Ana Sayfa Dergiden Bir İktidar Stratejisi Olarak Gramsci’nin Mevzi Savaşı Taktiği: Güncelliği Ve Türkiye’de Uygulanabilirliği...

Bir İktidar Stratejisi Olarak Gramsci’nin Mevzi Savaşı Taktiği: Güncelliği Ve Türkiye’de Uygulanabilirliği Üzerine Bir Deneme

Yirminci yüzyılın önemli marksist siyaset bilimcilerinden biri olan Antonio Gramsci (1891-1937), marksizmin klasik metinlerinde muğlak bırakılan devlet ve siyaset alanına ilişkin yaptığı kapsamlı analizlerle marksizmin üst-yapı alanına genişlik kazandırdığı gibi bu alanda ortaya koyduğu çalışmaları ve özgün kavramlarıyla siyaset bilimi disiplinine de tutarlı ve doyurucu bir kuramsal çerçeve sunmuştur. Bu yöndeki çalışmalarını ağırlıklı olarak Mussolini faşizmi hapishanelerinde geçirdiği yıllarda tuttuğu defterlerle ortaya koyan Gramsci, bir teorisyen olarak faşizmin ve pre-fordist dönemin dahiyane sayılabilecek bir tahlilini yaptığı gibi Marksist bir militan ve stratejist olarak burjuva devletin sönümlenmesi ve siyasal iktidarın işçi sınıfı tarafından nasıl ve kimlerle ele geçirilebileceğine dair de önemli makaleler kaleme almıştır.

1917’de Rusya’da Lenin önderliğinde gerçekleşen ve Gramsci’nin Kapital’e Karşı Devrim[1] başlığıyla Avanti gazetesinde incelediği dünyadaki ilk sosyalist devrim pratiği, tüm Avrupa solunda büyük bir yankı uyandırmış ve dikkatleri bir anda bu azgelişmiş Asya ülkesine çekmiştir. Bolşeviklerin Rusya’da gerçekleştirdiği sosyalist devrimin şaşkınlığı, şüphesiz, Gramsci’nin de adını andığımız yazısında ortaya koyduğu gibi kapitalist-batılı devletlerde gerçekleşmesi ‘öngörülen’ devrimin kapitalizme tam anlamıyla geçememiş, feodal bağların egemen olduğu bir Asya ülkesi olan Rusya’da gerçekleşmesinin vermiş olduğu şaşkınlıktır. Gramsci, Rusya’daki devrime cephe alan Kautsky ve Bernstein revizyonizminin aksine Rus Devrimi’ni heyecanla karşılamış ancak gerçekleşen devrimin Ortodoks marksizmin sınırlılıklarıyla anlaşılamayacağını da ortaya koymuştur.

                        “Olaylar, Rusya tarihinin tarihsel materyalizmin kanonlarına göre ne şekilde açımlanacağını belirleyen eleştirel şemaları berhava etti. Bolşevikler Karl Marx’ı bir tarafa atıyorlar; onların göz önündeki eylemleri ve zaferleri, tarihsel materyalizmin kanonlarının düşünüldüğü ve inanıldığı kadar katı olmadığını ortaya koyuyor. Ne ki bu olaylarda bile bir yazgı öğesi var ve Bolşevikler Kapital’de ki önermelerden bazılarını bir tarafa atıyorlar, onun dinçleştirici/içkin düşüncesini değil. Bu insanlar ‘Marksist’ değil, hepsi bu. Onlar asla sorgulanmayacak dogmatik sözlerden oluşan katı bir öğreti derlemek için Usta’nın eserlerini kullanmadılar. Onlar Marksist düşünceyi yaşıyorlar.”[2]

Antonio Gramsci, marksizmin klasik metinlerindeki sınırlılıkları aşabilmek amacıyla Rosa Luxemburg’un 1905 Devrimi tahlillerinde kullandığı askeri analojileri ödünç alır ve geliştirir.[3] Bu askeri analojiler “Manevra- Mevzi savaşı” taktikleridir. Gramsci, bu askeri analojiler yardımıyla devrime yönelik eylemin iki farklı stratejisini, yani aşamasını birbirinden ayırır. Birincisi, devletin baskı araçlarını ve özellikle onun askeri kuvvetlerini yenerek tek hamlede toplumun yönetimini ele geçirmek için tasarlanan topyekûn cephe saldırısı, yani “manevra savaşı”dır. İkincisi, amacı sivil toplumun ‘hendek sistemi’nin, siperlerinin ve kalıcı istihkamlarının altını oyarak ilerleyen daha aşamalı ve yıkıcı bir strateji yani “mevzi savaşı”dır.[4] Gramsci bu kuramsal çerçeve üzerinden Lenin önderliğinde gerçekleşen 1917 Devrimi’ni manevra savaşı stratejisiyle başarıya ulaşmış bir politik hareket olarak konumlandırır. Gramsci’nin analizine göre Rusya’da manevra savaşının başarıya ulaşmasının nedeni bu ülkede “devletin” her şey olmasından, sivil toplumun ise emekleme aşamasında oldukça cılız olmasından kaynaklanmaktadır. Batı ülkelerinde ise devlet sadece bir dış hendektir, onun gerisinde gelişmiş bir sivil toplum vardır. Dolayısıyla da Batı toplumlarında manevra savaşından mevzi savaşına doğru bir geçiş olmalıdır.[5]

