Ana Sayfa Dergiden ATATÜRK, İSLAM VE LAİKLİK

ATATÜRK, İSLAM VE LAİKLİK

“Atatürk, İslam ve Laiklik” ilişkisi Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze, sürekli tartışma konusu yapılmıştır. Kimileri İslamın doğuş koşullarından kaynaklanan siyasal doğasına, Hz. Muhammed’in devlet kurucu vasfına ve siyasal içerikli ayetlere işaret ederek İslamın laik bir sistemle uyuşmasının mümkün olmadığını savunmakta, kimileri ise, hangi din olursa olsun laik sistemle barışık yaşayabileceğini ileri sürmekte, hatta laik sistemi, dinsel-mezhepsel çoğulculuğun temeli saymaktadır. Türk düşün dünyasında, sorunun tümüyle çözümlenmiş olduğunu söylemek olası değildir; zira kimi muhafazakâr ve dini çevrelerde, dinsel içerikli yayınlarda ve medyalarda laik sisteme yönelik dinsel eleştiriler hala devam etmektedir. Özellikle muhafazakâr iktidarlar döneminde, sorunun daha fazla tartışmaya açıldığını, laiklik karşıtı söylemlerin daha fazla yoğunlaştığının altını çizmek gerekir. Kimi muhafazakâr ve dindar kesimlerin Atatürk’e yönelik hemen tüm eleştirilerinin merkezini, geçmişten günümüze laiklik oluşturmuştur.

Gerçekten, laiklik ve İslam uzlaşamaz mı? Ben bu yazımızda, güncelliğini sürdüren anılan sorunsala farklı bir perspektiften bakarak olgusal-tarihsel temelde bir yanıt aramak istiyorum. Yanıtını aradığım söz konusu soruya, tutarlı ve olgusal temellere dayanan bir yanıt verebilmek için, öncelikle laiklik kavramını çözümlememiz, laikliğin nasıl doğduğuna ilişkin kimi belirlenimlerde bulunmamız gerekmektedir. Kavramsal çözümleme ve laikliğin doğuşuna ilişkin kimi belirlenimlerde bulunmadan İslam ve laiklik ilişkisi konusunda doyurucu şeyler söylemek pek kolay gözükmemektedir.

Bana öyle geliyor ki, laiklik kavramını ele alırken, ünlü felsefe tarihçimiz Ahmet Arslan’ın haklı olarak belirttiği gibi, öncelikle laikliğin birbiriyle az çok ilintili olmakla birlikte, iki farklı algılanışını birbirinden ayırmak gerekmektedir. Bunlardan ilki, laikliğin “total”, bir başka deyişle bütüncül kavranışı; ikincisi ise, laikliğin, “salt bir siyasal sistem” olarak algılanışıdır. Eğer laikliği, evren ve evrendeki varlık, nesne ve olaylara salt insansal olanaklarla yönelmek; onları, maddi ve nesnel ilişkileriyle kavramak ve öylece anlamak şeklinde tanımlarsak, laikliği total, yani bütüncül bir bakışla ele almış oluruz. Bu bakış doğal olarak insan odaklı bir ontoloji ve epistemoloji var sayar. Böylesi bir laiklik kavrayışı, tümüyle insan odaklı-dünyevi bir paradigmayı (düşünsel çerçeveyi) imler ve bu paradigma, doğrusunu söylemek gerekirse, sadece İslam’la değil, hiçbir dinle kolayca bağdaştırılamaz. Çünkü laikliğin bu türden kavranışı, tepsentrik bakışın olmayacağını savunur; doğal olarak kutsalın da insan ürünü olduğunu ileri sürer. Laikliğin bu total/bütüncül algılanışı, insan-merkezlilik, karşıtı ise Tanrı-merkezlilik (teosentrizm) olarak nitelenebilir. En ilkelinden en gelişmişine değin, tüm dinler, evrene ve evrendeki varlık, nesne ve olaylara, belli bir kutsalın penceresinden bakar. Çoktanrıcılıkta, bu pencerenin birden çok gözü (yani Tanrıları), tektanrıcılıkta ise, bir tek gözü (bir Tanrı) vardır. Tektanrıcı olarak bilinen Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet, metafizik (fizikötesi) tutamakları açısından ele alındığında, ortak bir düşünsel çerçeveye dayanır. Bu çerçeve, görülür ve görülmez tüm olguları, yani evrendeki her şeyi, onun her parçasını şu ya da biçimde Tanrı ile ilintilendirilir. Bu çerçeve bir paradigmayı ifade eder; bu ise Tanrı-merkezli (teosentrik) bir paradigmadır.

