Ana Sayfa Dergiden “KIBRIS MESELESİ” ve “ÇÖZÜLMÜŞ” MESELEYE ÇÖZÜM ARAMAK

“KIBRIS MESELESİ” ve “ÇÖZÜLMÜŞ” MESELEYE ÇÖZÜM ARAMAK

I. Giriş
“Kıbrıs meselesi” Türk dış politikasının 1950’li yıllardan başlayarak önemli bir ilgi ve uğraş konusu olmaya devam etmektedir. Kıbrıs’a Türkiye’nin ilgisini rasyonelleştirebilmek için ileri sürülen temel argüman, Kıbrıs’ın Türkiye açısından stratejik bir öneme sahip olduğudur. Yunanistan Türkiye’nin batısında Ege Denizi’ni büyük ölçüde kontrolü altında tutmaktadır ve Türkiye ile çözüme ulaştırılması pek olanaklı görülmeyen anlaşmazlıkları bulunmaktadır. Bir savaş durumunda Türkiye’nin batı limanları olası düşmanın kuvvetli etki alanına girebilecektir. Bu durumda Türkiye’nin dışarıya açılımını Antalya, Mersin, Yumurtalık ve İskenderun gibi güney limanlarından yapabilecektir. Bu durumda ise bu limanalrının korunabilmesi için Kıbrıs adasının hasım bir gücün elinde bulunmaması gerekmektedir. Eğer Yunanistan, Kıbrıs adası üzerinde de hakim bir konuma gelirse Türkiye’yi kuşatma altına alabilecektir. Ayrıca Türkiye’nin doğu-batı enerji koridoru haline gelme çabaları ve güney limanlarının aynı zamanda bir enerji terminali haline dönüştürülmesi süreci de Doğu Akdeniz’in ticari ve ekonomik potansiyelini arttırmaktadır. Son yıllarda Doğu Akdeniz’de keşfedilen petrol ve doğalgaz kaynakları da Kıbrıs’a ilave bir önem kazandırmıştır.
İkinci argüman ise Ada’da yaşayan Türk kültür ve geleneklerini paylaşan insanları kollamak ve korumanın, Osmanlı Devleti’nin mirasçısı olarak Türkiye’ye bir takım haklar ve yükümlülükler getirdiğidir.
Her iki argümanın da bir gerçekliği olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Gerçektende Kıbrıs Adası Türkiye açısından stratejik bir öneme sahiptir ve her nekadar Türkiye Lozan Barış Antlaşması ile Birleşik Kırallık’ın Kıbrıs üzerindeki hükümranlık hakkını tanımış ise de Birleşik Kırallık’ın Ada’dan çekilmesi sonrasında ortaya çıkan yeni koşullar içerisinde Ada üzerinde yaşayan Türklerle, Ada’nın stratejik önemi ile Türk varlığını birleştirerek ilgilenmesi normal bir durum olsa gerektir.
Bu çalışmada Kıbrıs meselesinin ortaya çıkması ve uluslararası bir mesele haline dönüşmesi süreci ile Yunanistan ve Türkiye’nin meseleye ilişkin temel argümanları ele alınmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tesis edilmesi ve anlaşmazlıkların ortaya çıkması süreci, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasına giden aşamalardan söz edilmiştir. Taraflar arasındaki görüşmelere değinilerek ve genel bir değerlendirme yapılarak çalışma sonuçlandırılmıştır.

II. Kıbrıs Meselesi’nin Ortaya Çıkması ve Yunanistan ile Türkiye’nin Temel
Argümanları
Kıbrıs’ın Türkiye bakımından bir mesele olarak siyaseten gündeme gelmesi Birleşik Kırallık Hükümeti’nin, Türkiye ve Yunanistan’ı, Kıbrıs dahil Doğu Akdeniz’de bu ülkeleri ilgilendiren stratejik ve diğer sorunları görüşmek üzere 29 Ağustos 1955’te Londra’da toplanacak bir konferansa davet etmesiyle başlamıştır. 29 Ağustos – 7 Eylül 1955 tarihleri arasında devam eden konferansta, Türkiye ve Yunanistan karşı karşıya gelmişler ve “Konferans” bir sonuca varılamaksızın sona ermiştir. Konferansın devam ettiği döneme denk gelen İstanbul’daki 6-7 Eylül olayları, Türk kamuoyunun Kıbrıs meselesine dahil edilmeye başlandığının önemli bir işareti olmuştur. Her ne kadar 6-7 Eylül olaylarının “Konferans”ı etkilediği dile getirilmekteyse de ilgili devletlerin görüşlerinin de farklı olduğunu dikkatten kaçırmamak gerekmektedir. Türkiye, her iki halkın-Rum ve Türk- self-determinasyon hakkını savunmakta iken Yunanistan bütün ada için ortak bir self determinasyon görüşünde ısrar etmiştir. Türkiye’nin görüşü kabul edilirse, ortaya Türk ve Rum halkının bağımsız birer varlık olarak ortaya çıkmaları muhtemel iken, Yunanistan’ın görüşü kabul edilirse eğer, Rum halkının baskınlığında bir bağımsız varlığın ortaya çıkması muhtemel olsa gerektir. Açıkça anlaşılacağı üzere, Türkiye ve Yunanistan, adadaki Türk ve Rum etnik kimliği ve nüfus yapısı üzerinden kendi “çıkar”larına olacağını düşündükleri bir yaklaşımın savunucusu olmuşlardır.
II. Dünya Savaşı sonrası dönemde giderek gücünü kaybeden ve yerini ABD’ye bırakmaya başlayan Birleşik Kırallık, sömürgelerindeki bağımsızlık hareketleri ile başedemeyecek hale geldikçe, “çıkar”larını olabildiğince muhafaza ederek bağımsızlıklarının yolunu açmak mecburiyetinde kalmıştır. Benzer bir mecburiyeti, Birleşik Kırallık, özellikle 1954 yılındaki Süveyş bunalımı ve başarısızlığı sonrasında, “Kıbrıs” için de duymuştur ve kendi “çıkar”larını olabildiğince muhafaza ederek “Kıbrıs”ı terketmenin yolunu aramıştır. Bu arayışta, Yunanistan’ın örtülü desteği ile faaliyete geçirildiği anlaşılan Kıbrıs Milli Mücadele Cephesi (EOKA)’nin önce İngilizleri, akabinde Türkleri hedef alan terör eylemleri katalizör rolü oynamıştır. Bu süreç, Yunanistan ve Türkiye’nin Kıbrıs politikalarının da şekillenmesine de yol açmıştır.
Kıbrıs Milli Mücadele Cephesi (EOKA)’nin Yunanistan destekli örtülü faaliyetlerine karşı Türkiye’de gizli bir örgüt kurmaya karar vermiş ve Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) 1 Ağustos 1958’de kurulmuştur. TMT’nin görevi T.C Hükümeti’nin Kıbrıs politikasının askeri yönden desteklenmesi ve Türklerin Rumlara karşı can ve mal güvenliğini sağlamak, gerektiğinde Rumlarla savaşmaktır…Örgütün varlığı (X) gününe kadar belli edilmeyecektir.. (X) günü Rumların Türklere saldıracakları güne endeksli olacaktır. Ada da Türk subayların bulunduğu ifşa edilmeyecektir. Kıbrıs’a gönderilen subaylara değişik kimliklerle pasaport veriliyordu. Öğretmen, ateşe, müfettiş gibi. Örgüte alınan bütün personel Ankara’da veya Kıbrıs’ta eğitimden geçirilecektir.
Yunanistan, esas olarak “Enosis” bir başka ifadeyle Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı ile sonuçlanacak bir politik söylem ve pratik geliştirirken, Türkiye ise esas olarak “taksim” yani Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan arasında taksim edilmesi söylemi ve pratiği geliştirmiştir. Kıbrıs meselesi üzerine yapılacak tüm değerlendirmelerde ve çözüme ilişkin yaklaşımlarda göz önünde bulundurulacak temel parametre Yunanistan ve Türkiye’nin bu temel yaklaşımıdır. Hükümetlerin başarı veya başarısızlığının kıstası, bu temel parametre olmakta ve bu temel parametrenin dışına taşan Hükümet politikaları, tarihsel dinamiklerin tazyikiyle akamete uğramakta ve değiştirilmek zorunda kalınmaktadır.
