Ana Sayfa Dergiden LAİKLİK, BİR ZORUNLULUKTUR

LAİKLİK, BİR ZORUNLULUKTUR

Laiklik Mi? Sekülerlik Mi?
Laiklik ve sekülerlik, her iki olgunun da din-dünya işleri arasındaki ilişkiye dünyevi yönden yaklaşmaları nedeniyle, sıklıkla -ve kimi çevrelerce kasıtlı olarak- birbirine karıştırılan, fakat aralarında çok ince ancak son derece de belirgin farklılıklar bulunan iki kavramdır.
Burada çok uzun bir biçimde her iki kavramın tanımına, tarihçesine değinecek kapsamlı bir tartışmanın içerisine girmeyeceğiz. Ancak, denememizin ilerleyen kısımlarının anlaşılabilirliği açısından iki kavramın kısaca tanımlanması ve aralarındaki temel farklılıkların belirginleştirilerek ilerlemenin bir gereklilik olduğu kanaatindeyim.
Evvela, sekülerlik ile başlayalım. Sekülerlik, en yalın tanımıyla, dünyeviliktir. Din işleri ile dünyevi işlerin birbirinden bağımsızlaştırılması ve her birinin kendi yetki alanlarında birbirlerinden bağımsız olarak işlerliklerine devam etmeleridir.
Laiklik ise, kısaca, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve dinin devlet işlerine müdahalesinin devlet tarafından engellenerek, dünyevi işlerde tek yol gösterici olarak akıl ve bilimin rehberliğinin kabul edilmesidir. Buna göre, laiklik, sekülerlikten fazlasını içeren bir kavramdır.
Sekülerlik dinin devlet işlerine, devletin de din işlerine karışmamasıdır. Başka bir deyişle, din, ibadethanelerin dışına çıkarak kamu alanlarında faaliyetlerini sürdürmelidir. Devletin buna engel olma görevi yoktur. Laiklikte ise din ile devlet işleri birbirinden ayrıldığı gibi, din işlerini devlet işlerinden ayrı tutmak da devletin görevidir. Devlet bu görevini yerine getirdiği sürece, ruhbanın ortaçağdaki gibi toplumları yeniden baskı altına alması olanaksızdır.1

İnançlara Saygı Mümkün Müdür?
“Fikir ve vicdan hürriyeti, inançlara saygı” kavramları çağımızda genel kabul görmüş ve üzerlerine çok fazla tartışılmayan düsturlar halini almışlardır. Bunlar, insanların insanca bir biçimde yaşamalarını ve mutluluklarını pekiştirici ideallerin birer ifadesidir.
Ancak, genel kamuoyunca tartışma götürmez bir biçimde kabul edilen bu idealler, “İnançlara saygı mümkün müdür?” ya da “Mevcut dinler, farklı inançlara saygı duyulmasına elverişli midir?” sorularının sorulmasına ve bunlar üzerine fikir üretilmesine engel değildir.
Gerçekten de, acaba inançlara saygı mümkün müdür? Dinler, farklı inançlara saygı duyulmasına elverişli midir?
İnsanlık ve medeniyet tarihi ile, dinler tarihi büyük ölçüde paralel ilerlemiştir. İnsanlık, karanlık çağlardaki belirsiz metafizik sezişlerden, animizm, paganizm ve tektanrıcılık gibi inanış formlarına doğru evrilmiştir. Doğa karşısındaki hayret ve korkunun eseri ve insanın belirsizliklere verdiği bir cevap olan inançlar da, insan aklının gelişimi ve medeniyetin, bilimin ve tekniğin ilerleyişi ile birlikte zamanla birbirinden farklı konseptlere dönüşmüş ve bugün Hristiyanlık, İslamiyet, Hinduizm, Budizm gibi cemaatleri yüz milyonları bulan büyük ve kompleks inanç sistemleri olan dinler halini almıştır.
Dinler tarihi incelendiğinde açıkça görülen bir olgu vardır. Her yeni din, içinde filizlendiği ve kendinden önceki bir dine bir tepki, bir itiraz olarak ortaya çıkmıştır. İsa Peygamber, pagan bir coğrafyada bir Yahudi cemaatinde dünyaya gelmiştir. Dile getirdiği ilkeler, bir nevi Yahudilik ve paganizm eleştirisidir. Buda, Hindu bir toplumda, iyi bir Hindu olarak yetişmiş, ancak Hinduizmin mevcut haline bir itiraz sesi yükseltmiştir.
