Ana Sayfa Dergiden ULUSÇULUK VE KÜRESELLEŞME TARTIŞMALARI

ULUSÇULUK VE KÜRESELLEŞME TARTIŞMALARI

Giriş
Ulusçuluk ve Küreselleşme tartışmalarından evvel iki kavramın tarihsel geçmişine bakılması gerekmektedir. Bu konuyu ele almamızın sebebi ulusçuluk kavramının da küreselleşme kavramının da oluşmaya başladığı ve iyice dünyada yaygınlaştığı andan itibaren birbirleriyle mücadele eder konuma geldikleri gözlemlenmiştir. İki kavramın boyutlarını irdelediğimizde birçok alanda karşı karşıya gelip yaygınlaştıklarını görmekteyiz.
16. Yüzyılda Batı Avrupa’da Kapitalizm ile birlikte tarih sahnesine çıkan, Fransız İhtilali ile yegane devlet tipine dönüşen ulus devlet ekonomik, siyasi ve kültürel boyutları olan küreselleşme sürecinde birçok yönden aşındırılmayla karşılaşmıştır. Tartışmalara bize ayrılan alan ölçüsünde bakmaya çalışacağız.

Ulusçuluk ve Küreselleşmeye Bakış

Tanım olarak “Sınırları belirlenmiş bir toprak parçası içinde yasal güç kullanma hakkına sahip ve yönetimi altındaki halkı türdeşleştirerek, ortak kültür, simgeler, değerler yaratarak, gelenekler ile köken mitlerini canlandırarak birleştirmeyi amaçlayan bir tür devletin oluşumuyla tanımlanan modern bir olgu” olarak nitelendirilen ulus devlet 16. Yüzyıl ile 18. Yüzyıl arasında Batı Avrupa’da kendini gösteren yeni toplumsal düzen olarak tanımlanan, yaşamın her alanında, ekonomide, politikada, düşüncede, bilim ve teknolojide, estetikte, yepyeni oluşumları içeren Kapitalizm sürecinin bir ürünüdür(süreç hakkında daha fazla bilgi için: Özdemir, Hakan, http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423867041.pdf, (Çevrimiçi), 27.08.2017).

Ulusçuluk kavramına tarihsel bağlamda baktığımızda modern ve etnik ulusçuluk olmak üzere iki farklı tarzda ele alınabilir. Modern ulusçuluk, etnik ulusçulukla, ulusu teşkil eden bireylerin benzeş olmaları fikri açısından aynı çıkış noktasına sahipse de, etnik ulusçuluktan farklı olarak ulusu teşkil eden özün etnik ve ırksal olmadığı tezi üzerine kurulur. Her iki ulusçuluk fikrinin ortak olduğu bir başka nokta da, kendileriyle aynı olmayana karşı duydukları öfkeyi kendilerine dayanak yapmalarıdır. Ortak kurgu faktörü olan öfkenin, artık yerini öngörülemezliğe bıraktığı ve popülaritesini yitirdiğine yönelik söylemler güncel olduğu için günümüzde, etnik ulusçuluk hiçbir düzeyde kabul edilmemekte, modern ulusçuluğun ise bir dönüşüm yaşadığı görülmektedir(Aksoy ve Arslantaş, 2009: 227).