III. “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin Tesis Edilmesi ve Anlaşmazlıkların Ortaya Çıkması
Yunanistan ve Türkiye, “ilhak” ve “taksim” tezini ileri sürer iken Birleşik Kırallık ve diğer büyük devletlerce de desteklenen “bağımsız bir Kıbrıs devleti” kurulması düşüncesi bir çözüm yolu olarak taraflara sunulmuştur. İsviçre’nin Zürih kentinde 5-11 Şubat 1959’da yapılan görüşmelerde bağımsız bir “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmasına karar verilerek anayasa esasları ile diğer anlaşmalar tesbit edilmiştir. Bu anlaşmalar 19 Şubat 1959’da Londra’da Türkiye, Birleşik Kırallık ve Yunanistan ile Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının temsilcileri tarafından imzalanmıştır. Bu andlaşmaları esas alarak imzalanan Kıbrıs Anayasası, Garanti ve İttifak Andlaşmaları da 15-16 Ağustos 1960 gece yarısı imzalanarak, Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. 16 Ağustos 1960 günü 650 kişilik Türk alayı ile 950 kişilik Yunan alayı Mağusa’da aynı saatte karaya ayak basmıştır. Birleşik Kırallık, Kıbrıs’ın %3’ü kadarlık bir toprak parçası üzerinde tam egemenlik koşullarını kabul ettirerek iki büyük üsse (Ağrotur ve Dikelya) sahip olmuştur.
Kıbrıs meselesinin uluslararası boyutta ele alınmasının çerçevesini kavramak bağlamında Kıbrıs Anayasası ile Garanti ve İttifak Andlaşması’nın hükümleri önem arz etmektedir. Kıbrıs Anayasası, Türkler ve Rumların devletin bütün organlarında ortak oldukları bir rejim ortaya çıkarmıştır. Türk ve Rum toplumları yalnız kendi toplumlarını ilgilendiren işleri kuracakları Toplum Meclisleri ile yürüteceklerdi. Ortak işler, başkanlık rejimine dayanan bir yürütme organı ile yürütülecektir. Cumhurbaşkanı ve yardımcısına yardım edecek 10 kişilik bakanlar kurulunun 3 üyesi Türk olacaktı. Temsilciler Meclisi adı verilen 50 üyeli yasama organı yine belli oranda kendi toplumları tarafından ayrı seçilecek Türk ve Rum üyelerden kurulacaktı. Türk ve Rumların taraf olduğu davalarda karma mahkemeler tarafından karara bağlanacaktı. Başkanı üçüncü bir ülkeden olacak karma bir Anayasa Mahkemesi’nin kurulması düşünülmüştü. Türkler ortak yönetime ve güvenlik kuvvetlerine %30 ve %40 oranında katılacaklardı. Lefkoşa, Limasol, Magusa, Baf ve Larnaka’da, bu beş büyük şehirde, Türklerin ve Rumların ayrı belediyeleri olacaktı. Bu belediyelerin sınırlarını çizmek ve mekanizmasını tesbit etmek mümkün olamadı.
Garanti Andlaşması, esasında Türkiye’nin “taksim” Yunanistan’ın “Enosis” politikasının önüne geçen hükümleri içermektedir. Andlaşmaya göre
Kıbrıs Cumhuriyeti, tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bütünleşmeye girmeyeceğini taahhüt etmiş ve bu maksatla adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğuracak doğrudan doğruya veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici tüm hareketleri yasaklamıştır. Yunanistan, Birleşik Kırallık ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumunu tanımışlar ve garanti etmişlerdir. Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenmişlerdir. Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Kırallık, bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenmişlerdir.
Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.
Anlaşılacağı üzere Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tesis eden Anayasa, Garanti ve İttifak Andlaşmaları ile Rumlar ve Türkler’in ortaklığında “Millet Sistemini” andıracak şekilde, devlet organlarının nüfusları nisbetinde paylaşıldığı bağımsız bir devlet ortaya çıkarılmış ve bu yeni devletin “ilhak” ve “taksim” edilmesinin de önü tıkanmıştır. Bununla birlikte Kıbrıs meselesi çözümlenmek yerine giderek daha fazla uluslararası aktörün ilgilendiği bir mesele haline gelmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti, etnik kimliklerinin farkında olan Rum ve Türk halklarının mevcut nüfus sayıları üzerinden Rum çoğunluğu ve Türk azınlığı kabulü üzerine devlet organlarının pay edilmesi esasına dayalı olarak kurulmuştur. Üstelik her iki halkın da hamisi niteliğinde anavatanları olan Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ile yakından ilgilenmektedirler. İlaveten coğrafi konumu itibariyle eski sömürgeci Birleşik Kırallık başta olmak üzere uluslararası aktörlerin de ilgisini çekmektedir. Ulusçuluk çağında etnikliğinin farkında olan, dinsel ve kültürel bakımdan birbirlerinden farklılaşmış iki halkı tek bir siyasal varlık içerisinde bir arada yaşamaya tabi kılmak zorlama bir birlikteğikte ısrar etmek anlamına geliyor olsa gerektir.
Nitekim bu zorlama birliktelik fazla devam edememiş ve anayasa ihlallerine karşı Türk Hükümeti 1961 yılından itibaren uyarmalar yapmak zorunda kalmıştır. 22-26 Kasım 1962 günlerinde Ankara’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Makarios, Anayasa’da değişiklik önerilerinde bulunmuş ve Ankara’dan red cevabı almıştır. Makarios anayasa da 13 konuda değişiklik yapılmasını istemiştir. Öneriler arasında cumhurbaşkanı ve yardımcısının veto hakkının kaldırılması, beş büyük şehirde tek belediye kurulması ve memuriyetlerde Türklere %30 kontenjan tanıyan hükümlerin kaldırılmasına ilişkin öneriler de vardı. Türkiye’nin red ettiği, Yunanistan’ın karşı olmadığı önerilerden sonra, Kıbrıs’ta gerginliğin arttığı görülmüştür. Rumlar “Kanlı Noel” olarak adlandırılan 21 Aralık 1963’teki saldırılarında 24 Türk’ü öldürdüler ve 40 Türk’ü de yaraladılar. Rumlar, önceden hazırlanmış Akritas Planı’nı uygulamaya soktular ve bu plan doğrultusunda Ada’daki Türklere saldırılar gerçekleştirmeye ve Kıbrıs’tan kaçmaya zorlamaya başladılar. Türk jetleri 25 Aralık 1963’te Lefkoşa üzerinde uçmaya başladılar. 25-26 Aralık gece yarısı garantör üç devlet hep birlikte Kıbrıs Hükümeti’ne Garanti Andlaşması gereğince ilgili üç devletin adada düzeni sağlamak için müdahaleye hazır olduklarını bildirmişlerdir. Bu arada Rum saldırılarının artmasıyla birlikte 10.000 silahlı mücahidiyle yer üstüne çıkan TMT 11 yıl boyunca Rumlara karşı mücadele vermiştir.