Burada ayrıca Robert Winston’ın dile getirdiği şu görüşü de dikkate almak gerekir:
“Pek çok tanrısı olan paganizm daha ziyade esnek bir dindir; içerisinde başka bir tanrıya her zaman yer vardır. Ama İsrail’de ortaya çıkan tektanrıcılık çok farklıydı: Öteki inançların baskı altında tutulmasını ve reddedilmesini talep ediyordu.”2
Gerçekten de tektanrıcı dinler, kendi tanrılarından başka hiçbir tanrıyı kabul etmez ve bunları açıkça reddederler. Hatta, Winston’ın öne sürdüğü “paganizm esnek bir dindir” önermesi dahi kimi zaman geçerliliğini yitirmekte ve çok tanrılı dinlerin -çoğunlukla görev paylaşımında bulunan- tanrıları dahi kendi sistemleri içinde birbirleriyle barışık bir haldeyken, başka bir sistemin tanrılarına karşı düşmanca ve reddedici bir tutum alınmaktadır. Örneğin; Eski Mısır inancına göre tanrılar Ra ile Osiris birbirlerini tanırken, Eski Yunan tanrıları Zeus ve Hades’in gerçekliği ret edilmektedir ve bunlara uydurma gözüyle bakılmaktadır.
Kısacası, hiçbir din, bir başka dine saygı konsepti içermez. Bu, ezeli, ebedi ve mutlak doğru olduğu iddiasındaki bir sistemin doğası gereği içerisinde barındırabileceği bir olgu değildir. Bir dinin, çatışmak yerine bir başka dine saygı göstermesi, otomatik olarak kendisinin ezeli-ebedi ve mutlaklık iddiasını sekteye uğratmakta, saygı duyulması gereken başka doğrular da olabileceğini gündeme getirerek, doğruluğu göreceli bir hale sokması demektir. Bu ise dinlerin dogmatik yapısına aykırıdır.
Burada bir metafordan faydalanılarak konu daha anlaşılır kılınabilir:
İbrahim Peygamber, Kabe’nin içerisindeki putları neden kırmıştır? Çünkü; ezeli-ebedi ve mutlak olan, her şeyin sahibi, yaratıcısı ve hak olan Allah ile kendilerine tanrısallık atfedilen diğer varlık tasavvurlarının bir arada bulunması mümkün değildir. Bir din, ancak bir başka dinin “putlarını kırarak” kendi gerçekliğini pekiştirebilir.
Buradan en baştaki sorularımıza dönecek olursak, cevaben diyebiliriz ki:
Dinler, farklı inançlara saygı duyulmasına elverişli değildir. En iyimser şekilde, kendi içinde temelde mutabık kalınan farklı yorumlara (mezhepler, tarikatler vs.) veya “hak din” tanımı içerisine aldıkları az sayıdaki farklı dine “hoşgörü” gösterebilirler.
Bu noktada, “saygı” ile “hoşgörü” sözcükleri arasındaki anlam farklılığına da değinmek gerekir. Saygı; bir şeye değeri, üstünlüğü, yararlılığı veya kutsallığı nedeniyle sergilenen davranıştır. Yani bir şeye saygı duyulabilmesi için, o şeyin bir değeri olduğu yahut bir üstünlüğü, faydası veya kutsallığı bulunduğunun kabul edilmesi gerekir. Oysa, ezeli-ebedi ve mutlak doğru olduğu iddiasındaki bir din, bir başka dine ne bir değer atfeder, ne üstünlüğünü, ne kutsallığını kabul eder, ne de ondan bir yararlılık umar. Zira, tüm bunlar kendi ezeli-ebedilik ve mutlaklık iddiası ile çelişen olgulardır.
Hoşgörü ise, bir farklılığa karşı tepkisiz kalma eylemidir. Müsamaha göstermektir. Bu nedenle, ezeli-ebedi ve mutlak olduğu iddiasındaki bir din ve inananları, bir başka inancın mensuplarına ancak hoşgörüde bulunabilir. Zira, kendi ezeli-ebedi ve mutlak dinlerine iman etmemiş olmaları sebebiyle ortada bir ‘yanlışlık’, bir tür ‘kabahat’ vardır ve bir yanlışa saygı gösterilmez, en fazla o yanlış belirli koşullar altında hoşgörülebilir.