Eğer düşünce tarihi irdelenirse, laikliğin total/bütüncül algılanışının, büyük ölçüde materyalist ve hümanist düşünen insanlar tarafından benimsendiği; fakat böyle bir düşüncenin, Batı dahil, dünyanın hiçbir yerinde kitlesel anlamda bütünsel bir varlık kazanamadığı görülür. Bu total/bütüncül kavrayış, tanrısal-merkezliliğe karşı olmanın yanında, kurulu dinleri yadsıyan, evreni kendi nesnel ilintileri ışığında, iç-işleyişiyle kavramaya çalışan, fakat buna rağmen evrendeki iç-işleyişi, evrimsel süreci ve diyalektik ilişkiyi kozmik bir gücün ya da kozmik bir enerjinin yönlendirdiğini savunan bir sisteme de karşıdır. Çünkü burada da, nesnel olanı aşan bir güç devreye girmektedir. Laiklik bu türden bir algılanışla ele alındığında onun, bir sistem olarak varlık kazandığı söylenemez. Böyle bir sistem, mantıksal açıdan çelişik olmasa da, yeryüzünde böylesi bir sistemi benimsemiş, herhangi bir devlet mevcut değildir. Sadece böyle bir paradigmayı benimseyen kimi insanların varlığından söz edilebilir.

Laikliğin ikinci tür kavranışı olarak belirlediğimiz salt siyasal bir sistem olarak algılanışına gelince, bu laikliğin total/bütüncül algılanışından bir ölçüde farklıdır. Bu farklardan en önemlisi, birincisinin yaşayan bir sistem olarak varlığından söz edemezken, ikincisinin yaşayan bir sistem olarak varlığından söz edebilmemizdir. Batı’da, Rönesans’la birlikte, önce bilimsel alanda, sonra da siyasal alanda kilisenin egemenliğine yavaş yavaş son vermeye başlayan, Aydınlanma ve Fransız İhtilali ile büyük bir sıçrama yapan laiklik, laikliğin total/bütünsel kavranışı değil, kısmi yani siyasal kavranışıdır. Bu kavranış bir sistem olarak, tanrı-merkezcilikten çok, teokrasinin (din-devleti) karşıtıdır. Kuşkusuz, teokrasinin safdışı edilişi tanrı-merkezli paradigmada belli bir parçalanma yaratmış, bilimin, sanatın, ahlakın, hukukun, eğitimin, vb.’nin laik bir paradigmayla algılanmasına zemin hazırlamıştır.

Şimdi burada sorulması gereken önemli bir soru vardır: Laikliğin teokrasi karşıtı olarak görülen ve din ile dünya işlerini birbirinden ayıran bir sistem şeklinde algılanışı konusunda tektanrılı dinler niteliksel açıdan farklılaşmakta mıdır? Başka bir deyişle, din ve dünya işlerine yönelme açısından dinler birbirinden farklı mıdır? Bu soruya, iki temel yanıtın verildiği görülür. “İlk yanıt, temelde tüm tektanrılı dinlerin din ve dünya ayrımına yer vermediği; her tektanrılı dinin şu ya da bu biçimde, dünya işlerine tanrı-merkezli paradigma gereği düzenlemeye yöneldiğidir. İkinci yanıt ise, tektanrılı bir din olarak Hıristiyanlık’ın din ve dünya işlerini düzenleme açısından, Yahudilik ve İslamiyet’ten farklı olduğudur. Bu yanıtı benimseyenlere göre, Hıristiyanlık özde din ve dünya işlerini birbirinden ayırmıştır; teokrasi karşıtı olarak algılanan laiklik, bu nedenle Hıristiyan ülkelerde ortaya çıkmıştır. Laiklik, Hıristiyanlık açısından ele alındığında, bir öze dönüş hareketidir. Çünkü Hıristiyanlık, ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya’ demektedir. Oysa İslam ve Yahudilik, hayatın tüm cephesini düzenlemeye yönelmiş bir dindir; bu dinlerin yaygın olduğu ülkelerde laikliğin benimsenilmesi, dine aykırıdır.” Acaba bu iki bakış açısından hangisi daha gerçekçidir? Bu soruya doğru bir yanıt bulabilmek için Yahudilik ve İslam’dan farklı olduğu söylenen Hıristiyanlık üzerindeki bakışımızı bir parça netleştirmeliyiz.