Cumhurbaşkanı Makarios, 1 Ocak 1964’te Türkiye, Birleşik Kırallık ve Yunanistan ile Garanti ve İttifak Andlaşmalarını tek taraflı olarak fesh ettiğini açıklamıştır. Bu açıklama, aslında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sonu demektir. Soruna siyasal bir çözüm yolu aranmış ve bu amaçla Londra’da 13 Ocak 1964’te başlayan Türkiye-Yunanistan ve Birleşik Kırallık’ın katılması ile üçlü ve 15 Ocak 1964’te Kıbrıs Türk ve Rum temsilcilerinde katılması ile beşli toplantılarda, Rum temsilciler anayasada değişiklikler, Zürih ve Londra Andlaşmaları’na göre imzalanmış bulunan Garanti ve İttifak Andlaşmaları’nın feshini talep ettiler. Türkiye ve Kıbrıs Türk Toplumu temsilcileri ise anayasa da ön görülen haklara, Garanti ve İttifak Andlaşmaları’na ilaveten yeni teminatların konulmasını ve Kıbrıs’taki Türklerin mal ve can emmiyetinin garanti altına alınmasını talep ettiler. Türklerle Rumların bir arada yaşamalarına artık imkan olmadığını kesin olarak belirttiler. Görüşmelerden bir sonuç çıkmamıştır.
BM Güvenlik Konseyi, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs temsilcilerini de davet ederek 26 Şubat 1964’te sorun hakkında alınacak tedbirleri görüşmüştür. Güvenlik Konseyi 4 Mart 1964’te Kıbrıs’la ilgili aldığı karar ile bir barış gücü kurulmasına ve bir arabulucunun görevlendirilmesini kararlaştırmıştır. O dönemden itibaren her altı ayda bir BM Barış Gücü’nün görev süresi uzatılmakta ve BM arabulucusu meseleye çözüm arayışlarında aktif bir rol üstlenmektedir.
14 Mart 1964’te BM Barış Gücü adaya gelmiştir. Avantajlı duruma geçmek isteyen Rum saldırılarının artması üzerine 16 Mart 1964’te TBMM, gerektiği takdirde Kıbrıs’a müdahale etme kararı almıştır. Mayıs ayında Marios’un Kıbrıs’ta mecburi askerlik sistemini getirmesi, Rumları askere almaya başlaması durumu yeniden gerginleştirmiştir. Bu durum karşısında Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale kararı kesinleşmiş ve Türk askerlerinin Kıbrıs’a çıkması için 7 Haziran tarihi planlanmıştır. Fakat 5 Haziran’da ünlü “Johnson mektubu”nun gelmesi Türkiye’yi bu kararından vazgeçirmiştir. Ada’da çatışmaların tekrar yoğunluk kazanmasıyla 8-9 Ağustos günlerinde Türk jetleri Erenköy ve Mansura bölgelerindeki Rum mevzilerini bombalamışlardır. Yunanistan’da Kıbrıs’a asker sevk etmeye başlamış ve 1967’ye gelindiğinde bu sayı 15.000’i bulmuştur.
Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin de önemli bir etkeni haline gelen Kıbrıs meselesi, 1967 yılında 9 Eylül’de Keşan’da Türk ve Yunan başbakanlarının görüşmesinde Yunan tarafınca gündeme getirilmiştir. Yunan tarafının teklifine göre, Türkiye Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesine, yani Enosis’e razı olacak, buna karşılık Türkiye’ye Batı Trakya sınırlarında bazı tavizler verilecekti. Yunanistan’ın bu teklifi red edilmiştir. 15-16 Kasım 1967 günü Rumların, Türklerin toplu olarak bulunduğu Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı saldırıya geçmeleri üzerine Türk Hükümeti 15-16 Kasım gecesi bir durum değerlendirmesi yapmış ve 16 Kasım günü de, TBMM’den anayasanın savaş ilanına ve Türk silahlı kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine dair 66. Maddesine dayanarak , Kıbrıs’a müdahale yetkisi veren 148 sayılı kararı almıştır. Türkiye, müdahalenin durdurulması için Kıbrıs’a 1964’ten itibaren yığılmış bulunan 15.000 Yunan askerinin Kıbrıs’tan ayrılmasını istemiştir. Türkiye’nin kararlılığı karşısında Yunanistan, BM’nin gözetim altında andlaşmaların dışında Kıbrıs’a gönderdiği bütün kuvvetlerini geri çekmiştir.
BM Genel Sekreteri U-Thant’ın Türk ve Rum toplumlarını doğrudan doğruya müzakerelere davet etmesi ile Türk Toplumu Meclisi Başkanı Rauf Denktaş ile Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, 2 Haziran 1968’de Lefkoşa’da ilk görüşmeyi yapmışlardır. Görüşmelerde Türk tezi Federasyon şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu görüşmeler 1971 yılı sonuna kadar devam etmiş, 1972-1974 döneminde görüşmelere Türkiye ve Yunanistan’dan uzmanların katılmasıyla devam edilmiştir. Bu görüşmelerde 15 Temmuz 1974 Rum-Yunan darbesiyle son bulmuştur. 1974 Eylül ayından itibaren Denktaş-Klerides görüşmeleri başlamış, Makarios’un Aralık ayında adaya dönmesi ile bunlarda kesilmiştir. 1968’de başlamış olan “Toplumlararası Görüşmeler”, çeşitli kesintilerle günümüze kadar devam etmiştir.
IV. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve Sonuçları
Yunanistan’da 1967’de darbe ile iktidarı ele geçiren “Cunta” yönetimi ile Makarios arasında görüş farklılıkları ortaya çıkmaya başlamıştır. Yunanistan’ın Kıbrıs’ta desteklediği askeri, sivil ve siyasal organlar ile Makariosçu Rumlar arasındaki gerginlik 1973 yılı başlarında çatışmalara dönüşmüştür. Aynı zamanda Rumlarla Türkler arasında da çatışmalar başlamıştır. 15 Temmuz 1974 sabahı Yunanistan’daki “Cunta”nın emriyle harekete geçen Yunanlı subayların konutasındaki Rum ulusal muhafızları, EOKA militanları ve milisler, Makarios’a darbe düzenlemişlerdir. Darbe 10 saat içerisinde hedefine ulaşmış; Makarios, İngiliz gizli servisi tarafından bir helikopter ile Ağrotur hava üssüne , oradan Malta’ya, arkasından da Londra’ya kaçırılmıştır.
Kıbrıs’ta ise Nikos Sampson “Cumhurbaşkanı” ilan edilmiştir. Türkiye, Kıbrıs’taki darbeyi Yunanistan’ın Akdeniz’e inmesi olarak yorumlamış; Türkiye’nin ulusal güvenliği ve çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı görmüştür. Türkiye Garanti Andlaşması’na dayanarak harekete geçmiş ve Birleşik Kırallık’a ortak müdahale önermiştir. Bu öneriye red cevabı alan Başbakan Bülent Ecevit, 19 Temmuz 1974 akşamı Londra’dan Ankara’ya dönmüş ve Bakanlar Kurulu 7/8613 sayılı kararı almıştır. Bu karar aynen şöyledir:
“Kıbrıs’ta son gelişmeler nedeniyle Büyük Millet Meclisi’nin 17.11.1967 tarihli ve 148 sayılı kararında verilen müsaade ile Garanti Andlaşması’nın 3’ncü maddesi ve BM Yasası’nın 51’inci maddesi gereğince meşru savunma hakkını kullanmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Kıbrıs’a karşı fiili müdahalede bulunulmasına ve Yunanistan’ın bir tecavüzü halinde bu devlete karşı da harekata geçilmesine emir verme konusunda Başbakanın yetkili kılınması Bakanlar Kurulu’nca 19 Temmuz 1974 günü kararlaştırılmıştır.”
20 Temmuz Cumartesi sabahı, günün ilk saatlerinde “Kıbrıs Barış Harekatı” Girne bölgesinden başlamıştır. Türkiye’nin harekatı karşısında Yunanistan’daki Cunta sallanmaya başlamıştır. Cunta yönetimi Yunan kamuoyunun tepkisini azaltmak ve Kıbrıs’taki Rum ve Yunan birliklerine moral kazandırmak için Yunanisyan’ın savaşa gireceğini açıklamıştır. Ancak, Yunanistan, Türkiye’ye karşı savaşa girmemiş ve Türk askeri harekatının gelişmesini sadece Kıbrıs’taki gücüyle karşılamıştır. 20 Temmuz sabahı başlayan Türk Barış Harekatı’nın birinci bölümü, Türk ordusunun dar bir kara parçasına tutunmasıyla, 22 Temmuz sabahı durdurulmuştur. Cunta, Kıbrıs’ta giriştiği maceranın ilk diyetini, 23 Temmuz’da iktidardan gitmekle öderken, Kıbrıs’ta da Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, Cumhurbaşkanı vekili olarak and içer ve kritik günlerin sorumnluluğunu üstlenir.
