Ana Sayfa Dergiden KADER GEMİLERİ - YAVUZ ve MİDİLLİ

KADER GEMİLERİ – YAVUZ ve MİDİLLİ

Birkaç yıl önce İstiklâl Harbi dönemindeki Türk-Sovyet ilişkileri üzerinden, emperyalizm tartışmaları ekseninde bazı tezler ileri sürdüğüm bir yazı dizisini yayınlarken, konuyla yakından ilgili olan, Murat Çulcu’nun “Paşaların Asya Misyonu” isimli eserine dair üç bölümlük bir mini diziyi de araya katmıştım. Bazı okuyuculardan gelen olumlu eleştiri ve istekler üzerine; buna benzer eserlerin tanıtımı üzerinden belli bir döneme ışık tutan birkaç yazı daha yazmıştım. Yazıların yayınlandığı sitenin şimdi kapanmış olmasından dolayı, o yazılardan birini bazı önemli geliştirmelerle Anlık okuyucularına da sunmak istiyorum.

Prensip olarak, yayınlanmış bir yazımı, daha sonra aynen yayınlamak tabiatıma aykırı. Dolayısıyla yazdığım bir konuyu öylece bırakmayıp, fikri takip ilkesine uyarak her zaman araştırmaya ve geliştirmeye devam ederim. Bu bağlamda bu yazının “Akdeniz Komplosu” başlıklı kısmında bahsedilen ve Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşına sürükleyen tezgâha dair, birkaç ay önce elime geçen yeni bilgileri de ilk defa Anlık okuyucularıyla paylaşmış olacağım.

Yazıya konu olan kitabın ismi başlığımızla aynı: “Kader Gemileri-Yavuz ile Midilli”. İki yazarı var; Yarbay Th. KrausYarbay Karl Dönitz. İkinci Dünya Savaşı’na meraklı olan okuyucular Almanya’nın denizaltı kuvvetleri komutanı Amiral Dönitz’i hemen hatırlayacaklardır. Dönitz daha sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığına atanmış ve 30 Nisan 1945’te Hitler’in intiharından sonra vasiyeti üzerine onun yerine geçerek 8 Mayıs 1945’te Almanya adına Müttefiklerle kayıtsız şartsız teslim anlaşmasını imzalamıştı.

İşte aynı Dönitz, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Osmanlı Devleti’nin harbe girmesiyle sonuçlanan olaylar zincirinin ilk halkasında yer alan meşhur Goben (Yavuz) zırhlısında Yarbay olarak görev yapmaktaydı. Breslau (Midilli) hafif kruvazöründe görev yapan Yarbay Kraus ile birlikte kaleme aldıkları kitap, gördüğüm kadarıyla birkaç farklı yayınevinden değişik tarihlerde Türkçe’ye çevrilip yayınlanmış. Bendeki çeviri, 2013 yılında Kum Saati Yayınlarından çıkmış olanı. Çeviren olarak A. Göke Bozkurt ismi geçiyor. Buna karşılık üç sayfalık kısa bir giriş bölümünde Mustafa Yeni ve Emir Yener isimleri var. Kitabın içerisindeki birçok dipnotta “Çevirenler” olarak çoğul ifade kullanıldığı dikkate alınırsa her üç ismin de çeviride katkısı olduğunu varsaymak yanlış olmasa gerek. Bu dipnotlar, gerek kitapta adı geçen kişileri tanımakta ve gerekse kitapta anlatılan olayların önceki ve sonraki gelişmelerle bağlantısını kurmakta okuyucuya büyük kolaylık sağlıyor. Birçok fotoğrafla da zenginleştirilen kitabın sonunda Karadeniz’deki Osmanlı ve Rus gemilerini karşılaştıran ek bir bölüm de mevcut.

238 sayfa ve 23 bölümden oluşan kitabın, 99. sayfaya kadar olan ilk 11 bölümünü Dönitz yazmış. Bu kısımlarda Goben ve Breslau’nun Akdeniz’deki macerası, İngiliz ablukasından kurtulmayı takiben oldukça heyecanlı bir kovalamacadan sonra Çanakkale Boğazı’ndan girişleri, Osmanlı donanmasına katılarak Yavuz ve Midilli adını almaları ve Türk-Alman ittifak anlaşmasına kadar olan olaylar renkli bir dille anlatılmış.

Yavuz (Goben) zırhlısı (sağdaki gemi), İstanbul İstinye koyunda demirlemiş durumda.

