Ana Sayfa Dergiden TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI: CUMHURİYET DÖNEMİNİN İLK MUHAFAZAKÂR MUHALEFET PARTİSİ

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI: CUMHURİYET DÖNEMİNİN İLK MUHAFAZAKÂR MUHALEFET PARTİSİ

Demokrasi, günümüzde kullandığımız birçok kavramda olduğu gibi, Antik Yunan dünyasından çıkmış ve “halkın yönetimi” anlamını taşıyan bir devlet idare biçimi haline gelmiştir. İlk ortaya çıktığı coğrafyada köleliğin yaygın olması, yalnızca vatandaş statüsündeki kişilerin oy kullanması durumu, günümüzdeki gibi bir demokrasi anlayışından uzak olunduğunu ve zamanla demokrasinin “modernleştiğini” bizlere göstermiştir. Coğrafyaya ve topluma göre şekillenmiş ve her ülkenin toplumsal yapısına göre farklı özellikler taşımış olsa da bazı temel unsurlar demokrasinin gelişimi için olmazsa olmaz niteliktedir: Kuvvetler ayrılığı, parlamento, kişisel hak ve özgürlüklerin temini, gizli oy-açık sayım ile yapılan seçimler, eşitlik. Bu unsurlar, sağlıklı işleyen demokratik ülkelerde refah seviyesinin yükselmesi, bilimsel çalışmaların desteklenmesi, sağlık, güvenlik, eğitim, imar, alt yapı, ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesi, basın özgürlüğünün sağlanması, tarihi ve kültürel dokuların korunmasını da beraberinde getirmiştir. Böylece gerçek demokrasi bilincine sahip ülkeler, vatandaşlarının her açıdan sağlıklı ve mutlu bir hayat sürmelerini güvence altına almıştır.

Rejim sorununun çözülmesiyle birlikte kurulan Türkiye Cumhuriyeti de özellikle Medeni Kanunu’nun kabulü, kadın statüsündeki iyileşme, eğitimleşme çabaları, iletişim ve ulaşım koşullarının gelişmesine yönelik düzenlemeler, bilimsel faaliyetlerin artırılmaya çalışılması, milli bir dil ve tarih yazıcılığını kurumlar aracılığı ile iyileştirme, kılık kıyafete yönelik birtakım değişiklikler, üretim tekniklerinin geliştirilmesi gibi çağdaş düzenlemelere başvurmuş, devlet-toplum-insan ilişkilerinde demokratikleşme sürecine geçilmiştir. Toplumsal alanda yapılan demokrasi çalışmalar ile insanların daha güvenli ve özgür yaşamaları sağlanmak istenirken, bir yandan da siyasi alanda birtakım demokratik düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur.

23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, I. Meclis olarak savaş yıllarında ülkeyi hem İstanbul hükümetinin faaliyetlerinden hem de yabancı güçlerle girişilen cephe savaşlarından bir an evvel kurtarmak amaçlı çalışmalar yapmış, temel amaç hızlı ve kesin kararlar almak olduğundan güçlü bir muhalefet kanadı oluşmamıştır. Temel vazife, vatanı derhal düşman kuvvetlerden temizlemektir. Lozan Konferansı ile Kurtuluş Mücadelesi zaferle sona erdiğinde artık amaç toplumsal, iktisadi ve siyasi kalkınmalara ağırlık verilerek modern bir toplum inşa etmek olmuştur. II. Meclis, 11 Ağustos 1923 yılında açıldığında, vatan toprakları tehlikelerden arınmış ve artık siyasi hayat canlanmaya başlamıştır. İlk meclisteki nispeten daha ılımlı olan hava, II. Meclis’te bozulmuş ve yükselen muhalif sesler yeni bir partileşme yolunda adım adım örgütlenmiştir.