25-31 Temmuz 1974 tarihleri arasında Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Kırallık dışişleri bakanları Cenevre’de toplanmışlardır. 8 Ağustos 1974’de Cenevre’de ikinci toplantı yapılmaya başlanmıştır. Rum-Yunan ikilisi, Yunan takviye birliklerinin Kıbrıs’a gelmesinin tamamlanması için Konferansta geciktirme taktiği uyguluyorlardı. Bu durum karşısında, Rum-Yunan karşı saldırısı ile imha edilmemek için İkinci Barış Harekatı 14 Ağustos’ta başlatıldı. 16 Ağustos’ta Türk ve Rum bölgeleriyle ikiye ayrılmış bir Kıbrıs vardır. Adanın Magosa, Lefkoşa, Lefke, Kokkina çizgisinin kuzeyinde kalan toprakları (adanın %38’i) Türkiye’nin kontrolü altına girmiştir. Oysaki 1964’ten 1974’e kadar Kıbrıs Türkleri adanın %3’üne eşit olan gettolarda yaşamak zorunda bırakılmışlardır.
Barış Harekatı, toprak, nüfus ve güvenlik açısından yeni koşullar yaratmıştır. Kuzeyden güneye tahminen 120.000 Rum ve Güney’den Kuzey’e de 65.000 Türk geçmiş, böylece de nüfus bakımından homojen iki kesim oluşmuştur. Bu iki kesim, 180 km. boyunca uzanan ve genişliği 5 km. ile 7 km. arasında değişen bir “ara bölge” ile birbirinden ayrılmıştır.
II. Kıbrıs Harekatı, birincisinin aksine dünya kamuoyunda Türkiye’nin aleyhine bir havanın doğmasına sebep olmuştur. I. Harekat bir hukuki müdahale mahiyetinde telakki edilmesine mukabil, II. Harekat bir toprak iktisabı ve bir işgal olarak telakki edilmiştir. İkinci Harekat üzerine, Yunanistan’ın aynı gün NATO’nun askeri kanadından çekildiğini ilan etmesi, Türkiye’ye karşı tepkilerin artmasında yeni bir etken olmuştur. BM’de Genel Kurul tarafından oybirliğiyle kabul edilen 1 Kasım 1974 tarih ve 3212 numaralı karar, “yabancı askeri birliklerin Kıbrıs’ı terk etmeleri, yabancı müdahalenin durdurulması ve mültecilerin güven içinde evlerine dönmelerinin sağlanmasını” içermekteydi.
V. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne Giden Süreç
1963 yılı “Kanlı Noel” olaylarıyla, kurucusu ve ortağı bulunduğu Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminden uzaklaşan Türk toplumu, hükümete ait işlemlerini yürütmek için örgütlenmeye ve kurumlarını oluşturmaya başlamıştır. Genel Komite’yi (ilk toplantısını 21 Mayıs 1964’te yaptı) ve Kıbrıs Geçici Türk Yönetimini (1967), Kıbrıs Türk Yönetimi (21 Nisan 1971), Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi (1 Ekim 1974) ve ileride kurulacak muhtemel bir federasyonun Kıbrıs Türk kanadını oluşturmak üzere 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD)’ni kurmuştur. KTFD’nin ilanını takiben toplanan BM Güvenlik Konseyi 12 Mart 1975’de sorunun çözümünü sağlamak üzere BM Genel Sekreteri’ne iyi niyet görevi veren 363 sayılı kararı kabul etmiştir. Bugüne kadar devam eden girişimlere Genel Sekreter bu çerçevede yardımcı olmaya çalışmıştır.
Rumlar lehine olan nüfus dengesini düzeltmek maksadıyla Türkiye’den Ada’ya nüfus takviyesi yapılması kararlaştırılmıştır. M. Ali Birand’a göre karardan sonra dışişleri bir yönetmelik hazırladı ve üzerine “En Gizli” damgasını vurdu. 2 Mayıs 1975 tarih ve 60 sayılı yönetmelik “Kıbrıs’ın Türk bölgesindeki iş gücü açığının Türkiye’den gönderilecek iş gücü ile kapatılmasını ön görüyordu.
KTFD Meclisi 5 Kasım 1976’da oy birliği ile aldığı kararla Kıbrıs’ın bağımsız, bağlantısız yabancı üslerden arınmış, iki bölgeli, iki toplumlu federal bir “cumhuriyet” olmasını öngörmüştür.
BM Genel Sekreteri gözlemciliğinde 12 Şubat 1977 Denktaş-Makarios ve 19 Mayıs 1979 denktaş-Kiprianu Doruk Anlaşmaları yapılmıştır. Doruk anlaşmaları temel alınarak belirlenen çerçeveye göre, Kıbrıs sorununa bulunacak çözüm iki-kesimli, iki toplumlu federal bir devlet şeklinde gerçekleşecektir…İki federe devlet kendi ayrı topraklarında sınırlı egemenliğe sahip olacaklar; siyasi eşitlik, Cumhurbaşkanlığında rotasyon, Türkiye’ye 1960 Garanti ve İttifak andlaşmalarıyla tanınan Kıbrıs üzerindeki fiili ve etkin garantörlük hakkı aynen devam edecektir.
Türk toplumu, Rum tarafının da kendi Kıbrıs Rum Federe Devleti’ni kurmasını ve bundan sonra Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin gerçekleştirilmesini istemiştir. Ancak Rumlar buna yanaşmamışlardır. Bunun bir sonucu olarak Kıbrıs Türk halkı “self-determinasyon” hakkına dayanılarak 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’ni ilan etmiştir. Bu yola gidilirken federasyon tezi de muhafaza edilmiştir. Kıbrıs’taki siyasal olay ve gelişmelerde Ankara önemli bir ağırlığa sahiptir. 1974’ten 12 Eylül 1980’e kadar iç istikrarsızlıklar nedeni ile Kıbrıs’a yeterince önem verilmemiştir. 6 Kasım 1983’te ordu kışlaya çekilmiş ve Türkiye’de seçimler yapılmıştır. 15 Kasım 1983’te KKTC’nin ilan edilmesi bazıları için bir oldu bitti, bazılarına göre de doğru ve düşünülerek alınmış bir karardır.
Rum-Yunan ikilisi, bağımsızlık kararının geri aldırılması için BM Güvenlik Konseyi’ne başvurmuşlardır. 17 Kasım 1983’te alınan 541 sayılı kararla KKTC’nin ilanının “hukuken geçersiz” olduğu ve kararın geri alınması çağrısında bulunulmuştur. Bu kararı Türkiye ve KKTC tanımamıştır.
VI. “Mesele”ye Çözüm Çabaları ve Görüşmeler
Kıbrıs meselesi 1980’li yıllarda adeta unutulmuştur. Ancak BM Genel Sekreterinin iyi niyet görevi çerçevesinde çözüm arama çabaları 1990 yılının ilk aylarından itibaren hareketlilik kazanmıştır. BM Genel Sekreteri “Fikirler Dizisi” adını taşıyan ve gayri resmi nitelikte olan bir anlaşma çerçevesi taslağı oluşturmuş ve bunu taraflara iletmiştir. Söz konusu belge bir bütün niteliği taşımakta ve bütünü üzerinde anlaşma sağlanmadıkça müstakil konularda sağlanabilecek anlaşmaların geçersiz olacağı kabul edilmektedir.