Tam burada ise diğer bir sorumuzun cevabı ortaya çıkmaktadır:
İnançlara saygı, mevcut dinler göz önüne alınacak olduğunda, mümkün değildir. Zira, kendi dininin ezeli-ebedi ve mutlak doğruluğuna inanan bir kişi, aynı zamanda diğer dinlerin kesin yanlışlığını kabul etmiş, onu yok saymış demektir. Sadece bu tercih bile, diğer bir inanca karşı başlı başına bir saygısızlık eylemidir. Ancak, bu bir dinin inananının, bir başka dine pek ala hoşgörü göstermesine engel değildir.
Hoşgörü, inançların teorisiyle de pratiğiyle de barışabilecek bir eylemdir. Şu halde, genel ilkeyi “inançlara saygı” değil, “inançlara hoşgörü” olarak tabir etmek yerinde olacaktır.

İnançlara Hoşgörü, İlkelliğe Hoşgörü Değildir
Yukarıdaki tartışmamız sonucunda vardığımız “inançlara hoşgörü” ilkesi, insanca bir yaşam için lüzumlu bir idealdir. Ancak burada da ortaya başka bazı soru işaretleri çıkmaktadır.
Bir inanç, salt birileri tarafından inanıldığı için, hoşgörüyü hak eder mi?
Bu soruya, daha irdelememizin başında ve açıkça “hayır” cevabı vermemizin bir mahsuru yoktur. Zira insanlık çağlar boyunca, rasyonellikten uzak, son derece akıl dışı, çılgınca şeylere inanmıştır ve bugün de inanabilmektedir.
Sırf birileri, tanrılar insan kanı ile yatışabileceğine inandığı için insan kurban etme ayinlerine bugünün çağdaş dünyasında hoşgörü gösterilmesi mümkün müdür? Lakin, Aztekler yüzlerce yıl buna inanmış ve insan kurban etme ritüelini defalarca tekrarlamışlardır.
Doğanın döngüsünü tanrıların sevişmesi olarak algılayıp, günümüz genel ahlakına hiç uymayacak biçimde, tapınak fahişeliği kültü yaratan, toplu seks ayinleri düzenleyen Eski Babil inancına ve bu tür ibadetlere, bugünün toplumlarının hoşgörü ile yaklaşması olası mıdır?
Çok değil, cadı diye bir şey olmadığının bilindiği günümüzden birkaç yüzyıl önce Avrupa gibi medeni gelişimin yüksek evresindeki bir coğrafyada milyonlarca kadın cadı oldukları iddiasıyla akıl almaz işkencelere ve cinayetlere maruz kalmışlardır. Bugün, birileri cadılığa inanıyor diye, ortaya çıkabilecek bu çeşit bir zulme hoşgörü gösterilebilir mi?
Kimi dinlerin kutsal metinlerinde dahi yer almasına karşın bugün; çok eşlilik, kadınlara şiddet, kölelik gibi olgular ya da daha ziyade geleneklere dayanan kadın sünneti, yamyamlık, kendini şişleme gibi sapıklıklara çağdaş insanlığın akıl ve vicdanı hoşgörüde bulunabilir mi?