Ulusçuluk kavramının modern hale gelişi Fransa, İngiltere ve Almanya’nın geçirdiği tarihsel tecrübeye dayalı olarak gelişmiştir. Fransa ve İngiltere’de gelişen ulus fikri, ulusal monarşilerin doğuşuyla beraber mevcut topraklar üzerindeki insanların birleşmesini sağlamıştır. Ancak, ulusçuluk Fransız kökenli ulusçuluk olarak adlandırılmıştır. Batı Avrupa’daki ilerleyişiyle ulusçuluk kavramalarının temeli, ulusal monarşilerin doğuşundan sonra mevcut topraklar üzerindeki bütünleşen halkların kendilerini diğer toplumlardan ayrı tutabilecekleri yeni bir kimlik ihtiyacına dayanmaktadır.
Ulusçuluk konusunda, tarihsel kültürler ile etnik bağların devam edişi çerçeve ve kalıntıları önemli bir yere sahiptir. Ulusçuluk, gücünü daha çok tarihsel yerleşmişlikten alır ve bunlar önceden var olan ve kültürle miraslar ve etnik oluşumlardan türedikleri anlamına gelmektedir. Ulusçuluğa ait değişik farklı tanımlamalar görüldüğü üzere bulunmaktadır (http://www.tubar.com.tr/TUBAR%20DOSYA/pdf/2010GUZ/aksoy_numan%20durak-arslanta_halis%20adnan_31-39.pdf, (Çevrimiçi), 27.08.2017).
Etnik ulusçuluk, kurumsal bir boşluk doğduğunda, spontane olarak arz-ı endam edebilmektedir. Tanımı gereği, bir ülke sınırları içinde eşit ve evrensel vatandaşlık haklarına dayalı ulusçuluk, bu hakları teminat altına alacak destekleyici bir hukuk çerçevesine ve vatandaşların görüşlerini duyurmasına imkan verecek etkili kurumların varlığına dayanır. Etnik ulusçuluk ise, kurumlara değil, etnik olarak tanımlanmış kültüre dayanır. Bu sebeple, etnik ulusçuluk, yedekte bekleyen ama her zaman devreye girmeye hazır bir seçenek sunmaktadır: Kurumlar çöktüğünde, mevcut kurumlar halkın temel ihtiyaçlarına cevap vermediğinde ve tatmin edici alternatif yapılar olmadığında etnik ulusçuluk kendini duyurur (http://derinsular.com/sivil-teritoryal-ulusculuk-ve-etnik-ulusculuk-yildiz/, (Çevrimiçi), 27.08.2017).
Ulusçuluğun zıddı olarak nitelendirebileceğimiz küreselleşmeye dair birçok tanımlanma bulunmaktadır. Amerikan Ulusal Savunma Üniversitesi’ne ait tanıma göre “malların, hizmetlerin, paranın, teknolojinin, fikirlerin, enformasyonun, kültürün ve halkların hızlı ve sürekli biçimde sınır ötesine akışı”dır. BM İnsan Hakları Komisyonu ise “sadece ekonomik olmayan, sosyal, siyasal, çevresel, kültürel ve hukuksal boyutları olan bir süreç” olarak tanımlamaktadır.
Küreselleşme ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda yerleşmiş yargıların ve kurumsal yapıların ülkelerin sınırlarını aşarak dünyaya yayılması ve böyle bir boyutta kabul görerek ilgili alanlarda tüm dünyaca benimsenen normların ortaya çıkma süreci olarak da tanımlanabilir. Globalleşme, globalizasyon ya da uluslararasılaşma olarak da ifade edilen küreselleşme, ülkeler arasındaki ekonomik ve siyasal sınırların etkisini kaybettiği, mal-hizmet ve insan trafiğinin daha hareketli hale geldiği, herkesin birbirinin ne yaptığından haberdar olduğu ortamı betimlemektedir.
Küreselleşme boyut bağlamında siyasi, sosyo-kültürel ve ekonomik olarak 3 farklı türde etkileşime girmiştir. Farklı örgütlenmeler ve ülkeler arasındaki etkileşimler ile beraberinde hızlı bir sürece evirilmeyi sağlamıştır(Bu etkileşimlerle ilgili ayrıntılı bilgi için: Ecevit, Cenk, (2008), Küreselleşen Dünyada Çok Uluslu Şirketler ve Politik Risk, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Küreselleşme Ana Bilim Dalı, İstanbul).
İki kavram bağlamında yapılan tartışmalara bakarsak da, ulus kavramı üzerine inşa edilen ulus- devlet, küreselleşme sürecinde gerek meşruiyet kaynağının dönüşümü açısından gerekse küreselleşmenin yarattığı ekonomik, siyasi ve kültürel etkiler açısından süreçten en çok etkilenen kurum olarak ön plana çıkmaktadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, küreselleşmenin ulusal devleti sorunlu bir hale getirip getirmediği konusunda çok sayıda farklı görüş mevcuttur. Örneğin Robert Cox küresel bir “prestroika”ya atıfta bulunarak Vestfalya’nın mirası olan bağımsız devletler sisteminin çöktüğünü ve bunun yerini Ortaçağ Avrupası’nın çok düzeyli (multi-level) düzeninin aldığını belirtmektedir. Benzer şekilde, Dani Rodrik küreselleşmenin, sosyal ve politik gerilimlere yol açarak, ulus-devlet olgusunu sorunlu hale getirdiğini iddia etmektedir. Diğer taraftan, Cox ve Rodrik’ten farklı olarak, A. D. Smith ise küreselleşmenin milliyetçiliği olumsuz yönde etkilemediğini dolayısıyla da ulus-devletler sisteminin bir krizle karşı karşıya olmadığını söylemektedir. Smith’e göre sorun, alt-etniklerin bir kimlik talebiyle ortaya çıkarak yeni bir devlet kurma yönünde baskı yapmalarından kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde Robert Gilpin de, ekonomik bir küreselleşmenin varlığını kabul etmekle birlikte, ulus-devletin bu yapı içinde varlığını sürdüreceğini ileri sürmektedir.