                        “Mevzi savaşı sonsuz sayıda insan kitlesinin feda edilmesini gerektirir. Dolaysıyla hegemonyanın eşi benzeri görülmedik biçimde yoğunlaşası ve daha mücadeleci bir hükümetin olması şarttır: bu hükümet muhalif güçlere karşı daha açıktan saldıracak ve -egemen grubun hegomonik pozisyonlarını her türden denetim araçlarıyla ( siyasal, yönetimsel vs. ) perçinleyerek – ülke için- de bir çözülmenin ‘imkansızlığını’ sürekli olarak organize edecektir. Tüm bunlar bizim siyasal-tarihsel durumda nihai bir evreye girmiş olduğumuzu göstermektedir; çünkü politikada ‘mevzi savaşı’ bir kez kazanıldıktan sonra kesin bir hal alır. Bir başka deyişle, politikada manevra savaşı, kesin-kati olmayan mevziler kazanma sorunu olarak sürgit devam etmektedir, bu nedenle devlet hegemonyasının bütün kaynakları harekete geçirilememektedir. Fakat bu mevziler şu veya bu nedenden dolayı değerlerini yitirdiğinde ve ancak can alıcı önemdeki mevziler söz konusu olduğunda, kuşatma savaşına geçilir: yoğun, zor ve olağanüstü sabır ve yaratıcılık gerektiren bir savaştır bu. Politikada kuşatma, bütün görünüşüne rağmen, karşılıklı olarak gerçekleşen bir şeydir; yöneticinin bütün kaynaklarını elinin altında toplamak zorunda kalması onun düşmanını ne kadar ciddiye aldığını göstermeye yeterlidir.” [6]

Böylelikle İtalyan siyaset bilimci Antonio Gramsci, sivil toplumun cılız kaldığı, devletin her şey demek olduğu ülkeler ile (yirminci yüzyılın başında genel olarak Asya ülkeleri için geçerli olan ve Rusya, Çin gibi ülkelerde uygulandığında başarıya ulaşan manevra savaşı) sivil toplumun gürbüzleştiği, işçi sınıfının örgütlenebildiği ve kısmi de olsa haklar edebildiği (sendikal haklar, parlamentoda temsil vs.) ülkeler ( Batılı ülkelerde uygulanabilecek olan mevzi savaşı) arasında iki farklı devrim stratejisi belirler. Bu noktada Gramsci’nin ortaya koyduğu Doğu-Batı dikatomisi, her iki coğrafyanın her yerinde “tek biçimli” –unıform- bir stratejinin belirlenmesi gerektiği anlamına gelmez. Gramsci bu konuyu yaşadığı yüzyıl İtalya’sından örnek vererek vurgular. Güneyin azgelişmiş, ilkel ticari tarım ekonomisine dayanan toplumsal ilişkilerinin aksine Kuzey’deki sanayi kentleri ve gün geçtikçe güçlenen proletarya olgusu İtalya özelinde her iki devrim stratejisinin konjonktürel durumlara göre hesaba katılmasını zorunlu kılar. Gramsci’de mevzi savaşı stratejisinin üstünlüğü ise siyasal iktidarın zaptını kolaylaştırmasının yanı sıra iktidarı ele geçirdikten sonra kurulacak olan toplumsal formasyonun hegemonik gücünü, iktidarı ele geçirmeden kurmasından, eski tarihsel bloğun sivil toplumdaki hegemonyasını sönümlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Öyle ki, iktidarın manevra savaşı yoluyla zaptı savaşın sadece başlangıç aşamasını oluşturmaktadır, savaş ancak iktidarı ele geçiren sınıfın kendi çıkarlarını toplumun “evrensel çıkarı” haline getirebilmesiyle yani kültürel ve siyasal hegemonyasını kurabilmesiyle kazanılabilecektir. Bundan dolayı “Genel düzeyde “mevzi savaşına geçiş politik tarihsel durumda bir doruk aşamasına girdiğimizi gösterir, zira politikada ‘mevzi savaşı’ bir kez kazanıldı mı kesinlikle belirleyicidir.”[7]  

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Sardunyalı Nino’nun[8] ortaya koyduğu iktidar stratejisini ana hatlarıyla gösterdikten sonra Türkiye özelinde güncelliğini ve uygulanabilirliğini tartışmaya başlayabiliriz.