Elbette ki bu mümkün değildir. Ayrıca, örnek verdiğimiz bu hallerin tarihin geçmiş dönemlerinde kendilerine yer bulabilmiş olması, bu ilkel eğilimlerin bugün de kendilerine fırsat yaratabileceğini göz ardı etmemize neden olmamalıdır. Robert Winston’a bir kez daha kulak verdiğimizde, Tanrının Öyküsü kitabının “Modern Çağda Din” bölümünde Aum hareketi üzerinden aşağıdaki tespiti ile karşılaşırız:
“Evrensel eğitim ve seçme özgürlüğü gibi niteliklerin egemen olduğu bir ortamda, insanların, karizmatik önderlerin emriyle şok edici eylemler gerçekleştiren dini hareketlere bağlanmaları oldukça tuhaftır. Son yirmi yıldan bu yana, toplu intihar, ensest, tecavüz, kendini iğdiş etme, cinayet vb. korkunç eylemlerin neredeyse tamamı Aum benzeri dinsel örgütlerle ilişkili olarak meydana gelmiştir. Bu vakaların pek çoğunda, failler, gelişmiş dünyada yaşayan ve başka türlü bir yaşam tarzı seçme şansına fazlasıyla sahip orta sınıf üyesi eğitimli kişilerdir.”3
Burada Medeni Bilgiler kitabının, “Hoşgörü” bahsinde geçen aşağıdaki cümleleri de dikkatle okumamız gerekir:
“Şüphesiz fikirlerin, inançların başka başka olmasından, şikayet etmemek gerekir. Çünkü bütün fikirler ve inançlar, bir noktada birleştiği taktirde bu hareketsizlik simgesidir. Öyle bir durum elbette arzu edilmez. Bunun içindir ki gerçek hürriyetçiler, hoşgörünün genel bir huy olmasını dilerler. Fakat, hatta iyi niyetle dahi olsa bağnazlık yanlışlarına karşı dikkatli olmaktan vazgeçemezler. Çünkü iyi niyetle hiçbir zaman, hiçbir şeyi onaramamışlardır. İnsanların ruhun güvenliği için yakıldıklarını biliyoruz. Her halde bunu yapan engizisyon papazları, iyi niyetlerinden ve iyi iş yaptıklarından söz ederlerdi; belki de gerçekten bu sözlerinde içten idiler. Fakat bir ahmaklığı, yahut bir ihaneti iyi bir iş kalıbına uydurmak güç değildir; en sonunda bu, bir isim değiştirme sorunudur.
İşte bu sebepledir ki, hoşgörüyü aldırmamazlık derecesine götürmemek önemlidir.”4
Zira, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde aleni ilk siyasi-irticai söylem Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası tarafından kullanılan “Fırka, dini fikirlere ve inançlara hürmetkardır” ifadesidir. Bu şekilde gerici düşünce ve eylemlere, ‘inançlara hoşgörü’ ilkesi kalkan edilerek yol açılmaya çalışılmış ve ne yazık ki daha sonraki dönemlerde laikliği basit bir sekülerlik ve ‘inançlara hoşgörü’yü sınırsız bir ilke zannedenlerce de buna müsamaha gösterilmiş, sonucundaysa bugünkü vahim duruma gelinmiştir. Oysa sadece, inanç maskesi takan bir ihanet grubunun yakın geçmişimizde 15-16 Temmuz 2017 tarihindeki darbe girişimi ile en üst seviyesine çıkan kötülük dolu faaliyetlerini dahi göz önüne aldığımızda, en iyi eğitimli kişilerin bile, inançları nedeniyle nasıl feci ve ahmakça girişimlere alet edilebileceğini çok açık bir şekilde görmek mümkündür.
Yine, Atatürk’ün bu konudaki şu sözleri de konuyu aydınlatıcı niteliktedir:
“‘Fırka, dini fikirlere ve inançlara hürmetkardır’ düsturunu bayrak olarak eline alan zevattan iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, asırlardan beri, cahil ve mutaassıpları, hurafeperestleri aldatarak özel maksatlar teminine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi?”5
Şu halde, bu başlık altındaki tartışmamızı da şu şekilde sonlandırabiliriz; bir inanç, sırf birileri inandığı için hoş görülemez, zira bu son derece akıl dışı, kişiye ve topluma zararlı, ilkel bir inanç olabilir. Bu noktada “inançlara hoşgörü” ilkesinin bir kısıtı vardır; bu kısıt, inancın çağdaş akla ve insanlık vicdanına aykırı olmaması, genel yasayla uyumlu olması, kişiye veya topluma zarar vermemesi ve siyasete alet edilmemesi kısıtıdır.6
İnançlara hoşgörü, ilkelliğe hoşgörü değildir. Hoşgörüyü hak eden inanç değil, saygıyı hak eden insandır.

Fethullah Gülen Cemaati ve Diğer Cemaatler Üzerine
30 Kasım 1925 tarihli “Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklar ile birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanun” ile Türkiye’de her türlü dini tarikat yasaklanmıştır. Yasa bu noktada çok açıktır ve bugün de hala yürürlüktedir.