Gelinen bu noktada özellikle ulus-devlet açısından küreselleşmeye ilişkin yaklaşımları üçlü bir sınıflandırmaya tabi tutmak mümkündür. Bu sınıflandırmanın birinci kategorisini, küreselleşmenin ulus-devleti ve ulusallığı zayıflattığı/yok ettiği dolayısıyla ulusları uluslararası sermayenin hegemonyasına soktuğunu ileri süren yaklaşım oluşturmaktadır İkinci kategori, küreselleşmenin dünyanın geleceği için zorunlu bir sonuç oluğunu ve küresel yeni dünya düzeninin olanaklarından yararlanılması gerektiğini savunan küreselleşme yanlılarının oluşturduğu yaklaşımdır. Üçüncü kategori ise, doğal olarak ulus-devletin küreselleşme karşısındaki konumunu esas alarak, küreselleşmeye karşı ya da taraf olma konusunda temkinli olan, hatta diğer iki yaklaşımı oluşturan temel tezleri reddeden yaklaşımdır. Bu üçlü sınıflama, “küreselleşme karşıtları (kuşkucular)”, “aşırı küreselleşmeciler (radikaller)” ve “dönüşümcüler” şeklinde formüle edilebilir (Şener, 2014: 63-64).

Türkiye’de küreselleşme sürecine baktığımızda ise konumu bağlamında etkileşmenin her türlüsüne maruz kaldığı ve hızlı gelişmelere dayalı kaldığını söyleyebiliriz. Özal Döneminde alınan kararlar ile serbest pazar ve ihracat teşviklerine dayalı, dış ticaretin, kurun, faizin ve sermaye hesabının serbestleştirilmiş olduğu bir yapı oluşumu görülmüştür.
Bunların yanında demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kadının statüsü gibi konuların yanında şeffaflık, hesap verebilirlik gibi temel yönetişim ilkelerinin yerleştirilmesi ve uygulanması çerçevesinde büyük mesafe kaydetmeye çalışmıştır.
Güvenlik ve çevresel bağlamda da gerekenler yapılmaya çalışılarak uyum sağlanmaya çalışılmıştır. Buna uluslararası terörizmle mücadele silahların kontrolü, çevre dostu üretim ve tüketim vb. şeyler örnek olarak gösterilebilir (http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/kutuphane/kuresellesme_kavrami_ve_kuresellesme_surecinde_turkiye.pdf, (Çevrimiçi), 26.08.2017).
SONUÇ
Ekonomik, siyasi ve kültürel boyutlar olan küreselleşme süreci, ulus devletin egemenlik, ulusal kimlik, ülkesel, siyasi, toplumsal, idari ve hukuki bütünlük şeklinde sıralanabilen temel niteliklerini büyük ölçüde etkileyen, aşındıran, ulus devleti değiştiren ve yeniden şekillendiren bir olgudur. Küreselleşme sürecinde ulus devlet erki uluslararası kurumlar ve yerel yönetimler, çok uluslu şirketler ve diğer aktörlerce aşındırmakta olup, ulus devletin idari ve siyasi yapısı dönüştürülmekte, güçlü merkezi yapısı yıpratılmaktadır.

Ulusçuluk da alt kültürler, mikro ulusçuluk eğilimleri ve başta ABD ve AB ülkelerinin kontrolünde şekillenen ve yayılan kitle kültürüyle zayıflatılmaktadır. Ancak Kapitalizm, ulus devlet gibi bir partneri yok etmek istememektedir. Çünkü Kapitalist birikim sürecinin devamlılığı için ulus devlete birçok yasal, kurumsal ve altyapısal işlev yüklenmiştir.