Akdeniz Komplosu!

Goben ve Breslau olayı hakkında, her kaynakta yer almayan bir görüşü de burada aktarmak istiyorum. Benim de gayet akla yakın bulduğum bu görüşün sahibi aynı zamanda hocam da olan değerli tarihçi Ergün Aybars’tır. Bu olayın bir İngiliz tezgâhı olduğunu savunan Aybars, sürecin başlangıcını, İngilizlerin, “Sultan Osman” zırhlısını ve “Reşadiye” kruvazörünü, parasını aldıkları halde Türkiye’ye teslim etmeyişlerine kadar götürüyor. Yoksul Türk milletinin, dişinden tırnağından artırarak Donanma Cemiyeti’ne yaptığı bağışlarla parası ödenen bu gemilerin verilmemesi, gerçek bir gasp ve eşkıyalık örneği olarak tarihe geçmiştir. Gemileri teslim almak üzere Rauf Bey başkanlığında yüzlerce denizciden oluşan bir heyet Londra’da uzun süre bekletildikten sonra eli boş olarak ve (Almanya ile İngiltere arasında savaş ilan edilmesinden dolayı) Baltık Denizi-Polonya-Romanya üzerinden aylar sonra İstanbul’a dönebilmiştir.

Ergün Aybars’ın savına göre bu gaspla İngiltere bir kere kendi donanmasına dünya denizlerinde Almanya’ya karşı savaşmak üzere iki gemi eklemiştir. Diğer yandan Goben ve Breslau Akdeniz’de ablukaya alınarak dünya denizlerinden iki Alman gemisi eksilmiştir. Ve aynı zamanda İngiltere’nin müttefiki olan Çarlık Rusyası’nın savaş içerisinde beklenmedik bir anda İstanbul’u ele geçirivermesini engellemek için, Rus Karadeniz filosuyla rahatlıkla başa çıkabilecek ateş gücüne ve sürate sahip olan iki gemi, yani Yavuz ve Midilli (hem de Alman mürettebatıyla birlikte) Osmanlı donanmasına katılmıştır. Abluka, bu iki Alman gemisinin ancak doğuya doğru çıkabilecekleri şekilde gevşetilmiş ve sonrasındaki kovalamaca da gemilerin Çanakkale Boğazı’na doğru yönelmesini sağlayacak şekilde gerçekleşmişti. Böylece İngiltere bir taşla üç kuş vurmuş oluyordu. Ergün Aybars, birçok baskısı yapılan “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” adlı hacimli eserinde bu savının diğer dayanaklarını da ortaya koymaktadır.

Birkaç ay önce elime geçen yukarıda bahsettiğim kaynakta, bu tezgâhın nasıl gerçekleştiğine dair bazı önemli ayrıntılar var. Ne yazık ki sadece internet dünyasında değil akademik camiada bile her türlü etik dışı davranışlara giderek daha sık rastlandığı için, bu kaynağın künyesini belirtmiyorum. Doktora tezlerinde bile, kaynak belirtmeden yapılan alıntılara (yani çalıntılara) sıkça rastlanması bir yana, bir de ayrıca dipnot hırsızlığı denen bir olgu var. Bu tür hırsızlıkta, hırsızlığı yapan kişi sözde kaynak belirtiyor. Fakat belirttiği kaynağı değil görmek, yanından bile geçmemiş oluyor. Bir başkasının yaptığı araştırmanın dipnotunda belirtilen kaynağı, sanki kendisi o kaynağı görüp incelemiş gibi aynen kopyalıyor. Hâlbuki böyle durumlarda, asıl kaynağı görmeden alıntı yapan kişinin, bu bilgiyi kimin yazısından aktardığını da açıkça belirtmesi gerekir. İşte bu nedenle künyesini vermediğim kaynağın, İngiliz arşiv belgelerine dayanılarak yazılan bir makale olduğunu ve Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın bir yayınında yer aldığını belirtmekle yetiniyorum.