Ancak, art niyetli kimselerce yasanın gereğince uygulanmaması sonucunda, Türkiye’de tarikat ve cemaat yapılanmaları hortlamış ve bugün sayıları yüzleri aşan bir halde, toplumun ve devletin olmadık kısımlarına sızmışlardır.
Bunlardan en bilindik olanı, hiç şüphesiz son dönemde gündemde sıkça yer alan Fethullah Gülen Cemaatidir. Aslında 30 yıla yakın süredir, kim oldukları ve amaçları tüm kamuoyunca bilinen, Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu gibi aydınlarca yarattığı tehlikelere dikkat çekilen bu oluşum, birileri tarafından, kasten göz ardı edilmiş ve devlet içerisinde kadrolaştıkları ve yabancı emperyalist devletlerle olan ilişkileri sanki bilinmiyormuşçasına, faaliyetlerine göz yumulmuştur. Yakın zamanda iyice palazlanan bu terör örgütü, bu ihanet çetesi, en sonunda 15-16 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimi trajedisinde başrol oynamışlardır.
Fethullah Gülen Cemaati’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmayı amaçlayan dış destekli bir “terör örgütü” olduğu yaptıkları eylemlerle aşikardır. Ancak, örgütün son dönemde sadece terör örgütü yönüne vurgu yapan FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) söylemi bir başka gerçeği hala gözlerden gizlemektedir. Fethullah Gülen Cemaati, bir “terör örgütü” olmasının yanısıra, bir “dini cemaat”tir de. Fethullah Gülen ve kadroları, insanların inançlarını ve dini hislerini suistimal ederek, onları kendi karanlık çıkarları doğrultusunda faaliyetlere sevk etmişlerdir. Fethullah Gülen Cemaati Terör Örgütünün organik yapısındaki bu gerçek asla ama asla göz ardı edilmemelidir.
Ev hanımından, memuruna, generalinden, profesörüne, toplumun çok çeşitli katmanlarından, eğitimlisi-cahili, fakiri-zengini hiç farketmeden bir yığın insan, Gülen Cemaati’nin öne sürdüğü, dini, çıkarlarına perde eden söylemlere inanmış ve bu yanlış inançlarının sömürülmesi sonucu, devlete ve millete yönelik ihanet eylemlerinde kullanılmışlardır.
Yarın, Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik benzer terör tehditlerinin, Fethullah Gülen Cemaati dışındaki diğer dini tarikat ve cemaatlerden de gelmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Bugün, bir başka cemaatin, insanların dini hislerini suistimal ederek, kendi müritlerini, devlete ve millete yönelik başka ihanet eylemlerine sevk etmeyeceklerinin bir garantisi var mıdır?
Sadece bu ibret tablosu dahi en başta bahsettiğimiz anlamıyla laikliğin önemini, inançlara hoşgörünün sınırlarının neresi olduğunu ve “Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklar ile birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanun”un, asırlardır milletin temiz hislerini sömüren bu din tacirlerine karşı ne denli hayati bir mücadelenin aracı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Gelin burada, Niyazi Berkes’in şu sözlerine kulak verelim:
“Laiklik bir din savaşının değil, bir siyasal ideoloji savaşının ürünüdür. Dinsel değil, siyasal bir sorundur. Laiklik bir yandan çağdaşlaşma karşıtı bir din sömürücülüğü ideolojisine, diğer yandan onu dışarıdan yürütmek isteyen siyasal güçlere karşı ulusal varlığın bağımsızlığı, kişi olarak vatandaş özgürlüğü ilkesidir.”7

Laiklik, Bir Zorunluluktur
Alman filozof Nietzsche’nin çok beğendiğim bir deyişi vardır:
“Yaşamın ağırlık noktası, yaşamın içine değil de ‘öte’ye -hiçliğe- yerleştirildiğinde, ağırlık noktası toptan kaldırılmış demektir.”8
İnsanların, ahiret inancı ve buna dair hazırlıkları ile, dünyada var olan biricik hayatın gereklerini birbirine karıştırmaması gerekmektedir. Din, bir vicdan meselesi ve kişisel bir teselli olarak, insanların yüreğinde hak ettiği saygın yerinde kalmalıdır. Oysa, dünyevi her mesele, ancak dünyevi usuller ile çözülebilir. İnsanlar, çalışmalarında bu gerçeği göz önünde bulundurmak zorundadır. Hiçbir savaş dua ederek kazanılmaz, savaşı kazanmak için askerlik becerisi gerekir. Ekonomi, şansa-kadere yönetilmez, bunun için ekonomi prensiplerini uygulamak gerekir. Denize giren bir insanın, suda batmaması için tanrıya yakarması değil, kulaç atması kafidir. Bu gibi, örnekleri çoğaltılabilecek pek çok davranış, yani dünyevilik, yani din işleri ile dünya işlerinin bağlantısız yürütülmesi, yani dünyevi işlerde dünyevi usullerin uygulanması, en mutaassıp olduğu iddiasındaki bireyler ve toplumlar tarafından dahi zaten bilinçsiz bir şekilde her gün tekrarlanmaktadır.