Eylül 1923 yılında kurulan Halk Fırkası’nın yapmayı tasarladığı inkılaplar, meclisteki karşıt grubu birbirine yakınlaştırırken, rejim tartışmaları sırasında iki grup arasındaki fikir ayrılıkları iyice artmıştır. Birinci grup, daha demokratik ve yenilikçi, çağdaş bir ülke yaratmak isterken, ikinci grup muhafazakâr ve gelenekselci kalıpların yıkılmasına karşı çıkan üyelerden oluşmuştur. Özellikle bu grubun İttihatçı ağırlığının olduğu göz ardı edilmemelidir. 20. yüzyıl başından itibaren bir türlü siyasi erki istediği gibi kullanamayan İttihatçılar, yeni mecliste çoğunluğu alarak iktidara gelmek ve “hayalini kurdukları” yeni devleti yaratmak için harekete geçmişlerdir. Bu noktada dikkat çeken, Milli Mücadele yılları boyunca birbirlerine destek olan isimlerin, savaş sonrası karşı karşıya gelmesidir: Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte cephelerde mücadele eden bu isimlerin, barış sağlandıktan ve vatan düşman işgallerinden kurtarıldıktan sonra kopmasının altında yatan neden nedir?

Rauf Orbay, Osmanlı Devleti’ni fiilen yıkan Mondros Mütarekesi’ni imza eden heyetin içinde Bahriye Nazırı olarak yer almış ve mütareke sonrası ülkenin düştüğü durumun sorumlularından biri olmuştur. Milli Mücadele’de İtilaf güçlerine karşı Anadolu’ya geçmiş ve ülkenin kurtarılması için uğraşmıştır. Ancak Büyük Zafer sonrası Lozan görüşmelerine gidecek heyetin içinde yer almaması ile birlikte yavaş yavaş muhalif kimliğe bürünmüş ve İnönü’yü Lozan Konferansı’nın uzamasından sorumlu tutar bir tavır takınmıştır. Lozan’daki başarının yalnızca İnönü’ye ait olmadığını ve şahsiyetlere yüklenen zafere karşı olduğunu belirtmiştir. İsmet İnönü ülkeye döndüğünde onunla yüz yüze gelmek istememiş, bu durumu Atatürk’e anlatarak bir yurt gezisine çıkmak istediğini beyan etmiştir. Atatürk bu isteğini, bulunduğu görevden istifası şartı ile (Heyet-i Vekile Riyaseti/Başvekillik) kabul etmiştir. Böylece ekim ayında önce Rauf Orbay görevini bırakmış, sonrasında Ali Fuat Cebesoy Meclis İkinci Başkanlığı görevinden ayrılarak İkinci Ordu Müfettişliğine tayin edilmiş, Kazım Karabekir de Birinci Ordu Müfettişliğinde görev almıştır. 1924 yılı Kasım ayında resmen kurulacak olan muhalif partinin örgütlenmesi aşaması bu şekilde başlamıştır.

Muhalif grup meclis içerisinde var olmaya devam ederken Mustafa Kemal, 29 Ekim 1923 günlü meclis konuşmasında devlet rejiminin cumhuriyet olduğunu ilan etmiş, bundan sonra muhalefet sertleşmeye başlamıştır. Özellikle İstanbul kanadını kontrol altına almaya çalışan muhalif kadro –ki bu sırada Rauf Orbay İstanbul’dadır-basını etkili şekilde kullanmış, bazı gazeteler ve gazeteciler cumhuriyetin ilanına ve yeni rejimi “kabul edenlere” dair eleştiriler getirmiştir: “Meselâ ‘Yaşasın Cumhuriyet’ serlevhası altındaki yazılar bile cumhuriyetin tarzı ilan ve tesbitinin garip bulunduğunu, bunda ‘sıkboğaza getirilmiş gibi bir hal’ bulunduğunu ilan ediyordu. Bu yazıların sahibi şu mütalâalarda bulunuyordu: ‘… Şöyle olacağı böyle olacağı söylenip dururken diğer taraftan birdenbire, birkaç saat içinde, Kanunu Esasi tadilatı yapılıvermesi en munis bir tabir ile gayritabiî bir harekettir.

