve belirsiz gelirleri nedeniyle her ana sürdürülemez borç tehlikesi altındadır.

Prekarya, tarihte kazanılmış kültürel, sivil, toplumsal, ekonomik ve siyasal hakları kaybeden ilk sınıftır. Ebeveynlerinin ve arkadaşlarının sahip olduklarına sahip olmadıklarını hissederler.

Standing’e göre prekarya homojen bir yapıya sahip değildir. Ancak, her biri emeklerinin araçsal, fırsatçı ve güvencesiz olduğu hissini paylaşır. Buna göre prekarya sayacağımız tüm şu grupları kapsayabilmektedir; emek piyasasına vatandaşlardan daha düşük haklarla dahil olmak zorunda kalan kısmi vatandaşlar, geçici işlerde çalışanlar, yarı zamanlı çalışanlar, taşeron çalışanlar, çağrı merkezi çalışanları, stajyerler, emek gücüne katılan ancak ataerkil ilişkilerden de kopamamış kadınlar, aldıkları eğitime karşın güvencesizlikle karşı karşıya kalan gençler, emeklilik sonrasında dahi çalışmak zorunda kalan yaşlılar, aldıkları eğitimin daha altında nitelik gerektiren işlerde çalışmak zorunda kalanlar, etnik azınlıklar, engelliler, göçmenler…

Buna karşın Standing, prekaryayı üç kesime ayırır.

Bunlar:

  • Gerçek veya hayal edilen bir geçmiş için hep geriye bakan, pek eğitimli olmayan ve popülist çağrılara açık durumdaki “atacılar”,
  • Şimdiki zamandan, bir yuvadan ve aidiyetten yoksun durumdaki, yalvarıcı olmak zorunda olmaları gerektiğinin farkında, siyasi olarak çoğu zaman sessiz kalan “nostaljikler”,
  • Ve kaybedilmiş bir gelecekten yokun kaldıklarını düşünen “ilericiler”dir. Bu kesimin içerisinde bir kariyer sağlayacağı sözü ile üniversite eğitimi almış olanlar vardır. Popülistlere destek vermeleri daha az olasıdır, aynı zamanda muhafazakarları ve sosyal demokratları da reddederler. Sezgisel olarak, yeni bir cennet vadeden siyasetleri ararlar.

Standing’e göre “ilericiler” uzun süreler boyunca ana akım siyasetten uzak dursalar da, yakın zamandan beri Aydınlanma’nın üç ilkesi özgürlük, eşitlik ve kardeşlikten güç alarak geleceği yeniden tanımlamaya yönelmektedir.

 

Bir Virgül Koyarsak

“Fırsat olmaksızın iradelerinin gücü işe yaramayacaktı ve iradelerinin gücü olmaksızın da fırsat yararsız olurdu.”

Niccolo Machiavelli

 

  1. yüzyılda Kemalistlerin geleneksel söylem ve perspektiften uzaklaşmaları, savunularını yeni bir düzlem üzerinde inşa etmeleri zorunludur.

Evvela, 20. Yüzyılın başında olduğu gibi, bugün de savunularını hayata geçirmelerinin bir çıkar grubuna dayanarak mümkün olduğunu anlamalı, ulusun, çatışmasız bir bütün olduğu şeklindeki geçmişin reaksiyoner ön kabulünü bugün de sürdürmek ısrarından vazgeçmelidir.

Küresel neo-liberal kapitalizmin bugün yepyeni bir sistem kurduğu, ve bu sistemin klasik Marksist sınıf çatışması kuramının çok ötesinde yeni çatışma boyutları yarattığı görülmelidir.

Bir yüzyıl önce, pre-kapitalist, feodal bir düzenin egemen olduğu Türkiye’de klasik Marksist sınıf çatışmasına taraf olacak burjuva ve proletarya gibi sınıfların bulunmadığı gerçektir. Ancak, bu Türk Kurtuluş Savaşı ve Büyük Türk Devrimi sürecinde kendi coğrafyası ve zamanının özel şartlarında askerler-aydınlar-eşraf-avam ile işgalciler-hanedan-bürokrasi-komprador arasında çok boyutlu çıkar gruplarının bir mücadelesinin ortaya konulduğu gerçeği de görmezden gelinmemelidir. Yine, bugünün uluslararası piyasa sistemine entegre olmuş bir konumda bulunan Türkiyesinde, yeni çıkar grupları ve bunlar arasındaki mücadeleyi es geçmek çok büyük bir hata olacaktır.

Türk Ulusu olarak tam bağımsız, ulus egemen ve müreffeh bir şekilde çağdaş medeniyet içerisinde, tüm uluslar ailesinin eşit bir üyesi olarak yer edinilmesini amaçlayan, imtiyazları, adaletsizliği ve hak eşitsizliklerini reddeden, ve bunu evrensel boyutta da savunan, ki en başta Müdafaa-i Hukuk yani “hakların savunulması” şeklinde ortaya çıkmış bir ideoloji olarak Kemalizmin, bugün yeniden Ulusumuzun hak arayışının temsilcisi olması mümkündür…

Şunu açıkça ifade etmek gerekir; Ulusumuzun ekseriyeti emekçidir. Bu noktada “ulusumuzun menfaati” demek, daha ziyade “Türk emekçisinin menfaati” demektir.

Kemalistlerin, ideolojik iskeleti oluşturan savunularının çevresine bu kesimin talepleri ile uzlaşan söylem ve programlar oluşturup, bu kesimi Kemalizm çevresinde ikna, motive ve konsolide edecek siyaseti üretecek bir kaldıraç olarak Kemalist bir siyasi partiye mutlak surette ihtiyacı olacaktır…

Bu noktada, işçilerin geniş hak kayıpları yaşadığı, fabrikaların bir bir kapanıp, yerlerine AVM’lerin açıldığı, mantar gibi üniversitelerin türediği, kadına, çocuğa, doğaya yönelik saldırıların arttığı, ayrımcılık, eşitsizlik ve imkansızlıkların her geçen gün derinleştiği ve kitlelerin popülist siyasetlerle oyalandığı Türkiye’de, mevcut sistemden memnuniyetsiz ve değişim için itici bir güç oluşturabilecek toplumsal kesim git gide belirginleşmektedir.

Prekarya, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de genişleyen, arayış içerisinde ve anlaşılmayı bekleyen yeni bir sınıf olarak ortaya çıkmaktadır.

 

 

Muharrem ANIL

 

 

 

 

* SİYASİ PARTİLER, MİLLİ BİRLİK VE KEMALİST BİR PARTİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER, Muharrem ANIL, Nasıl Dergisi, 2015 (https://muharremanil.wordpress.com/2015/06/20/siyasi-partiler-milli-birlik-ve-kemalist-bir-parti-uzerine-dusunceler/)

* Bir Seçim Arefesinde, Kemalist Bir Parti Üzerine Düşünceler, Muharrem ANIL, Nasıl Dergisi, 2015 (https://muharremanil.wordpress.com/2015/12/20/bir-secim-arefesinde-kemalist-bir-parti-uzerine-dusunceler/)

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...