Hıristiyanlık’ın, Yahudi ve İslamiyet’ten bir parça farklı olduğu reddedilemeyecek bir olgudur. Bu fark, en etkin bir biçimde, anılan dinlerin doğuş koşullarında kendini gösterir. Hıristiyanlık, Roma gibi güçlü bir siyasal ve hukuksal yapının egemen olduğu bir ortamda doğmuş; bu durum, Hz. İsa’nın başlattığı hareketin daha tam teşkilatlanmadan sindirilmesine, bastırılmasına neden olmuş, siyasal açıdan bir tehlike olarak algılanan Hz. İsa, kısa sürede çarmıha gerilmiştir. Bu baskılar ve sindirme hareketi, Hz. İsa’nın söylemini önemli ölçüde etkilemiş, onu, sevgiden, hoşgörüden, barıştan bir yana söylem içerisine itmiştir. Hz. İsa’nın “Tanrı devletini” öte dünyaya ötelemesi, “Sezar’ın (yani dünyevi yöneticinin) hakkının Sezar’a Tanrı’nın hakkının Tanrı’ya verilmesi” gerektiği söylemi Hıristiyanlık’ın doğduğu koşulların ürünüdür.

Yahudilik’e gelince onun özde, Mısır firavununa başkaldırı ve Mısır’dan kaçış eksenine oturduğu görülür. Mısır’da baskıdan ezilmiş İsrailoğulları’nı baskıdan kurtaran ve onları seçilmiş yurda götürüp, orada yeni bir sosyal yapıyı kurmaya yönelen Hz. Musa, toplumsal önder olmanın avantajını yaşamış ve bu durum, Yahudilik’in dünyevi yaşamı düzenleyen pek çok yaptırım içermesine neden olmuştur. Bu olguda, Yahudi krallarının pek çoğunun peygamber olarak görülmesi de önemli bir etken olmuştur. Tevrat’a ek olarak, Talmut geleneği irdelenirse, Yahudilik’in açıkça insan yaşamının hemen her bölümünü düzenlemeye yönelik kurallar içerdiği gözlenir.

İslam’ın, doğuş koşulları açısından ele alındığında, hem Yahudilik hem de Hıristiyanlık’tan, bir parça farklı olduğu söylenebilir. Bu fark, Hz. Muhammed’in hayatının iki ayrı safhaya ayrılmasından kaynaklanmaktadır. Bunlardan ilki, Mekke dönemidir (610-622). Bu dönemde Hz. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulunduğu için, Mekkeli tüccar aristokratlarca baskıya uğrayan bir insan konumundadır ve bu döneme ilişkin söylemi, Hz. İsa’nın söylemine çok yakındır. Topluma yönelik bir protesto hareketini örgütleme girişiminde olsa da bir ölçüde bu örgütlenmeyi önlemeyi amaçlayan hareketleri kırmak için özgürlükçü, hoşgörülü ve barışçıl bir söylem benimsemiştir. Oysa Medine döneminde (622-632), Hz. Muhammed Medine’ye hicret edip Medine İslam Devleti’ni oluşturunca, önce hakem sonra yönetici konumuna yükseldiği için, özgürlükçü söylemden önemli ölçüde vazgeçmiş; onun toplumsal önder oluşu, yani yönetici konuma yükselmesi, Kuran’ın Medine dönemine ait ayetlerinde, kimi hukuki ve siyasi yargıların yer almasına neden olmuştur. Bu açıdan Hz. Muhammed’in Mekke dönemi Hz. İsa’yı; Medine dönemi İse, Hz. Musa’yı andırır.