Bu makalede verilen bilgilere göre, Goben ve Breslau gemilerini Akdeniz’de takip eden İngiliz filosu komutanı amirale, 8 Ağustos 1914 Cumartesi günü saat 14:00’te bir telsiz mesajı gidiyor. Mesajda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun İngiltere’ye savaş ilan ettiği bilgisi veriliyor ve amiralin derhal Avusturya’ya husumet başlatması emrediliyor. Amiral, geniş bir çevrede Goben’i aramakta olan filosunu biraraya toplamaya başlıyor ve bu meyanda Trieste’deki Avusturya filosunun hareketini engellemek ve Malta’daki İngiliz üssünün güvenliğini sağlamak maksadıyla bazı gemilerini Adriyatik’e yöneltiyor. Hâlbuki Avusturya’nın İngiltere’ye savaş ilan ettiği falan yok! Saat 16:00’da Londra’dan bu sefer tam tersi yönde bir mesaj alan amiral iyice kararsızlığa sürükleniyor. Durum açıklığa kavuşana kadar çok kıymetli saatler geçiyor ve ertesi gün, yani 9 Ağustos öğleye doğru amirale Goben’in takibine devam etme izni veriliyor.

Goben’i son görüşünden bu yana 48 saat geçmiş olan ve bunun yaklaşık 24 saatini de yanlış mesajlar yüzünden hebâ eden İngiliz filosunun artık Alman gemilerini yakalama ihtimali sıfıra yakın oluyor. Dönemin en hızlı harp gemilerinden biri olan Goben, peşindeki İngiliz filosunu atlatarak 10 Ağustos 1914 saat 17:00’de Çanakkale Boğazı’ndan giriş yapıyor ve olaylar bilinen şekilde devam ediyor.

Makaleye göre bütün bu karmaşaya sebep olan yanlış telsiz mesajını, Londra’daki Deniz Kuvvetleri Karargâhında görevli genç bir memur çekiyor. Zaman kazanmak için önceden hazırlanmış telsiz mesajının metnini komutanın masasında gören bu genç memur, kimseye sormadan büyük bir gayretkeşlikle mesajın Akdeniz’deki İngiliz filosuna iletilmesini sağlıyor.

Makalede, bu vahim yanlışlık üzerine başka bir yorum yapılmamış olmakla birlikte, bence böyle bir olayın ciddi şekilde sorgulanması gerekiyor. Öncelikle, Avusturya’nın İngiltere’ye savaş açtığı bilgisini içeren bir mesajın, sözde zaman kazanmak amacıyla önceden hazırlanması, tuhaf ve yadırganacak bir durumdur. Hadi hazırlandı diyelim, böyle yaşamsal önemde bir mesajın, İngiliz ordusu gibi disiplini ve aşırı ayrıntılı planlamasıyla bilinen bir kurumsal yapının merkez karargâhında, komutanın masasında açıkta bekliyor olması ihtimali sıfıra yakındır. Nihayet bu mesajın genç bir memur tarafından komutanın masasından alınarak, kimseye sormadan Akdeniz filosuna gönderilmesiyse tümden akıl dışı bir olasılık gibi görünüyor. Herhangi bir devlet dairesindeki herhangi bir büroda, sıradan bir memur bile, şefinin masasındaki evrakı alıp kimseye sormadan işleme koymaz.

Kişisel kanaatime göre bu mesajın önceden hazırlanması, komutanın masasında açıkta bırakılması ve sözü geçen genç memurun da, ya satın alınarak ve kasten ya da manipüle edilerek bu mesajı göndermesinin sağlanması, gerçek bir komplodur. Ve her türlü “Conspiracy Teory” üretimini davet eder niteliktedir. Tarihteki komploları/tezgâhları, uzaylılarda veya Tapınak Şövalyeleri’nde falan değil, işte tam da böyle durumlarda aramak gerekmektedir. Tabii bu tür gerçek Conspiracy Teory üretimi, oturduğu yerden ve işkembe-i kübradan sallamakla değil, bağımsız akıl ve bilimsel yöntemlerle yıllarca araştırarak yapılır. Böyle araştırmaların en önde gelen üstadı rahmetli Aytunç Altındal’ı bu vesileyle bir kez daha saygıyla anıyor ve kaldığım yerden devam ediyorum.

Osmanlı Devleti tarafından satın alındığı ilan edilen ve isimleri değiştirilerek Yavuz ve Midilli olan bu iki Alman gemisinin, 29 Ekim 1914’te Odesa limanına ve Karadeniz’deki Rus filosuna saldırarak Osmanlı Devleti’nin savaşa sürüklemesi de ayrı bir inceleme konusudur. Bu noktada Kasım 2015’te Yeditepe yayınlarından çıkan Ali Kaşıyuğun’un, “Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na Girişi” adlı 688 sayfalık hacimli eserine işaret etmekle yetiniyorum.