Elbette bu kuramsal çerçeve Gramsci tarafından sınıfsal ve marksist bir bağlamda oluşturulmuş olsa da liberal çevrelerden, Avrupa’da ki üçüncü yol hareketine, yirmi birinci yüzyılın başından itibaren Ortadoğu’daki siyasal İslam’ın tüm coğrafyada iktidara gelmesine varıncaya kadar farklı ideolojik öznelerin iktidara giden yolda başvurdukları (bilinçli veya bilinçsiz) bir stratejik harita işlevi görevi görmüştür. Türkiye’de 1923’te politik alanda[9] kaybettikleri mevzileri 1950’lerin başından itibaren geri kazanmaya başlayan, kadrolarıyla devletin önemli kurum ve merkezlerinde yapılanma oluşturan siyasal İslam’ın politik alanı sarması, sivil toplumda elinde tuttuğu ağın genişliği sayesinde olmuştur. “Anadolu Kaplanları” denilen yeşil sermaye grubunun özellikle 1980 sonrası hızla yükselmesi, siyasal İslam’ın vakıf ve derneklerinin çeşitli “kamusal hizmet kisvesi” altında palazlanması ve sivil toplum uğrağında oldukça güçlenmesi 1990’ların ortasında siyasal İslam’ı iktidara taşımıştır. Refah Partisi’nin seçim zaferi, Erbakan Hareketinin, Milli Nizam Partisi döneminden beri verdiği mevzi savaşı (gramsciyen anlamda) stratejisinin bir örneğidir. Bu anlamda Türkiye’de Gramscici mevzi savaşının en iyi örneğini siyasal İslam’ın vermiş olduğunu (zannımızca büyük bir paradokstur) söylemek gerekir.

Öyleyse bu noktada tartışmaya açmamız gereken Türkiye’de mevzi savaşı stratejisinin uygulanıp uygulanamayacağı meselesi değildir, bu yukarıda örneklendirdiğimiz gibi tam da karşımızda bulunan ideolojik çevrelerin uygulayıp başarıya ulaştığı bir iktidar yöntemi sunmuştur. (İkinci cumhuriyetçi tezlerin baş aktörleri sol-liberallerin ve bölücü terör örgütünün sivil yapılanmalarının örgütlenme taktikleri de bu kampsam da değerlendirilebilir.) Bu aşamada tartışılması gereken, Kemalist kadroların halkın çoğunluğunu kapsayan emekçi kesimlerle (sınıfsal konumlanışları ve ittifakları yok saymayarak) kuracağı tarihsel bloğun, bir iktidar stratejisi olarak Gramsci’nin mevzi savaşı taktiğini uygulayabilme yeteneğinin olup olmaması meselesidir. Bu politik alanda tüm mevzilerini kaybeden Kemalistlerin sivil toplum alanında güçlenmesi, “halk için halka rağmen” savından sıyrılıp “halk için halkla beraber” mottosunu teori ve pratikte geliştirebilme meselesidir. Mevzi savaşı stratejisi her şeyden önce bir “kadro” ve “hareket” meselesidir. Ülkemizin dâhilinde iktidara sahip olanların artık bir “yönetememe krizi” -hegemonya krizi- içinde olduğu günümüz konjonktüründe dikkatle incelenmesi gereken bir yol haritası sunmaktadır. Bir asır önce olduğu gibi bugün de memleketin çağdaşlaşma ve kalkınma hamlelerinde öncü bir göreve sahip olan Kemalistlerin politik alanda kaybettikleri mevzileri geri kazanma ihtimali elindeki “kadro” ve “enerjiyi” bir iktidar stratejisi doğrultusunda “harekete” geçirebilmesiyle mümkün olacaktır.

SON NOTLAR

[1] Hazırlayan: Davıd Forgacs, Gramsci Kitabı, Dipnot Yayınları, 2018, Ankara, s.40

[1] David Forgacs, a.g.e, s. 40-41

[1] David Forgacs, a.g.e, s.271

[1] Paul Ransome, Antonıo Gramsci Yeni Bir Giriş, Dipnot Yayınları, 2011, Ankara, s.194

[1] Hazırlayan: Davıd Forgacs, Gramsci Kitabı, Dipnot Yayınları, 2018, Ankara, s.271-272

[1] David Forgacs, a.g.e, s.282

[1] Derleyen: Anne Showtacks Sassoon, Gramsci’ye Farklı Yaklaşımlar, Dipnot Yayınları, 2012, Ankara, s.42

[1] Gramsci’nin ailesi ve yakın çevresi tarafından kullanılan lakabı. Ayrıntılı bilgi için bknz: Guisappe Fiori, Bir Devrimcinin Yaşamı: Antonıo Gramsci, Verso Yayınları, 1989, Ankara

[1] Gramsci’nin siyaset kuramında önemli bir yere sahip olan devlet-sivil toplum ikililiği için bknz: Hugues Portelli, Gramsci ve Tarihsel Blok, Savaş Yayınları, 1982, Ankara


Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...