Bizim tarzı hareketimiz ‘medeniyet dünyasını anlamış, okumuş, tetebbü etmiş, devlet idaresine ehil olmuş dimağlardan çıkacak muhakeme eseri’ değilmiş…

Ben cumhuriyetçiyim diyenlerin, cumhuriyetin ilanı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En yüksek şekli idare mefkuresinin cumhuriyetten başka bir şey olamıyacağına kani olduğunu iddia edenlerin cumhuriyet kelimesine ‘bir put gibi tapman’ demesindeki mana ve maksat ne idi?” Henüz ilan edilen bir rejime karşı bu denli sert eleştiriler getirmek, İkinci Grubun destekçi toplamak istemesinden ileri gelmiştir. Zira Anadolu topraklarında cumhuriyeti sevinçle karşılayanların yanında, elbette buna karşı çıkanlar da vardır ve muhalefet bunları kendi yanına çekmek için gelenekçi kalıplarını medya aracılığı ile yaymaya başlamıştır. Cumhuriyetin ilanının ardından 3 Mart 1924’te halifelik makamının da ortadan kaldırılması ile tamamen laik/seküler bir toplum inşasına başlanması, muhalif örgütlenmeyi güçlendiren olayların başında gelmiştir. Halifeliği, İslam dünyası ile özdeşleştirerek yeni devletin, tarihi mirası tamamen yıkmaya çalıştığı izlenimi verdiğini halk arasında yaymaya çalışan bu grup, özellikle hilafet yanlıları ve “Osmanlıcı zihinleri” etkisi altına almaya başlamıştır. Henüz çok yeni bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, siyasal hayatta ortaya çıkan bu karmaşayı çözüme kavuşturmak için çalışmış, bu sefer de muhalefet tarafından baskıcı/otoriter bir meclis haline geldiği yönünde propagandalar yapılmıştır. Bu sırada iyice güçlenen muhalefet, 10 Kasım 1924 yılında Halk Fırkasının Cumhuriyet Halk Fırkasına dönüşmesinin ardından, 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı ile resmen partileşmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalif partisi olarak siyasi yaşamına başlamıştır. Yeni partinin başındaki isim Kazım Karabekir olurken, Adnan Adıvar, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, İsmail Canbolat, Rüştü ve Şükrü Beyler, Sabit Sağıroğlu, Halis Turgut diğer önemli isimler olarak partideki yerlerini almıştır.