Goben (Yavuz) zırhlısında görev yapan Karl Dönitz’in anlatımları, belki tek başına bu tezi kanıtlayamasa da takip sürecine dair birçok ipuçları içermektedir. Kanaatimce Birinci Dünya Savaşı’na giden sürece dair tamamlayıcı okumaların ışığında bu olayın bir İngiliz komplosu olduğu açıktır. Bu okumalara dönük ilk aklıma gelen öneri, Kazım Karabekir’in dört ciltlik bir eserinin ilk iki cildini oluşturan, a-) “Birinci Cihan Harbine Neden Girdik” ve b-) “Birinci Cihan Harbi’ne Nasıl Girdik” adlı kitaplarıdır (“Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik” başlığını taşıyan 3. ve 4. ciltlerdeyse, Irak ve Doğu Cephesi harekâtı anlatılmaktadır). Harbin hemen öncesinde Binbaşı rütbesiyle Genelkurmay İstihbarat Şubesi İkinci Müdürü olarak görev yapan Karabekir, bu kitaplarda birçok Avrupa ülkesinden elde edilen askerî ve stratejik istihbarata dayalı çok kıymetli bilgiler sunmaktadır. Elimdeki 4 ciltlik hâli 1996’da Emre Yayınları tarafından yayınlanmış. Çok rahat okunan bu eseri edinmek isteyen okuyucular için, birkaç yıl önce birleşik tek cilt (944 sayfa) olarak Yapı Kredi Yayınlarından “Birinci Dünya Savaşı Anıları” adıyla tekrar çıktığını da belirtelim.

Birinci Dünya Savaşına Girmeyebilir miydik?

Karabekir’in eseri aynı zamanda yıllardır özellikle dinci çevrelerce maksatlı olarak sürdürülen, “İttihatçılar ülkeyi savaşa sürükledi, koca imparatorluğu 10 yılda batırdı” v.b. çarpıtmalara da tümden son verecek bilgiler içermektedir.

Genelkurmay İstihbarat Dairesi gibi önemli bir mevkide bulunan Karabekir, İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası gibi emperyalist devletlerin Osmanlı topraklarını paylaşma planlarını (casusluk da dâhil olmak üzere bizzat kendi istihbarat faaliyetleriyle elde ettiği) belgelere dayalı olarak açıkça ortaya koymaktadır. Çıkan sonuç şudur ki: Osmanlı Devleti’nin, Birinci Dünya Savaşı’na girmemek gibi bir seçeneği YOKTUR. Çünkü savaşın ödülü Osmanlı topraklarıdır. Osmanlı Devleti hiçbir şey yapmadan bir kenarda otursa bile zaten paylaşım planlarının hedefindedir. Bunun farkında olan İttihat ve Terakki yönetimi, önce İngiltere ve Çarlık Rusyası ile ittifak aramıştır. Ancak kasaplar, kesecekleri koyunla ittifak yapmayacakları için bu girişimlerden bir sonuç çıkmamıştır. Bunun üzerine kâğıt üzerinde de olsa Osmanlı egemenliğini tanıyan Almanya ile ittifak yapılmıştır. Hatta bu ittifak imzalanacakken bile Sadrazam Said Halim Paşa, bir odadaki Alman elçisi Wangenheim ile diğer odadaki Rus elçisi Sazanof arasında koşuşturmuştur.

Bu anlatılanlara ek olarak, İngiltere’nin dünya denizlerindeki egemenliğine karşı, Almanya’nın Ortadoğu’ya karadan ilerleme projesi olan Berlin-Bağdat Demiryolu hakkındaki çok sayıda araştırma da bu savımızı destekleyici verilerle doludur. Bağdat Demiryolu hakkındaki kitaplardan birinin de yazarı olan Sean McMeekin’in “1. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolü” adlı kitabı da 2013 yılında Yapı Kredi yayınları arasında çıkmıştır. Henüz tümüyle okuyamadığım bu eser, kaynakçasından ve sunuş kısmından anlaşıldığı üzere ciddi bir emek ürünü olmanın yanı sıra bazı orijinal yaklaşımlar da içermektedir.