Görüldüğü gibi, Hıristiyanlık, doğuş koşulları itibariyle İslam ve Yahudilik’ten bir ölçüde farklılaşmaktadır. Ancak, Hıristiyanlık, salt doğuşundaki bu farklılığa ve “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” söylemine dayanılarak, özde laik bir din olarak nitelendirilebilir mi? Ahmet Arslan’ın da haklı olarak belirttiği gibi, bu soruya evet yanıtını vermek, Hıristiyanlık’la ilgili pek çok olguyu görmezden gelmek anlamına gelmektedir. Eğer bütüncül bir kavrayışla ele alınırsa, Hıristiyanlık’ın, Yahudilik ve İslam’dan özde pek de farklı olmadığı, en azından özde laik sistemi olurlu kılan bir din olarak algılanamayacağı ortadadır. Çünkü:

– Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam gibi teosentrik bir dindir ve yaşamın her yönünü düzenleme iddiasındadır.

– Yahudilik, İslamiyet ve Hıristiyanlık, Ortadoğu kültürünün ürünüdür ve İbrahimi geleneğin uzantılarıdır.

– Hıristiyanlık sadece İncil’den oluşmamakta, aksine, “Bible” hem İncil’i hem de Tevrat’ı içermektedir. Hz. İsa’nın deyişiyle, Hıristiyanlık, Yahudi şeriatını yıkmak için değil, tamamlamak içindir. Tevrat ise, daha önce de kaydettiğimiz gibi, yeme-içme, giyim-kuşam vb. kurallardan tutun da, yaşamın hemen her yanını düzenleme eğilimindedir.

– Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, siyasi açıdan tehlikeli bulunmasındandır. Yoksa yeni bir din kurmaya çalışmaktan değil. Çünkü Roma, birden fazla tek ve çoktanrılı dini bir arada barındırmış, dinsel hoşgörüsü oldukça esnek bir devletti.

– Kilise, Hz. İsa’nın baskıları yüzünden ötelediği “Tanrı devleti”ni bu dünyada kurmaya çalışmakla, aslında Hz. İsa’nın başaramadığı, fakat amaçladığı bir şeyi yapmaya girişmiştir.

– Hıristiyanlık, evrenin yaratılışına ilişkin ifadelerinin yanında pek çok ahlaki söylem benimsemektedir ve pekâlâ o ahlaki söylemlerin önemli bir bölümü hukuksal ve siyasal bir söylem için gerekli kimi malzemeler olarak görülebilir ve görülmüştür de.

– Tüm bu gerekçelere ek olarak, Hıristiyanlık özde laik idiyse, “niçin laiklik Batı’da son iki yüz yılda çıktı; kilise ve papalık neden sürekli iktidarı ele geçirmek ve dünyevi yönetimi, denetimi altına almak için çabaladı; Vatikan devletinin anlamı nedir; bugün kendilerini Hıristiyan ön takısıyla sunan (Hıristiyan Demokrat vb.) partiler niçin yer almaktadır” gibi soruların yanıtları üzerinde bir parça düşünmek gerekmektedir.

Laikliğin, Batı’da doğuşunu Hıristiyanlık’a bağlayanlar, laikliğin taşıyıcısı olan sosyoekonomik koşulları yeterince değerlendirmemektedirler. Basit bir tarihsel değerlendirme, düşüncenin, sosyoekonomik koşulları değil, sosyoekonomik koşulların düşüncelerin temelini oluşturduğunu; ortaçağın sonlarından itibaren, derebeyler ve kilise karşısında gücünü gittikçe artıran burjuvazinin, laik sistemin doğuşunu hazırladığını gösterebilir. Kısacası, laikliğin Doğu’da değil de Batı’da doğmasının nedeni, dinlerin farklılığında değil, tarihsel, sosyoekonomik faktörlerin farklılığında aranmalıdır.

Bu değerlendirmelerin ışığında, Hıristiyanlık’ın, tanrı-merkezli yapısı açısından İslam ve Yahudilik’ten farklı olmadığı gibi, dünyaya yönelik yaptırımlar açısından da, özde pek de farklı olmadığı sonucuna varabiliriz. Çünkü evlenme, boşanma gibi olguların Hıristiyanlık’ta dinsel bir zemine oturtulduğu; Hıristiyanlık’ın faiz vb.’ye karşı durduğunu, öte yandan Tevrat’ın yaşamı düzenleyen kurallarını (şeriat) benimsediğini biliyoruz. Şu halde, laikliğin Batı’da gelişiminin, sosyoekonomik koşullarla tetiklenen, ciddi bir mücadele sonucu kurulduğunu; bu mücadelenin karşısında ise Hıristiyanlık’ın yer aldığını söyleyebiliriz.