1993 Mayıs ayından itibaren, müzakereler BM Genel Sekreteri’nin önerdiği “Güven Arttırıcı Önlemler” (GAÖ) paketi üzerinden yürütülmüştür. Bu paket çerçevesinde Lefkoşa Uluslararası Havaalanı ve 1974’ten beri kullanıma kapalı tutulan Maraş’ın BM idaresinde iki toplumun ortak kullanımına açılması öngörülmektedir. Haziran 1994 sonu itibari ile GAÖ paketi üzerinde bir anlaşma noktasına yaklaşılmış, buna mukabil Rum-Yunan ikilisi GAÖ paketi ile ilgili sürecin öldüğünü telaffuz etmişlerdir. Bu gelişmeler içinde Avrupa Birliği (AB) Adalet Divanı, Rumların başvurusu üzerine KKTC’nin AB’ye ihracatını yasaklayan bir karar almıştır. KKTC’nin toplam ihracatının %60’a yakın bir bölümü bu karardan etkilenmiştir.
Rum-Yunan ikilisi, Güney Kıbrıs’ın-esasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin- AB’ye tam üyelik müzakerelerini başlatmaya ve böylece, 1960 andlaşmalarıyla Kıbrıs’ta yaratılmış olan hukuki, siyasi ve ekonomik dengeyi değiştirmeye ve BM müzakere sürecini bir kenara koymaya yönelmiştir.
Kıbrıs Rum Hükümeti, 3 Temmuz 1990’da Kıbrıs Cumhuriyeti adına Avrupa Topluluğu Konseyi’ne tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Türkiye ve KKTC bu tek yanlı müracaata karşı çıktı ve bu başvuruyu, Kıbrıs Türk halkının ayrı iradesine ve egemenliğine bir müdahale olarak değerlendirdi. AB, Rumlara 30 Haziran 1993’te olumlu yanıt verdi. 1987 yılında AB’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuş olan ve 1995 yılında “Gümrük Birliği”ne hazırlanan Türkiye’nin AB ile ilişkileri, Yunanistan tarafından Kıbrıs Rum Hükümeti’nin AB ile ilişkilerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1994 yılının sonuna doğru Yunanistan, Türkiye’nin AB ile imzalayacağı Gümrük Birliği belgesini “veto” edeceğini açıkladı. Türk Hükümeti, Yunan vetosunun kalkmasına karşılık AB’nin Rumlarla Kıbrıs Cumhuriyeti adına görüşmelere başlamasına tepki vermemiştir. 6 Mart 1995’te Gümrük Birliği anlaşması imzalanmadan birkaç gün önce 24 Şubat 1995’te Brüksel’de Komisyon Başkanı, Kıbrıs’la görüşmelere başlanacağını açıklamıştır.
1990’lı yılların ilk yarısında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Yunanistan arasında yeni bir askeri doktrinin hayata geçirilmesine de hız verilmiştir. 1993 yılında Kıbrıs’ı Yunan savunma alanı içine alan bir askeri doktrin metni imzalanmıştır. Dokrinin ilk uygulaması, 1994 Ağustos ayında Yunanistan’la GKRY’nin ortak askeri tatbikatlar yapmalarıyla başlamış ve ortak tatbikatlar daha sonraki yıllarda da tekrarlanmıştır.
Rum yönetimi, aynı doktrin çerçevesinde Rum ordusuna Yunanistan’dan 5000 sözleşmeli, profesyonel subay ve astsubay ithal etmiş, Yunanistan’a Güney Kıbrıs’ta askeri deniz ve hava üsleri tahsis etme girişimlerini hızlandırmıştır.
AB’nin GKRY ile üyelik müzakerelerinin başlatılacağının açıklanması biraz geçte olsa Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nun kararı sonucu, 28 Aralık 1995’te yayımlanan Demirel-Denktaş deklarasyonu ile karşılık bulmuştur. Deklarasyonda;
– Kıbrıs’ta çözüm sağlanmadan AB’ye katılma söz konusu olamaz.
– Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlüğü sürecektir.
– Ada’da Rumlar ne kadar “egemenliğe” sahipseler Türkler’de o kadar egemenliğe sahiptirler,
– Türkiye AB içinde değil ise Kıbrıs’ta giremez.
– Rumlar tek yanlı olarak AB’ye alınırsa Türkiye, KKTC ile ekonomik entegrasyona gidecektir.
denilmekteydi.
1996 yılında Rumların sınır delme girişimlerini arttırmaları gerginliğin artmasına yol açmıştır. Rumların Rusya’dan 160 km’lik menzile sahip olan ve Türkiye’nin güney kıyılarını da tehdit edebilecek S-300 füzelerini alacağı söylentileri ve 4 Ocak 1997’de GKRY’nin Rusya’yla füze alım anlaşmaları imzalaması gerilimi tekrar arttırdı ve 1997-1998 yılların da bu konu Kıbrıs ile ilgili devletleirn gündemlerinde önemli bir yer işgal etti.
Milli Güvenlik Kurulu, Kasım 1996 sonlarında Rumların S-300 füzelerinin alımından vazgeçmeleri için ABD ve Batılı ülkeler nezdinde diplomatik girişimlerden sonuç alınamazsa “Rum tarafının vurulması” şeklinde bir karar almıştır.
3 Ocak 1997’de Türkiye ile KKTC arasında ekonomik protokol imzalandı. 20 Ocak 1997’de yeni bir Demirel-Denktaş deklarasyonu yayımlandı. Bu deklarasyona göre;
– Rum ve Yunan taraflarının Kıbrıs’taki tahrik girişimlerine karşılık Türkiye’nin adada deniz ve hava üsleri kuracağı ve iki ülke arasında “Ortak Savunma Konsepti” oluşturulacağı,
– AB’nin GKRY’ye yeşil ışık yakması tarihi bir hata olarak nitelenmiş ve görüşme sürecini baltaladığı belitilerek GKRY’nin AB’ye girmesinin dolaylı olarak Yunanistan’la bütünleşme anlamına geldiği,
– GKRY’nin tek başına AB üyeliği yolunda atacağı her adımın, KKTC’nin Türkiye ile bütünleşme sürecini hızlandıracağı,
– Kıbrıs’ı ilgilendiren ve Kıbrıs Türk halkına söz hakkının tanınmadığı uluslararası toplantılarda Türk heyetlerine KKTC temsilcileri de dahil edileceği,
– Türkiye ile KKTC arasındaki ekonomik ilişkilerin derinleştirileceği ve KKTC ekonomisinin somut işbirliği projeleri ile güçlendirileceği,
ifade edilmiştir.
Diplomatik baskılar sonucu 9-13 Temmuz 1997 tarihlerin de New York’ta Rauf Denktaş ve Glafkos Klerides bir araya gelmişlerdir. Bu görüşmeler öncesi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Denktaş 4 Temmuz 1997’de ortak bildiri yayımladılar. Bildiride GKRY’nin AB’ye tam üyelik yolunda atacağı her adımın, KKTC’nin Türkiye ile bütünleşme sürecini hızlandıracağı tekrar vurgulandı. New York müzakelerinde Klerides, Kıbrıs konusunda bir anlaşmaya varılması halinde S-300 füzelerinin konuşlandırılmasını durdurabileceğini bildirmiştir.
BM, Rauf Denktaş ve Klerides’e bir belge sunmuştur. Belge bir anayasa ile üç ayrı bölümden oluşuyordu. Belgeye göre Kıbrıs’ta yaşayan iki toplum arasında sayısal açıdan azınlık-çoğunluk ilişkisi kalkıyordu. Oluşturulacak iki federe devlet siyasi açıdan eşit sayılacaktı. Belge federe devletin resmi dillerini Rumca ve Türkçe olarak belirtiyordu; Federe Cumhuriyet’in bir bayrağı olacak, ama iki federe devlet kendi bayraklarını da kullanabilecekti. İki federe devletin Türkiye ve Yunanistan ile “Özel İlişkiler” kurmasına müsaade ediliyordu. Denktaş ve Klerides belgeyi reddettiler. Her biri kendi taslaklarını hazırlayacaklarını, ondan sonra bunları yaklaştırma mücadelesi verileceğini açıkladılar.