Dönemin Düyun-u Umumiye başkanı olan Sir Adam Block’un sözleri, aslında bütün gerçeği çok veciz biçimde ifade etmektedir. Osmanlı ile İngiltere arasında savaş ilan edilmesi üzerine ülkesine dönmekte olan Block, İstanbul’da hükümet yetkilileriyle vedalaşırken aynen şunları söylemiştir:

“Almanya ile birlik olup İngiltere’ye karşı savaşa girdiniz. Almanya kazanırsa Alman sömürgesi olacaksınız. İngiltere kazanırsa işte o zaman mahvoldunuz!”

İngiliz “Islah Heyeti”nin Osmanlı Donanmasına Yönelik Sabotajları

Kader Gemileri’ne dönecek olursak, Dönitz’in yazmış olduğu bölümlerin birinde, savaş öncesi yıllarda Osmanlı donanmasını ıslah etmek üzere görev yapan İngiliz askerî heyetinin yaptıklarını okuyunca, İngilizlerin aslında çok önceden savaşın taraflarını tasarladığını ve buna yönelik her türlü faaliyette bulunduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz. Kanaatimce bu satırlar, zaten bir macera romanı sürükleyiciliğinde okunan kitabın en ibretlik kısımlarını oluşturmaktadır:

“Bir yandan da … (Osmanlı Donanması’nda) … vazife görmüş olan İngilizlerin yaptıklarına dair her gün yeni bir şeyler görüyor, öğreniyor ve hayret ediyorduk. Bütün gördüklerimiz bizi şu neticeye götürüyordu: İngilizler Türk donanmasının savaş kabiliyetini azaltmak için ellerinden gelen baltalamayı yapmışlardı.

Mesela, bazı mermilerin patlayıcı maddeleri azaltılmış, sonra mermiler fark edilmeyecek şekilde tekrar kapatılmıştı. Torpillerin gidiş yönünü tayin eden hassas mekanizmalarda bazı parçaların durumu ve takılışı değiştirilmişti. Böylece, bunlar bir düşmana atıldığı zaman, istenilen yöne doğru gitmeyecek, bir süre sonra yönünü tamamen değiştirecek, hatta belki dönüp onu atan gemiye çarpacaktı.

Muhriplerin makinaları çok kuvvetliydi ve Almanya’da yapılmışlardı. Ancak İngilizler buhar borularının bir kısmının içine vanalar yerleştirmiş ve boruların iç çapını daraltmışlardı. Böylece makinalara az buhar gidiyordu ve muhripler saatte 18 mil’den fazla sürat yapamıyorlardı. (…) Makinaların hareket eden bazı parçaları iyi ayarlanmamış ve iyi takılmamış olduğundan, fazla sürtünmeye sebep oluyor ve kızıyordu. Bu yüzden de ancak yarım yolla gidilebiliyordu.

Işıldakların ve işaret lambalarının bir kısmı, elektrik tesisatı yanlış takıldığı için yanmıyordu.

Temizlenmek veya parçaların durumunu öğretmek bahanesiyle sökülmüş olan makinaların ve topların bazı parçaları ortadan kaybolmuştu ve bir türlü bulunmuyordu. Bunlardan bazı parçalar ancak uzun aramalardan sonra en umulmadık yerlerden çıkıyordu. Bazı parçalar da “tamir edilmek üzere” (!) dağınık şekilde pek uzaklardaki tamirhanelere gönderilmişti. Bu tamirhaneleri işletenler de (tahmin edebileceğiniz gibi) çok kere İngiliz ve Fransız tebaasından kimselerdi.

Pek çok makina ve cihazda muhakkak eksik bir parça oluyordu ve bu eksiklik onu işlemez hale getirmeye yetiyordu. Bazen bir topun nişan alma veya hareket etme cihazlarında ufak bir eğiklik veya bozukluk, o topu talimlerde fark edilmeden kullanılabilen ve fakat savaş olursa işe yaramayacak bir duruma sokmuş bulunuyordu.

Bölmelerin kapı mandalları çıkarılmıştı. (Sonra bunları kömürlüğün dibinde, kömürlerin altında bulduk). Böylece savaş halinde geminin hangi noktasında olursa olsun ufacık bir delik, bütün bölmelere su dolmasını ve geminin batmasını mukadder kılmaya yetecekti.

Bunlar, gördüğümüz ve bulduğumuz baltalamaların ancak bir kısmıydı. Gece gündüz çalışıyor ve bulduğumuz bozuklukları düzeltiyorduk.”