Hıristiyanlık özde laik olmamasına rağmen, laik siyasal yapı Hıristiyan ülkelerde tutunabilmişse, İslam ülkelerinde neden tutunmasın? Bir Hıristiyan, laik bir sistem içerisinde yaşayabiliyorsa, bir Müslüman neden yaşayamasın? Neden İslam laik bir toplumsal yapı ile uzlaşmasın?

Bana öyle geliyor ki, İslam’ın laik bir siyasal sistemle uzlaşmayacağına inananlar, çoğu kez Türkiye gerçeğini görmezden gelmekte, ya da en azından, İslam ülkeleri içinde Türkiye, laik sistemi benimsemede yalnız kaldığı için, Türkiye gerçeğini bir yanılsama olarak algılamaktadırlar. Oysa Türkiye gerçeği bir yanılsama değil, bir gerçekliktir. Türkiye’de laikliğin var olması, tıpkı burjuva sınıfının, Hıristiyanlık’a rağmen laikliği yaşama geçirmesinde olduğu gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ün, bir devrimle İslam şeriatına rağmen laik sistemi kurmasından kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz, Mustafa Kemal ve yandaşlarının bir dizi devrimle yaşama geçirdiği laiklik, bir halk hareketi olmaktan çok, bir seçkinler hareketidir. Buna rağmen, yani üstten inmeci yapısına karşın, laik sistem Türkiye’de belli ölçülerde yerleşmiş; laikliğin taşıyıcısı olan sosyoekonomik koşullar önemli ölçüde oluşturulmuştur. Bunu görebilmek için, Türkiye dışındaki İslam ülkeleriyle Türkiye’yi ve Türkiye’nin 1920’li 1950’li, 1970’li, 1990’lı, 2000’li ve 2010’lu yıllarını birbiriyle karşılaştırmak yeterlidir. Yer yer laiklik aleyhinde zikzaklar yaşansa da, önemli mesafeler alınmış ve köklü kazanımlar elde edilmiştir. Belki de tüm bunlardan daha önemlisi, 1920’li yıllarda İslam’la laik sistemin uzlaşabileceğini söyleyen bir din adamı bulunmazken, bugün pek çok ilahiyatçı, İslam’ın laik bir sistemle uzlaşabileceğini söylemekte ve İslam’da yeniden yapılanma hareketlerinden söz etmektedirler. Sanırım salt bu olgu bile, düşüncelerin toplumsal koşulları yaratmadığı, aksine toplumsal-ekonomik koşulların düşünceleri değiştirdiğinin en özgün kanıtıdır. Çünkü din gibi değişime oldukça kapalı olduğu söylenen bir sistem bile, sosyoekonomik koşullara uymakta, kendisini ona bağlı olarak yenilemektedir. Benim metin yorumlamaları açısından “postmodern İlahiyatçılar/İslamcılar” olarak nitelendirdiğim bir grup, laiklik konusunda o denli ileri gitmektedir ki, tıpkı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi, laikliği İslam’a bağlamakta ve laik sisteme geçişi, İslam’da öze dönüş hareketi olarak görmektedir. Postmodern ilahiyatçıların, laiklik dahil her şeyi tanrı-merkezli bir eksene oturtma çabaları, yöntembilimsel açıdan “kutsal metinlerin sosyal bilimin ilkeleri ışığında, tarihsel ve kültürel olarak okunması gerektiği” anlayışıyla örtüşmese de, İslam’la laik sistemin uzlaştırılması konusunda önemli bir adım olarak görülebilir. Nitekim pek çok laik çevre tarafından postmodern İlahiyatçıların tutumu önemli ölçüde benimsenmiş, bu konuda onların görüşlerini halka yaymaları için pek çok olanak sunulmuştur. Fakat yöntem farkının önemli olduğunu, kalıcı çözümler için “bilimsel bir yöntemin” vazgeçilemez koşul olduğunu belirtmek gerekir. Eğer postmodern ilahiyatçılar gibi, tanrı-merkezli çerçevede kalıp, modern değerlerin tümünü dine iliştirirsek, yeni bir bağnazlık yaratmış oluruz. Çünkü bugün ulaştığımız değerler nihai değerler değildir; insanlığın diyalektik gelişimi, daima daha iyisini ve yenisini