AB Komisyonu AB’ye üyelik için ilk planda davet edilecek 6 ülkeyi 15 Temmuz 1997’de resmen açıkladı. AB Komisyonu sözcüsü, komisyonun Avrupa Parlamentosu’na sunmak için hazırladığı tavsiye kararında, Kıbrıs Rum kesimi ile birlikte Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovenya ve Estonya’nın üyeliğe kabul görüşmeleri için çağrılmasının öngörüldüğünü bildirdi. Ama nihai karar, AB ülkeleri liderlerinin Aralık ayında yapılacak zirve toplantısında alınacaktı. Ankara’nın bü ülkeler arasında yer almaması Ankara ve KKTC tarafından tepkiyle karşılandı. Bu açıklama Kıbrıs görüşmelerinin sonu demekti.
20 Temmuz 1997’de Türkiye ve KKTC Cumhurbaşkanları ortak deklarasyon yayınladı. Türkiye ve KKTC Cumhurbaşkanları, AB’nin Kıbrıs Rum Kesimi ile tam üyelik süreci başlatması karşısında kısmi bütünleşmenin aşamalarını bildirdiler. Bütünleşme adımları şöyle özetlenebilir;
– Kıbrıs’ı ilgilendiren konularda T.C heyetlerine KKTC temsilcileri de katılacak.
– KKTC’ye yapılacak saldırılar Türkiye’ye yapılmış sayılacak.
– İki ülke arasında ortaklık konseyi kurulacak.
-Ekonomik ve mali birlik oluşturulacak.
– Serbest bölgeler bütünleştirilecek.
– Bayrak Radyo ve Televizyon TÜRK-SAT uydusundan yararlanacak.
– KKTC’nin su gereksinimi Türkiye’den karşılanacak.
12-13 Aralık 1997 AB Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’ye aday üyelik statüsü verilmedi ve GKRY ile tek taraflı olarak tam üyelik görüşmelerine 31 Mart 1998 tarihinde başlama kararı alındı.
Türkiye, Lüksemburg kararları karşısında AB ile siyasi diyaloğu askıya alma, Avrupa Konferansı’na katılmama, AB ile yapılacak gündeminde Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkilerinin yer aldığı hiçbir toplantıda bulunmama, AB ile Kıbrıs Hükümeti arasında müzakerelerin başladığı anda Türkiye ile KKTC arasında kısmi bütünleşme sürecini uygulamaya koyma kararı aldı.
Rauf Denktaş’da toplumlararası görüşmelerin öldüğünü, artık devletlerarası görüşmelerin olabileceğini söylemeye başladı. Denktaş, “sırtımdan yük kalktı” diyordu. Daha sonra da 19 Aralık 1997’de adanın yeniden birleşmesine yönelik olarak BM gözetiminde yürütülen görüşmelerden resmen çekildiğini açıkladı.
GKRY, 8 Şubat 1998’de Baf Askeri Hava Üssü’nün açılışını gerçekleştirdi. Türkiye üssün açılışına diplomatik tepki gösterdi. AB ile GKRY arasdında 31 Mart 1998’de yapılan tam üyelik görüşmelerine yanıt, yine aynı gün toplanan Türkiye-KKTC Ortaklık Konseyi’yle verildi. 16 Haziran 1998’de Yunanistan’ın Baf Üssü’ne 4 F-16 savaş uçağı indirmesiyle gerginlik arttı ve Türk Genelkurmayı Türkiye ile KKTC arasında benzer önlemlerin alınmasına karar vererek 6 adet Türk F-16 savaş uçağını, KKTC’nin Geçitkale Havaalanı’na indirmiştir. Türkiye Geçitkale’yi kalıcı ve kapsamlı bir üs haline getirmeye karar vermiştir.
31 Ağustos 1998’de KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Türkiye Hükümeti Dışişleri Bakanı İsmail Cem, o döneme kadar toplumlararası görüşmelerde oluşturulması tasasrlanan federasyon tezini ortadan kaldırarak konfederasyon önerisini getiren teklifi Lefkoşe’de düzenledikleri basın toplantısında açıklamışlardır. Bu açıklama, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ciddi bir değişme anlamına geliyordu. 5 maddelik öneri paketi şöyleydi:
1- Türkiye ile KKTC arasında anlaşmalarla özel ilişki kurulacak.
2- Yunanistan ile GKRY arasında simetrik anlaşmalarla benzer ilişki kurulacak.
3- KKTC ile GKRY arasında Kıbrıs Konfederasyonu oluşturulacak.
4- 1960 garanti sistemi korunacak.
5- Kıbrıs konfederasyonu, uzlaşma olduğu takdirde AB’ye katılım politikası izleyebilecek, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği gerçekleşinceye kadar özel bir düzenleme ile Kıbrıs konfederasyonuna ilişkin olarak AB üyesi ülkelere tanınan tüm hak ve yükümlülükler aynen sağlanacaktır.
Denktaş, önerilerinin reddedilmesi durumunda “mevcut durumun nihai durum olacağını, Türkiye’yle entegrasyon sürecinin hızlanacağını” söylemiştir. Yunanistan ve GKRY konfederasyon önerisini reddetmişlerdir.
29 Aralık 1998’de GKRY Ulusal Meclisi kararı sonrası S-300 füzelerinin adaya getirilmeyeceği Glafkos Klerides tarafından açıklanmıştır. Klerides “Bu kararı tehdit ile değil, Helenizm ve Kıbrıs halkının yararına olduğu için aldım” demiştir.
Rusya ve GKRY, 17 Şubat 1999’da da S-300’lerin Girit’e gönderilmesi konusunda anlaşmaya vardılar. S-300 füzeleri nihayetinde Kıbrıs’a getirilemedi ve Girit adasında depolandı.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın girişimleriyle New York’ta müzakerelerin tekrar başlaması için diplomatik trafik hızlandı. Nihayetinde ABD, BM, AB ve G-8 gibi aktörlerden gelen baskılar karşısında Denktaş, 15 Kasım 1999’da üç kez fikir değiştirerek de olsa, 3 Aralık 1999’da New York’ta dolaylı görüşmelere başlama davetini kabul etti. 3 Aralık’ta New York’ta Denktaş’la dolaylı görüşmeler başlarken AB’nin 10-11 Aralık Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye AB’ye aday üyelik statüsünün verileceği yönünde Türkiye’de bir beklenti oluşmuştu.
New York’taki görüşmeler 14 Aralık’a kadar devam etti. 10-11 Aralık AB Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye aday üyelik statüsü verildi. Ancak Kıbrıs’la ilgili “Adada 2004 yılına kadar bir çözüme ulaşılmasa bile GKRY’nin Kıbrıs’ı temsilen AB üyeliğinin tanınması” maddesi Türkiye’de ve KKTC’de rahatsızlık yarattı. Bununla birlikte Denktaş, New York dönüşü Ankara’da yaptığı görüşmelerden sonra, BM gözetimindeki dolaylı görüşmelere katılacağını açıkladı. 31 Ocak- 11 Şubat 2000 tarihlerinde ikinci tur dolaylı görüşmeler Cenevre’de yapıldı. Ancak bu görüşmelerden de bir sonuca ulaşılamadı. Türkiye’de 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden siyasal İslamcı bir gelenekten gelen kadrolarca kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin zaferle çıkması ve akabinde Hükümet kurması sonrasında Türkiye’nin Kıbrıs politikası değişime uğramıştır.