Bütün bu sabotajların etkisi giderilmeden savaşa girilseydi, ortaya çıkabilecek feci sonuçları düşünmek bile ürpertici doğrusu. İlerleyen sayfalarda Türk ve Alman denizcilerinin yoğun talim ve eğitim çalışmaları ayrıntılı olarak anlatıldıktan sonra sağlanan gelişmeler şu şekilde ifade edilmiş:

“Türk askerlerinin iyi yetiştirilmiş ve iyi talim görmüş oldukları zaman savaş meydanlarında fevkalade neticeler elde ettikleri, herkesin bildiği bir husustu. Şimdi biz ayrıca denizcilik bakımından da Türklerin eski Osmanlılar devrindeki ruhlarını kaybetmemiş olduğunu görüyorduk. Almanların enerjik ve disiplinli hareketi, teknik çalışmaları ve teşkil ettikleri örnek, sanki Türklerin bütün eski kabiliyetlerinin yeniden uyanmasına ve harekete geçmesine kâfi gelen bir kıvılcım tesiri yapmıştı.

Yavuz ve Midilli’nin Ekim sonuna (1914, S.K.) kadarki çalışmalarının Osmanlı donanması üzerindeki tesiri işte böyle olmuştu. Üç aydan az bir zaman içinde gerçekten yüksek savaş kudretine kavuşmuş yeni bir Türk donanması doğmuştu. Bu yeni Türk donanması şimdi sayıca kendinden üstün bir düşmana karşı da tesirli şekilde savaşabilirdi. Artık Türklere (muhtemel bir müttefik olarak) inanıyor ve güveniyorduk. Bu inancımız ve güvenimizde ne kadar haklı olduğumuzu önümüzdeki hadiseler gösterecekti.”

Karadeniz sahil halkının Midilli kruvazörüne yönelik ilgi ve sevgisi

1940’lı yılların Türkiye’sinden kesitler sunan “Tatar Ramazan”, “Parmak Damgası” ve benzeri birçok filmde ve romanda, Nazım Hikmet’in şiirlerine kadar girmiş olan sıkça rastladığımız bir sahne vardır: Köy kahvesinde radyonun başında toplanmış olan ahali, can kulağıyla haber bültenini, o yılların deyimiyle “ajansı” dinlemektedir. Tok sesli sunucu, Alman panzerlerinin Fransa cephesindeki veya Rusya steplerindeki ilerlemesini anlatmakta ve dinleyenler arasında bulunan “Alamancı” kesim, sanki kendileri zafer kazanmışçasına keyiflenmektedir. Kitabın, Midilli’de görev yapan Yarbay Kraus tarafından yazılan bölümlerinde yer alan şu satırlar, Türk halkındaki bu Alman sempatisinin tarihsel kökenlerini anlamamızda yararlı olacaktır:

“Bir kıyı şehrine veya kasabasına her uğradığımızda takalar çevremizi sarıyor, çocuklar ve halk ellerinde bayraklarla bizi karşılıyordu. (…) Halk bizi görünce denize açılır, bayram sevinciyle çevremizde toplanırdı, üstelik eli boş da gelmezlerdi. Bize (…) kâh koca çuvallarla fındık, kâh canlı koyunlar ve tavuklar, kâh meyveler ve sebzeler verirlerdi. Güvertemiz pazaryerine dönerdi. Üstelik bunların hepsi hediyeydi. Hem de gönülden, seve seve verilen hediyeler. Bu kıyıları ezeli düşman Rus’tan koruyan sevgili Türk kruvazörü Midilli’den hiç bir şey esirgenmezdi.

(…) Uğradığımız yerlerde oranın mutasarrıfı ve hocası gemiyi ziyarete gelir, gemiyi görüp gezdiklerinden dolayı ne kadar memnun olduklarını kaptana söylerlerdi. Hocalar: “Allah Midilli’yi korusun!” diye dua ederlerdi.”

Midilli (Breslau) hafif kruvazörü

Gerçekten de savaş sırasında Rus Karadeniz filosu sık sık savunmasız Türk sahil şehir ve kasabalarını bombardıman etmiş, sivil halk arasında büyük can ve mal kaybına neden olmuştu. Bu yüzden “Moskof”a haddini bildiren bu iki Alman gemisine ve mürettebatına halk büyük sevgi beslemekteydi. Hatta çok bilinen bir Karadeniz türküsünün sözleri bile “Yavuz geliyor Yavuz da sulari yara yara” şeklinde değiştirilerek söylenir olmuştu.