aramayı ve bulmayı getirecektir. Bugünün değerlerini nihai değerlermiş gibi din eksenine, yani tanrı-merkezli bir çerçeveye oturtursak, bizden sonraki kuşağın önünü tıkamış; bizim uğraştığımız benzer sorunlarla uğraşmalarına zemin hazırlamış oluruz. Eğer, sonraki nesilleri düşünüyor ve bilimsel, yani eleştirel, kuşkucu, devingen ve nesnel bir dünya imgesi mirası bırakmak istiyorsak, dine sosyal bilimlerin yöntemi ışığında bakmak, cesaretle tanrı-merkezli çerçeveyi sorgulamaya çalışmak zorundayız. Anadolu’da, sağduyu sahibi hiç kimsenin sosyal bilimin ilkeleri ışığında İslam’ın kutsal metinlerinin irdelenmesinden rahatsız olacağını sanmıyorum. Önemli olan, hırpalamadan, ötekileştirmeden, esnek bir dille kutsal metinleri irdelemek ve kutsal metinlerin pek çok öğesinin oluştuğu dönemle ilişkilerini ve bağını göstermektir. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, Kuran’ın yargılarının sosyokültürel bağlamlarını, bir sosyal bilimci tavrıyla, nesnel bir biçimde ortaya koymak hiç de zor değildir. Görebildiğim kadarıyla, halkımızın çoğu, okuma kültürü cılız olduğu için, Kuran’da nelerin yer aldığını bilmemekte, postmodern ilahiyatçıların medyada boy göstermesi nedeniyle, tüm çağcıl değerlerin Kuran’da bulunduğuna inanmaktadır. Oysa, Kuran’ın Hz. Muhammed’in savaşlarından, anlaşmalarından, o dönemdeki insanlarla ilişkilerinden, eşlerine ilişkin ayrıcalıktan, kölelerden, cariyelerden, kadının yeri geldiğinde dövülebileceğinden, kadına erkeğin yarısı hak verilmesinden, zina edene sopa atmaktan, hırsızın elinin kesilmesinden, Tanrı’yı ve peygamberi reddedenlerin öldürülmesinden, Yahudi ve Hıristiyanlar’ı dost (veli) edinmemek gerektiğinden, vb. söz ettiği; Kuran’daki öykülerin/kıssaların, kozmik öğretilerin ve hatta Tanrı’ya yönelik ibadetlerin biçimsel yönlerinin Kuran’ın ortaya çıktığı dönemin insanlarının yani Arapların, dili, sosyal sınıfı, ekonomik koşulları ve zihinsel/bilişsel düzeyleriyle ilintili olduğu anlatılabilse, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı laik paradigmanın ne denli önemli ve gerçekçi olduğu daha net kavranabilir. Böylesi bir eğitimden geçirilmiş bir kuşak, geleceğine daha sağlıklı bakabilir. Fakat Kuran’ın sosyokültürel altyapısına gönderme yapan bir bakış açısı, her nedense, kimi kesimlerce din karşıtı olarak algılanmakta; susturulmaya çalışılmaktadır. Bu kesimlerin bir bölümünü ilahiyatçılar, bir bölümünü ise dinden çıkar elde eden, insanların inançlarını sömürerek iktidar olan siyasiler oluşturmaktadır. Gelenekçi ve postmodern eğilimli ilahiyatçıların korkusu, gerçeği halka olduğu gibi anlatırsak, halk dinden uzaklaşır kaygılarıdır. Muhafazakar siyasilerin kaygısı ise açık: Eğer kutsal metindeki pek çok öğe tarihi ise, din sömürüsü yaparak iktidara nasıl geliriz, korkusudur. Halkımızın okuma kültürünün cılız olması bu kesimlerin işine de yaramaktadır. Ancak ben “ahlaklı olduklarına inanmak istediğim” ilahiyatçıların artık gerçeği söyleme zamanlarının geldiğine inanıyorum. Çünkü genç nesil, hepsi olmasa bile, okuma kültüründe belli ölçüde bir hareketlilik yaratmış durumdadır. Gizlenen ve söylenmeyen şeyleri okuduklarında daha fazla olumsuz şeyler düşünmeyecekler mi? Bu bağlamda, değerli hocam Prof. Dr. Mehmet Dağ’ın bana anlattığı ve bir vesileyle Bilim ve Ütopya’da yazdığı bir olguyu onun kaleminden aktarmak isterim:

“Ankara’da belediye otobüslerinden birinde tanık olduğum bir tartışmayı aktarmak istiyorum. Konu, Kuran’da kadınların mirastan erkeklere göre yarım pay almalarının buyrulması idi. Tartışanlardan biri bunun Kuran’ın buyruğu olduğunu, öteki ise son ve en yetkin kitap olan Kuran’da böyle bir şeyin bulunamayacağını savunuyordu: Kuşkusuz bunun Tanrı buyruğu olduğunu söyleyen kişi az çok Kuran’ı biliyordu; öteki ise bilmiyor, çağdaş değerlere aykırı bir şeyin Kuran’da olamayacağını düşünüyordu. Sonunda tartışma öyle bir noktaya geldi ki, böyle bir şeyin Kuran’da olamayacağını söyleyen kişi, ‘Eğer Kuran’da böyle bir şey varsa ben o Kuran’a inanmıyorum’ deyip kestirip attı. Bu nedenle Kuran’a ve hadislere söz söyletmeme veya onları kendi kültürel bağlamlarından çıkararak, çağdaş gibi göstermek yerine, dürüstçe, iyi ve kötü yanlarıyla doğruları ortaya koymak daha iyi olmaz mı?”

Burada, geleneksel ve postmodern ilahiyatçıların, halka Kuran’la ilgili doğruları olduğu gibi anlatmanın onları dinden uzaklaştıracakları paranoyalarıyla ilgili birkaç şey daha söylemekte yarar vardır. Bir şeyi ne kadar gizlersek gizleyelim, birileri, bilgiye ulaşmak çağımızda hiç de zor olmadığı için, gerçekleri öğrenebilir ve bizi şarlatanlıkla suçlayabilir. Hatta İslam’ın/Kur’an’ın sosyo-kültürel güdümlü, tarihsel, yerel ayetlerinin çağcıl değerlerle örtüştüğünü söylediğimiz için bizi bilimsel ahlaka riayet etmemekle suçlayabilir. Bunlardan daha da önemlisi gizleyici tutumumuz, gerçeği öğrenen insanlarımızı nihilizme itebilir. Bu olumsuz sonuçlardan kurtulmak için, tüm ilahiyatçıların Kuran’ı tahrif etmeden, tarihsel ve yerel nitelikleriyle olduğu gibi anlatmaları ve bu gerçekler ışığında, daha sağlıklı bir kuram geliştirmeleri daha doğru değil midir?

Sözgelimi, Kuran’ın sosyokültürel altyapısına gönderme yapıp, Hz. Muhammed’in Tanrısal esinle insanlığın çocukluk döneminde, o dönemin Arap toplumunun koşulları ekseninde, insanlığı eğitmek amacıyla bir örnek sunduğu; kendisi son peygamber olduğu için artık insanlığın kendi sorunlarını aklı ve ortak deneyimi doğrultusunda kendisinin çözmesi gerektiğini öğrettiğini söyleyemez miyiz? Böylelikle, Kuran’da ifadesini bulan, insanın Tanrı’dan bir parça taşıdığı (“O’na ruhumdan üfledim” deyişini anımsatırım) ve insanın aklını kullanması gerektiği doğrultusundaki söylemler daha sağlıklı bir zemine oturmuş olmaz mı? Böylesi bir bakış açısı, insanımızın kendine güveni, yaşamımla ilgili kararlarımı ben alırım diyebilmesi ve Türk ulusunun laik bir paradigmayla dinamik bir geleceğe ulaşması konusunda daha etkili, verimli ve gerçekçi olmaz mı? Ayrıca, kendisini hem laik sistemle uzlaşı içinde gören, hem de bir kutsala/Tanrı’ya inanan insanlarımızın, kişiliklerinin paradokstan kurtulması için, anılan gerçekçi yöntem daha doğru değil midir?

Doç. Dr. Hasan AYDIN

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...