Ulusal kültür ve egemenliğin en geçerli uygulamalardan sayıldığı günümüzde, ulus devlet düzenleme yeteneği ve kapsama alanı sürekli olarak genişleyen merkezi bir konumda olan ve yerine ikame edilecek rakip bir kurum bulunmayan eşsiz bir aktördür. Günümüzde ulusçuluk ideolojisi de ulusçuluğun en güçlü meşruiyet kaynağı ve sosyal yapıştırıcı olması, SSCB’nin çökmesinden sonra evrensel Enternasyonal Sosyalist ülkelerin kendi ulusçuluğuna dönmesi, tehdit algılamaları ekonomik kaygılar, dünyada sol akımların zayıflamasıyla aşırı sağ tepkinin yükselmesi, yaşanan ekonomik krizler, Avrupa’da hükümetlerde koalisyonların yaygınlaşması, ulusçu ve ırkçı partilerin koalisyonlarda artan rolünden dolayı yükselmektedir (http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423867041.pdf, (Çevrimiçi), 27.08.2017).

Son olarak ulus-devlet ve küreselleşme tartışmalarının hem kavramsal arka planı hem de tarihsel geçmişine baktığımızda artık dünya üzerinde karşılıklı mücadele eden iki süreç olarak adlandırabiliriz. Birçok örneğe haiz olan bu iki süreç artık dünyadaki her devlet içinde ve küreselleşmenin getirdikleriyle beraber ulus-aşırı şirketlerle ulus-devletlerin mücadelesine gördüğümüz bir süreci seyretmemizi sağlamıştır.
Türkiye için bu durumun etkilerini gün be gün yaşamaktayız. Her ne kadar bu sürecin etkileri yok gibi desek de veya bizleri öyle inandırmak isteseler de belli bir sürecin içerisine çekildiğimiz ve ulus-devlete ait kurucu liderimiz Atatürk’ün öncülüğünde oluşturulan her şeyin birer birer küreselleşme yanlıları tarafından bozulduğu ve sıkıştırıldığı bu yeni yaşadığımız sıkıntılara karşı ulus-devlet mevzuunda Atatürk’ü önder olarak kabul edip bu bağlamda atacağımız adımlarla küreselleşmeye karşı mücadele eder ve küreselleşmeyle ülkemizin yeni biçimi olduğu iddia edilen federasyon girişimlerinden kurtulmuş oluruz.

Ahmet Yavuz GÜRLER

Kaynakça
Aksoy, Durak, N ve Arslantaş, Adnan, H.(2009). Modern Bir İdeoloji Ulusçuluk, Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Yıl:2, S.3 (Ocak-Haziran), s.s.227
http://derinsular.com/sivil-teritoryal-ulusculuk-ve-etnik-ulusculuk-yildiz/, (Çevrimiçi), 27.08.2017
Ecevit, Cenk, (2008), Küreselleşen Dünyada Çok Uluslu Şirketler ve Politik Risk, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Küreselleşme Ana Bilim Dalı, İstanbul.
Özdemir, Hakan, http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423867041.pdf, 27.08.2017, Ulus Devlet ve ulusçuluğun Küreselleşmeyle Etkileşimi: Vazgeçilemeyen Ulus Devlet, Yükselen Ulusçuluk
http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/kutuphane/kuresellesme_kavrami_ve_kuresellesme_surecinde_turkiye.pdf, (Çevrimiçi), 26.08.2017.
Şener, Bülent(2014), Küreselleşme Sürecinde Ulus-Devlet ve Egemenlik Olguları, Tarih Okulu Dergisi, Haziran 2014, Yıl 7, Sayı XVII, ss. 63-64 http://www.johschool.com/Makaleler/1125199515_3.%20bulent_sener.pdf, (Çevrimiçi), 27.08.2017).
http://www.tubar.com.tr/TUBAR%20DOSYA/pdf/2010GUZ/aksoy_numan%20durak-arslanta_halis%20adnan_31-39.pdf, 27.08.2017, Ulus, Ulusçuluk ve Ulus-Devlet, Numan Durak Aksoy, Halis Adnan Arslantaş

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...