Bu anılar halkın belleğinde uzun yıllar tazeliğini korumuştu. Nazilerin İkinci Dünya Savaşı’ndaki soykırım ve katliamlarından büyük ölçüde habersiz olan halk, o yıllarda henüz çoğu hayatta olan Birinci Cihan Harbi gazilerinin de etkisiyle Almanları silah arkadaşı olarak asker anılarının içerisinde hatırlamaktaydı.

Midilli’nin Hazin Sonu ve 38 Türk Denizcisinin Şehit Olması

Savaşın son yılı içerisinde, 20 Ocak 1918 günü, Çanakkale Boğazı çıkışında Gökçeada ve Bozcaada civarında bulunan İngiliz savaş gemilerinin imhası amacıyla Boğaz’dan dışarı bir akın düzenlenmesi emri verilir. Harekâta, Yavuz ve Midilli dışında 4 adet torpidobot ve bir denizaltı da katılacaktır. Sabah 08:30 sıralarında Midilli bir mayına çarpar. Yavuz’un kaptanı Midilli’ye yaklaşıp onu yedeğe alarak götürmek maksadıyla manevra yaparken Yavuz da mayına çarpar. Midilli, mayın tarlasından çıkmak için tornistan ederken sancak ve iskele taraflarından aynı anda iki mayına daha çarpar. Makinaları tamamen durur ve sürüklenmeye başlar. Birkaç dakika içinde arka arkaya beş mayına daha çarpan Midilli batmaya başlar. Kurtulan görgü tanıklarının ifadesiyle Midilli, bayrağı gönderinde sallanır durumda ve düşmana boyun eğmemiş olarak sulara gömülür.

Kitabın bu bölümünü yazan Th. Kraus, sadece Alman mürettebattan bahsetmektedir. Hâlbuki (çevirenlerin aktardığı bilgiye göre) Midilli’de bulunan Türklerden de 38 denizci şehit olmuştur. Başlarında Deniz Topçu Binbaşı Üsküdarlı Ahmet Hüsamettin Bey ve Makine Binbaşı Balatlı Mehmet Nuri Bey olan bu 38 şehidimizi de saygıyla anıyoruz. Geminin kaptanı için son ana kadar gemisiyle birlikte kalmak bir mecburiyettir ama bu iki subayımız için böyle bir mecburiyet yoktu. Buna rağmen gemiden ayrılmayı şereflerine aykırı görerek kaptan köprüsüne çıkmışlar ve kaptanla birlikte batmışlardır. İsimleri tarihte kaybolup gitmiş ve yine çevirenlerin verdiği bilgiye göre de çoluk çocukları sefalet içinde kalmıştır.

*****
Yavuz zırhlısı da, 27 Ocak 1918’de yaralı olarak İstanbul’a gelmişti. Türkiye’de Yavuz’u alacak büyüklükte havuz olmadığı için bir süre savaş dışı kalmış, sonra Çarlık Rusyası’nın çökmesiyle Almanlar Sivastopol’u işgal edince 7 Haziran 1918’de burada geçici bir onarım görmüştür. Daha sonra Cumhuriyet döneminde 1926’da Gölcük’te havuza alınmıştır. Dönemin Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz’un adının karıştığı ve kamuoyunda Havuz-Yavuz Davası olarak bilinen yolsuzluk olayları üzerine Denizcilik Bakanlığı kaldırılmış ve Bakan Eryavuz, Yüce Divan’ın cumhuriyet tarihindeki ilk mahkûmiyet kararıyla hüküm giymişti.

1938 yılında Atatürk’ün naaşını İstanbul’dan İzmit’e getirme görevini üstlenen Yavuz, savaş gücünü artıran bazı tadilatlarla uzun yıllar hizmete devam etmiştir. 1950 yılında aktif görevden alınan zırhlı, 1954’te donanma envanterinden düşülmüş ve nihayet 1973 yılında hurdaya ayrılarak 1976’ya kadar tamamen sökülmüştür. Söküldüğünde dünya donanmalarında bulunan kendi türündeki tek gemiydi. Yavuz, aynı zamanda Alman İmparatorluk Donanması’nın son sökülen gemisi ve kendi sınıfında en uzun süre görev yapan gemi olmuştur. Keşke o zamanın yetkilileri, bu tarihi gemiyi müze yapmayı düşünebilseydi. Gerçi o yetkililer böyle bir tarih bilincine sahip olsaydı zaten her şey başka türlü olurdu.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...