Kofi Annan tarafından 11 Kasım 2002’de taraflara ve garantör devletlere sunulan ve BM Genel Sekreteri’nin adıyla anılan plan, iki ayrı devletten oluşacak bir bütüncül devlet kurulması fikrine dayanmaktaydı. Annan Planı ile biri Kıbrıs Rum Devleti, diğeri Kıbrıs Türk devleti olmak üzere iki kurucu devletin oluşturacakları bir “federal devlet” ortaya çıkarılmaktaydı. Türk tarafının toprak oranı %38’den %29’a düşürülmekteydi. Plan üzerinde görüşmeler devam etmiş ve nihayetinde planın beşinci versiyonu üzerinden 24 Nisan 2004 tarihinde referanduma gidilmiştir. KKTC’de Rauf Denktaş’ın cumhurbaşkanlığının sona ermesinden sonra, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) genel başkanı Mehmet Ali Talat’ın önce başbakan daha sonra da Cumhurbaşkanı olmuştur. Annan Planı’nın destekleyici olan Mehmet Ali Talat ve Türkiye’deki AKP hükümetinin yoğun propagandası ile referandumda Türk tarafı %64,9’luk bir oranla evet derken, Rum tarafı ise devlet ricalinin de hayır propagandası yapmasının etkisiyle % 75,8’lik oranla hayır demiştir. Planın reddinden hemen sonra GKRY “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak 1 Mayıs 2004’te AB’ye tam üye olmuştur. Annan Planı’nın kabulü için çaba gösterilmesini eleştiren eski Başbakan Bülent Ecevit,
“Türkiye, Kıbrıs konusunda çok tehlikeli adım attı. Çözülmüş olan sorunu Başbakan yeniden çözmeye çalışıyor.”
demiştir. Denktaş ise,
“Ben geçmiş yıllarda Türk askerini adadan çıkaracak bir anlaşmaya bir kişimizin dahi evet demeyeceğini düşünüyordum. Sonra karşımıza Annan Planı çıkarıldı. Bu halk kandırıldı ve bunda Türkiye’nin de etkisi oldu. Referandumda Annan Planı’na evet dediğimiz gün davayı kaybetmiştik. İyi ki Rum tarafı hayır diyerek bizi felaketten kurtardı.”

diyerek tepkisini dile getirmiştir. KKTC’nin 2.Cumhurbaşkanı seçilen Mehmet Ali Talat ise Kıbrıs Türkleri’nin 24 Nisan 2004’teki referandumda Annan Planı’na yüzde 65’le “evet” dediğini ve kendisinin de böylesi tarihi bir günde göreve başladığını anımsatarak,
“Bundan böyle vaat değil, fiili icraat bekliyoruz. Dünyayla bütünleşmek isteyen bir toplumu daha fazla dünya olanaklarından uzak tutmak doğru değildir”

demiştir. Kıbrıs, son yıllarda deniz alanında sahip olduğu düşünülen zengin petrol ve doğalgaz kaynakları ile gündeme gelmeye başlamıştır. Deniz yetki alanlarının paylaşılması konusu bir Doğu Akdeniz meselesi olarak ortaya çıkmaya başlamış ve bu bağlamda var olduğu düşünülen enerji kaynaklarının çıkarılabilmesi için Kıbrıs meselesinin çözülmesi yönündeki baskılar artmaya başlamıştır.
Kıbrıs müzakereleri Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın göreve gelmesinin ardından BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin ara buluculuğunda Mayıs 2015’te yeniden başlamıştır. Müzakereler, “Ekonomi”, “Avrupa Birliği”, “Mülkiyet”, “Yönetim-Güç Paylaşımı”, “Toprak” ile “Güvenlik ve Garantiler” olmak üzere 6 temel başlıktan oluşmuştur. Kıbrıs’ta kapsamlı çözüme ulaşılması için 12 Ocak 2017’de Cenevre’de düzenlenen ilk oturumla başlayan ve 28 Haziran’da yine İsviçre’de Crans-Montana’da devam eden ikinci tur görüşmelerin 10’uncu gününde yani 07 Temmuz 2017’de, “Kıbrıs Konferansı” sonuca varılamadan sona ermiştir. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Bu sonuç BM iyi niyet misyonu parametreleri içerisinde bir çözümün imkansızlığını ortaya koymuştur. Artık bu parametrelerde ısrar etmenin anlamı da kalmamıştır.” değerlendirmesinde bulunmuştur. Adadan Türk askerinin çekilmesi ve garantörlüğün sona erdirilmesi talebinin temel anlaşmazlık konusu olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
VII. Sonuç
“Kıbrıs meselesi” ile ilgili olarak Yunanistan, esas olarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı ile sonuçlanacak bir politik söylem ve pratik geliştirirken, Türkiye ise esas olarak “taksim” yani Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan arasında taksim edilmesi söylemi ve pratiğini geliştirmiştir. Bu amacın yollarını döşeyebilmek için de yine Yunanistan destekli Kıbrıs Milli Mücadele Cephesi (EOKA) ve Türkiye destekli Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) örtülü faaliyetlerde bulunmuştur. Gerek Yunanistan gerekse de Türkiye, Kıbrıs Adası üzerinde etnik kimlik esasında siyasal bir varlık tesis etmeye ve bu varlığı güçlendirmeye çaba harcamışlardır. Birleşik Kırallık ve uluslararası aktörler ise “bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti” vücuda getirerek hem Yunanistan’ın hem de Türkiye’nin hedeflerine ket vurmuşlardır. Ancak, etnik kimliklerinin farkında olan Rum ve Türk halklarının mevcut nüfus sayıları üzerinden Rum çoğunluğu ve Türk azınlığı kabulü üzerine devlet organlarının pay edilmesi esasına dayalı olarak kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin yaşaması olanaklı olamamıştır. Ulusçuluk çağında etnikliğinin farkında olan, dinsel ve kültürel bakımdan birbirlerinden farklılaşmış iki halkın tek bir siyasal varlık içerisinde barış içerisinde bir arada yaşayabilmeleri pek olanaklı olmasa gerektir. “Kıbrıs meselesi”nde Türkiye’nin temel argümanının “taksim” tezi olduğu ifade edilmiştir. Bugün gelinen durum itibariyle Türkiye’nin bu tezinin aşama aşama önemli ölçüde gerçekleştirilmiş olduğu görülmektedir. 1964’ten 1974 yılına kadar Ada’nın %3’üne eşit olan gettolarda yaşamak zorunda kalan Türkler, Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Ada’nın %38’ini kontrol eder hale gelmişlerdir. Üstelik “Harekat” sonrasında nüfus bakımından homojen bir nüfus yapısına sahip iki kesim ortaya çıkmıştır.
Yine Kıbrıs Türk Toplumu, 21 Mayıs 1964’te ilk toplantısını yapan Genel Komite’yle başlayan örgütlenmesiyle, aşama aşama Kıbrıs Geçici Türk Yönetimini, Kıbrıs Türk Yönetimi’ni, Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi’ni, Kıbrıs Türk Federe Devleti(KTFD)’ni ve nihai olarak da 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’ni ilan etmiştir. Böylelikle Türkiye, esasında hedefine ulaşmış ve Ada’nın “taksim”ini fiilen gerçekleştirmeyi başarmıştır. Yunanistan ise Ada’nın tamamına hakim olma ve “Enosis” hedefinden giderek uzaklaşmak durumunda olmuştur. “Kıbrıs meselesi” esasında Türkiye bakımından 15 Kasım 1983’te çözülmüştür; ancak uluslararası siyasetin bir gereği olarak fiili durumun hukuki bir duruma ulaştırılması gerekmektedir. Bu konuda da Türkiye’nin temel argümanlarına kısaca göz atmakta fayda vardır.
Türk Toplumu Meclisi Başkanı Rauf Denktaş ile Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides arasında 2 Haziran 1968’de Lefkoşa’da başlayan toplumlararası görüşmelerde Türk tezi “Federasyon” şeklinde ortaya çıkmış ve 1998 yılına kadar da esas olarak bu tez savunulmuştur. Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD), 13 Şubat 1975’te ileride kurulacak muhtemel bir federasyonun Kıbrıs Türk kanadını oluşturmak üzere kurulmuş, KTFD Meclisi 5 Kasım 1976’da oy birliği ile aldığı kararla Kıbrıs’ın bağımsız, bağlantısız yabancı üslerden arınmış, iki bölgeli, iki toplumlu federal bir “cumhuriyet” olmasını öngörmüştür. 12 Şubat 1977 Denktaş-Makarios ve 19 Mayıs 1979 Denktaş-Kiprianu Doruk Anlaşmaları temel alınarak belirlenen çerçeveye göre, Kıbrıs sorununa bulunacak çözüm iki-kesimli, iki toplumlu federal bir devlet şeklinde gerçekleşecektir. Ancak, Türk toplumunun beklediği şekilde Rum tarafı kendi Kıbrıs Rum Federe Devleti’ni kurma yoluna gitmemiştir.