Cumhuriyetin ilanına tepki gösteren bu grubun parti adında “cumhuriyet” kelimesinin geçmesi ilginçtir. Ancak oldukça etkili bir propagandif söylem olduğu da göz ardı edilmemelidir. Terakkiperver adı ile İttihatçı geleneğe vurgu yapılırken, cumhuriyet adı ile de bu rejimi benimsedikleri imajı verilmek istenmiştir. Böylece TpCF kendini her kesimi kapsayan, tüm ideolojilere karşı saygılı bir parti olarak göstermiştir. 58 maddelik parti programında dine saygılı bir parti olduklarının özellikle belirtmesi, CHF ile TpCF arasındaki en büyük mücadelenin “din merkezli yürütülen programlar” üzerinden geçeceğini belli etmiştir. CHF’nin laik olması, dini önemsemediği anlamına gelmemelidir, tam tersi dine bir özgürlük kazandırılmıştır. Tüm dinlere ve farklı inanışlara sahip bireylere saygıyla yaklaşan bir partinin, “dinsiz” algısına maruz kalması, muhalefete katılan kişilerin kimliklerini de açıklığa kavuşturmakta etkili olmuştur: Osmanlı ve Hilafet yanlıları, gelenekselciler, Atatürk’e ve İnönü’ye karşı kişisel problemler barındıranlar, İttihatçı geleneği devam ettirmek isteyenler. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, her dönemde olduğu gibi, insanların dini duygularına hitap ederek taraftar toplamayı amaçlamış ve bunda da başarılı olmuştur.
Din üzerinden yürütülen faaliyetler dışında TpCF, halkçılık ilkesi üzerinde durarak CHF’nin aslında halkçı bir parti olmadığını iddia etmiştir: Ali Fuat Cebesoy’a göre yeni fırka halkçılığa daha yakındır. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın toplantıları gizli, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın toplantıları alenidir. Avrupa’da fırka toplantıları alenidir. Demokrasinin en büyük düşmanı gizliliktir. (…) CHF’nin otoriter bir parti olduğu ve muhalefeti baskı altına almaya çalıştığı da TpCF’lilerin eleştirdiği bir diğer konudur. Oysa ki İnönü üzerinde sıkı baskı unsuru haline gelen ve İnönü’nün istifasında etkili olanların TpCF olduğu düşünülürse, baskıyı yapanın kendileri olduğu görülebilir. Parti programında liberal çizgide olduklarının vurgusu yapan TpCF’liler, “şehir ve kırdaki seçkinler lehine olan iki türlü dolaylı seçim sistemi yerine, genel oy hakkıyla birlikte, doğrudan seçim öneriyordu. Hem iç hem de dış ticaret serbestleştirilecek ve devlet müdahalesi en aza indirilecektir.” Ancak savaşın yıkıntılarını onarmaya çalışan bir devletin bu şartlar altında ekonomi üzerindeki müdahalesini aza indirmesi söz konusu olmamıştır.
TpCF, Türk siyasal yaşamında kendiliğinden ortaya çıkan -Serbest Cumhuriyet Fırkasının Atatürk’ün isteği üzerine kurulduğu dikkate alınırsa- ilk muhalefet partisi olması açısından önemlidir. Bu partinin iktidarı eleştirdiği ilk konunun da dini duygulara hitap etmesi oldukça dikkat çekicidir. Zira sonraki iktidar-muhalefet ilişkilerinde dini çatışmaların etkisi ve halkı yanına çekmek için mutlaka din propagandası yapılmış olması, Türk milletinin bu konudaki hassasiyetini göstermiştir. Ancak TpCF’nin din üzerinde yaptığı algılar, henüz cumhuriyet fikrinin tüm kesimlere yerleşmemiş olmasından dolayı, tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Şeyh Sait İsyanı, yeni Türkiye’nin karşılaştığı ilk büyük gerici hareket olmuş ve muhalefetin yürüttüğü dini propagandanın etkileri bu ayaklanmada görülmüştür.
Kürt sorunu, günümüzde hala ciddiyetini koruyan bir konudur. Osmanlı’nın son dönemlerinde Kürt ağalarına feodal bey statüsü verilmiş ve bulundukları bölgelerde devlet ile Kürtler arasında aracı rolü üstlenmiştir. Ancak yeni devlet içerisinde merkezi otoritenin tesisi halinde artık ayrıcalıklı hiçbir kurum ve kişi bırakılmamış, dolayısıyla devlet Doğu vilayetlerinde artık bu ağaların faaliyetlerine ihtiyaç duymamıştır. Bu durum, Kürt beylerini rahatsız etmiş ve eski düzenin yeniden kurulmasına yönelik bölgesel birtakım faaliyetlere girişmiştir. Şeyh Sait isyanının çıkış dayanağı, cumhuriyet ile birlikte otoriteleri sarsılan ağaların hilafet ve saltanatı geri getirerek eski statülerini elde edeceği düşüncesi olmuştur. Muhalefetin de hilafet yanlısı tutumu isyancıları tetiklemiş, dolayısıyla TpCF bu isyanla alakalı bulunmuştur. Ayaklanmayı doğrudan destekleyip desteklemedikleri tartışılsa da parti programının işleyişi ve savundukları düşüncelerin, İslamcı ve gerici kesimler tarafından suiistimal edilerek kullanılması, TpCF’yi bu ayaklanmanın içerisine çekmiştir.