Ancak, ilerleme ve barış içinde bir düzen için bu yeterli değildir. Zira, inanç, nesnel değil, bütünüyle öznel bir kavramdır. Ve öznel kanaatlerin, nesnel doğrulara müdahil olmak çabası pek mahsurludur ve tarihte pek çok örneği görüleceği gibi çatışma ve kargaşaya neden olabilmektedir. Ayrıca, bu öznel kanaatlerin, rasyonellikten son derece uzak olması da mümkündür.
Oysa çağdaş medeniyette, nesnel doğruları ortaya çıkaran yegane unsur bellidir. Atatürk’ün ifadesiyle, “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyetler için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.”9
Bu noktada, laiklik bir zorunluluktur. Yani din işleri, devlet işlerinden ayrılmalı ve dinin, devlet işlerine müdahil olması engellenmelidir. Devlet ve dünya işlerinde yalnızca akıl ve bilimin kaideleri nazar-ı dikkate alınmalıdır. Böylece, insanların inançlarının suistimal edilerek, olumsuz neticeler ortaya çıkması da engellenecektir. Ayrıca, inancın, çağdaş akla ve insanlık vicdanına aykırı olmaması, genel yasayla uyumlu olması, kişiye veya topluma zarar vermemesi ve siyasete alet edilmemesi de ancak laikliğin tam anlamıyla uygulanması ile mümkün olacağından, “inançlara hoşgörü” ilkesi de bir retoriğin ötesinde, bir gerçekliğe dönüşecektir.
Ancak yaygın bir tartışma konusu olduğu için bitirmeden evvel şuna da değinmek gerekir; laiklik sonucu, dinlerin, dünyevi işlere müdahalelerinin engellenmesi, birtakım kimselerde dinin ortadan kaldırılması gibi algılanmaktadır. Bu tamamen yanlış ve istismarcı kimi çevrelerce maksatlı olarak üretilen bir önyargıdır. Laikliğin ve laiklik taraftarlarının, dinleri ortadan kaldırmak gibi bir ihtirasları yoktur. Bilakis laiklik, dinin, kişinin vicdanında, saygın bir şekilde muhafaza edilmesi taraftarıdır. Laikliğin karşıt olduğu şey, din adı altında dünyevi hırsların peşinde koşanlar ve dini bu hırslarına kılıf olarak kullananlardır. Ve eğer birilerince, laikliğin uygulamaları, dinlerin ortadan kaldırılması gibi algılanıyorsa, meselenin kaynağını laiklikte değil, o birilerinin, dünyevi işlerden uzaklaştırıldığında yok olma noktasına gelen manevi teselliden yoksun, garip inançlarında aramak gerekir.

Kaynakça:
1 Timur Karaçay, Neden Geri Kaldık?, Çağdaşlaşmanın Önüne Konulan İki Engel: Eğitim ve İnanç Kurumları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, s. 383
2 Robert Winston, Tanrının Öyküsü, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s. 193
3 R. Winston, Tanrının Öyküsü, s. 423
4 Prof. Dr. A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2010, s. 72
5 Atatürk’ün Kaleminden Din ve Laiklik Üzerine, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016, s. 131
6 Prof. Dr. A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, s. 70
7 Niyazi Berkes, Atatürk ve Devrimler, İstanbul, 1993, s. 166
8 Friedrich Nietzsche, Deccal, Say Yayınları, İstanbul, 2008, s. 50
9 Atatürk’ün Kaleminden Din ve Laiklik Üzerine, s. 107

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...