15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurulduğu zaman bile “federasyon” tezi muhafaza edilmiştir. 1990’lı yıllarda AB üzerinden GKRY ile Yunanistan’ın dolaylı birleşmesi gündeme geldiği dönemde Türkiye, “federasyon” tezini savunmaya devam etmekle birlikte KKTC ile Türkiye’nin siyasal bütünleşmesinin gerçekleştirilmesine yönelik argümanları da ileri sürmeye başlamıştır. Örneğin 28 Aralık 1995’te yayımlanan Demirel-Denktaş deklarasyonunda Rumların tek yanlı olarak AB’ye alınmaları durumunda Türkiye’nin de KKTC ile ekonomik entegrasyona gideceği açıklanmıştır. 20 Ocak 1997 ve 20 Temmuz 1997’deki Demirel-Denktaş deklarasyonlarında da Rum ve Yunan taraflarının Kıbrıs’taki tahrik girişimlerine karşılık Türkiye’nin Ada’da deniz ve hava üsleri kuracağı ve iki ülke arasında “Ortak Savunma Konsepti” oluşturulacağı ve GKRY’nin tek başına AB üyeliği yolunda atacağı her adımın, KKTC’nin Türkiye ile bütünleşme sürecini hızlandıracağı beyan edilmiştir. 31 Ağustos 1998’de federasyon tezinin yerine “konfederasyon” tezi dile getirilmiştir. Öyleki Denktaş, “konfederasyon” tezinin reddedilmesi durumundaki – reddedilmiştir- “mevcut durumun nihai durum olacağını, Türkiye’yle entegrasyon sürecinin hızlanacağını” söylemiştir. Ancak Türkiye’de AKP’nin iktidarda olduğu bir döneme denk gelen 2004 yılındaki Annan Planı ile “çözüm” yolu olarak “federal devlet” ortaya çıkarılmak istenmiştir. 07 Temmuz 2017’de başarısızlıkla sonuçlanan “Kıbrıs Konferansı”nda da çözüm “federasyon”da aranmıştır. Türk tarafı kazanmış olduğu “devlet”i kaybetmek istememektedir; Rum tarafı ise Ada’nın bütününde tek siyasal varlık olarak kendi “devlet”inin olduğunu düşlemekte ve her çözümü “devleti” Türklerle paylaşmak olarak görmektedir. Yukarıda da ifade edildiği üzere “Kıbrıs meselesi” Türkiye bakımından çözülmüştür ve yapılması gereken şey, uygun uluslararası ortamın oluşması için zaman kazanmaya deavm ederken, KKTC-Türkiye ilişkilerini sessiz ve derinden ilerletmek olmalıdır.

Yrd. Doç. Dr. Kemal ÇİFTÇİ

KAYNAKÇA

– AKINCI, Mustafa, “20 Temmuz 1996” Kıbrıs Mektubu, C.9, No.: 5 (Temmuz 1996), s.15-16.
– ALASYA, H. Fikret, Tarihte Kıbrıs, Lefkoşa, Şubat 1998.
– ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,
– “Call for peace from the Turkish side Rauf Denktas Proposes Confederation In Cyprus 31 August 1998”, http://www.mfa.gov.tr/_p_call-for-peace-from-the-turkish-side_br_rauf-denktas-proposes-confederation-in-cyprus_br_31-august-1998__p_.en.mfa, Erişim Tarihi: 09.07.2017.
– Cumhuriyet, 08 Ocak 1997, 21 Ocak 1997, 16 Temmuz 1997, 21 Temmuz 1997, 20 Aralık 1997, 26 Şubat 1998, 11 Mayıs 1998, 04 Haziran 1998, 16 Haziran 1998, 19 Haziran 1998, 01 Eylül 1998, 27 Temmuz 1998, 30 Aralık 1998, 19 Şubat 1999, 21 Haziran 1999, 16 Temmuz 1999, 21 Temmuz 1999, 16 Ekim 1999, 12 Aralık 1999, 16 Aralık 1999, 02 Ocak 2000, 27 Ocak 2000, 14 Mart 2005, 16 Nisan 2005, 25 Nisan 2005.
– EVRAN, Mustafa, “Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne Üyeliği” Kıbrıs Mektubu, C.9, No.: 6 (Eylül 1996), s.24-30.
– EVRAN, Mustafa, “Ortak Savunma Doktrini ve Rum Silahlanması” Kıbrıs Mektubu, C.9, No.: 7 (Kasım 1996), s.28-30.
– FIRAT, Melek M., “AB-Kıbrıs İlişkileri ve Türkiye’nin Politikaları” En Uzun On Yıl, der. Gencer Özcan-Şule Kut, 1. Basım, Ankara, Boyut Yayın Grubu, Kasım 1998.
– “Garanti Antlaşması (Zürich,11 Şubat 1959)”, http://www.mfa.gov.tr/garanti-antlasmasi-_zurich_11-subat-1959_.tr.mfa, Erişim Tarihi: 08.07.2017.
– GÖNLÜBOL, Mehmet et al, Olaylarla Türk Dış Politrikası (1919-1995), 9. Baskı, Ankara, Siyasal Kitapevi, 1996.
– HASGÜLER, Mehmet, Kıbrıs’ta Enosis ve Taksimin İflası, 1. Baskı, Ankara, Öteki Yayınevi, Kasım 1998.
– “Kıbrıs Görüşmeleri Sonuçsuz Kaldı”, http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-kibris-gorusmelerinde-flas-gelisme-40512195, Erişim Tarihi: 09.07.2017.
– MANİSALI, Erol, Dünden Bugüne Kıbrıs, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, Nisan 2000.
– ÖZGÜR, Özker, Kıbrıs’ta Demokrasi Bunalımları, 1. Baskı, Cem Yayınevi, 1992.
– ÖZTÜRK, Osman Metin, “Kıbrıs’ın Türkiye Bakımından Stratejik Önemi ve Füze Krizi” Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C.1, No.: 1 (Bahar 1999), s.138-152.
– SADRAZAM, Halil, Dr. Fazıl Küçük, 1. Baskı, Lefkoşa, Kastaş Yayınları, Temmuz 1996.
– TANSU, İsmail, “Kıbrıs’ın Özgürlük Mücadelesinde TMT ve Dr. Fazıl Küçük ile Rauf Denktaş,” Kıbrıs Mektubu, C.9, No.: 7 (Kasım 1996), s.6-11.
– TOGAY, Ahmet, Çelik Güvercin, Lefkoşa, Kıbrıs Türk Mücahitleri Derneği Yayını-1, 1996.
– Türkiye Cumhuriyeti – Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti;Ortak Açıklaması, 20 Temmuz 1997, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-cumhuriyeti—kuzey-kibris-turk-cumhuriyeti_ortak-aciklamasi_-20-temmuz-1997.tr.mfa, Erişim tarihi: 09.07.2017.
– Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey;Kıbrıs Türk;Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları Süleyman Demirel ve Rauf R. Denktaş’ın Ortak Açıklaması, 4 Temmuz 1997, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-cumhuriyeti-ve-kuzey_kibris-turk_cumhuriyeti-cumhurbaskanlari-suleyman-demirel-ve-rauf-r_-denktas_in-ortak-aciklamasi_-4-temmuz-1997.tr.mfa, Erişim Tarihi: 09.07.2016.

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...