İsyan incelendiğinde, bölgedeki hazırlıkların cumhuriyetin ilanı ve hilafete son verilmesinden sonra başladığını söylemek gerekmektedir. Halkın dini duyguları istismar edilmiş ve isyan kısa sürede güçlenerek genişlemeye başlamıştır. “21 Şubat’ta ilk kez ordu birlikleriyle karşılaşıldı ve bir alayı geri çekilmek zorunda bıraktılar. Yarbay Cemil Bey komutasındaki bir süvari alayını ise, pusuya düşürüp esir aldılar. Ellerinde yeşil bayrak ve Kuran’larla ilerleyen asilere halk karşı koymuyor ve çoğu kez yardım ediyordu.” Gittikçe tehlikeli olmaya başlayan isyan karşısında CHF de TpCF de aynı safta yer alacaklarını bildirmiş ve isyanın bastırılması için uğraşacaklarını ifade etmiştir. Hükümet değişikliğine gidilmiş, İnönü Hükümeti yeniden başa geçmiş, sıkı yönetim uygulanmaya başlanmıştır. Takriri Sükun Kanunu kabul edilmiş, İstiklal Mahkemeleri yeniden kurularak isyancıların yargılanmalarının burada yapılması kararlaştırılmıştır. Özellikle Takriri Sükun Kanunu’nun kabul edilmesi demokratik olup olmadığı tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Özellikle basın üzerinde bir baskı unsuru haline dönüşen CHF’nin bu tutumu TpCF cephesinde kabul edilmemiş ve özgürlüklerin kısıtlanmasının demokrasi ile bağdaşmadığı belirtilmiştir. Günümüzde hala tartışmaları devam eden “İstiklal Mahkemelerinin” de demokratik ülkelerde olmaması gereken kurumlar olduğunu ifade eden TpCF, idam yetkisinin gücü elinde tutanlarca keyfî olarak kullanılabileceğini kendine tehdit olarak görmüştür. Bu noktada kanunun ve mahkemelerin demokratik uygulamalar olup olmaması konusu tartışmaya açıktır. Zira toplumsal alanda sıkı bir denetim ve baskı, demokrasiyi benimsemiş ülkelerde olmaması gereken yaptırımlardır. İnsan yaşamını kısıtlayıcı programlar ve kurumlara, otoriter devletlerce başvurulmuştur. Ancak burada yeni kurulan bir devletin rejim ve inkılaplarının tehlikeye girmesi göz ardı edilebilecek bir durum değildir. Yıllardır savaşmış ve bağımsızlığını yeni kazanmış bir toplumun ilerleyebilmesi için eskiye bağlılıktan kurtulup çağdaşlaşması inkılaplarla sağlanacaktır. Yapılan hiçbir inkılap da insanları İslam’a-Kur’an’ı unutturmaya yönlendirmemiş, insanları içinde bulunduğu toplumda ayrıma/ötekileştirilmeye itmemiştir. Dolayısıyla, inkılapları tehdit eden her türlü olay ve kişiler, onları örnek alanların da cayacağı şekilde cezalara çarptırılarak suçların önüne geçilmeye çalışılmıştır. Muhalefet tarafından anti-demokratik eylemler olarak görülen bu uygulamaların, modern bir ülke yaratmak için uygulanmak zorunda kaldığı unutulmamalıdır.

Şubat ayında başlayan ve alınan sert önlemler sonucu nisan ayında bastırılan ayaklanmanın başındaki Şeyh Sait ve yandaşları yakalanıp İstiklal Mahkemelerince yargılanıp idam edilmiştir. Böylece dini kullanarak hilafet ve saltanatın yeniden ülke topraklarında etkili olmasını isteyenlerin bir kısmı etkisiz hale getirilmiştir. Bu isyandan sonra gözler TpCH’ye çevrilmiştir. Zira yaptıkları din propagandalarının ne denli büyük tehlikelere yol açabileceği görülmüştür: “Duruşmalar sırasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın adının geçmesi etkisini göstermekte gecikmedi. Şeyh Eyüp’ün yargılanmasından sonra, Yakup Kadri Bey, Hakimiyet-i Milliye’deki başyazısında sanığın açıklamalarına değindikten sonra, Terakkiperver Fırka’nın, doğuda Fethi Bey aracılığı ile kimlerle işbirliği yaptığının açıkça anlaşıldığını, özellikle Fethi Bey’in ‘Halk Fırkası dini batırdı. Biz onu kurtaracak ve koruyacağız.’ Sözünün Terakkiperver Fırka’nın nasıl çalıştığının açık örneği olduğunu ileri sürerek, parti ileri gelenlerinin sorumluluk kabul etmedikleri yolundaki açıklamalarının da geçersiz olduğunu belirtiyor; bu konuda, İstiklal Mahkemelerinde birçok kişinin yargılanarak suçlu bulunduğunu örnek göstererek, ‘İstiklal Mahkemelerinde adaletin eli, muhalif fırkanın teşkilatının üzerindeki perdeleri böyle birer birer açtıkça, sahnenin arkasındaki ‘kuliste hasıl olan çirkin ve çıplak iskeletler yavaş yavaş meydana çıkıyor’ diyerek ayaklanma ve bölücülük olaylarının arkasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bulunduğunu ileri sürdü.” Henüz yapılacak inkılaplara halkın hazır olmadığı ve eskiye bağlılığı devam edenlerin oldukça fazla olduğu anlaşılmıştır. Yeniden böyle bir riskle karşılaşılmaması ve isyancılar için bir kaynak haline gelmemesi için TpCF, 1925 yılı 5 Haziran günü kapatılmıştır. İlk çok partili hayata geçiş denemesi bu şekilde sona ermiştir. Fakat partinin kapatılması, muhalif kimliklerin tamamen yok olduğu anlamına gelmemelidir. Zira parti kapatıldıktan sonra parti ileri gelenlerinin adları İzmir Suikastı olayına dahil olmuş ve TpCF adından bir kez daha bahsettirmiştir.

Atatürk’ü ortadan kaldırmak ve İttihatçıları iktidara getirmek için planlanan İzmir Suikastı, eski İttihatçı, Terakkiperverci, gerici, inkılap karşıtı kesimlerin yine bir arada görüldüğü bir harekettir. Şeyh Sait isyanı ile TpCF üyelerinin doğrudan ilişkilendirilmesi tartışılabilir olsa da bu suikast girişiminde kesinlikle doğrudan bir bağlantı söz konusudur. Özellikle CHF’ye karşı TpCF içerisinde sert muhalefeti ile dikkat çeken Şükrü Bey ve Ziya Hurşit suikast hazırlıkları ile bizzat ilgilenmiştir. Suikast girişimine dair kısaca şunlar söylenebilir: Kara Kemal, Şükrü ve Ziya Hurşit Beyler inkılapların gittikçe benimsenmesi ve Türk halkının modern çizgiyi yakalamaya başlamasından endişe duymuş ve İttihatçı ve Terakkiperverci cephenin unutulmasından endişelenmiştir. Bunun için yapılması gereken, inkılapların önünü kesmek ve eski güçlerini yakalayabilmek için Mustafa Kemal’i öldürmektir. Eğer cumhurbaşkanı ortadan kalkarsa, cumhuriyetin ilanı sonrası girişilen inkılaplar da yarım kalacaktır. Uzun yıllardır bekledikleri iktidar kapısı, İttihatçılar için açılmış olacak ve kendi ideolojilerine uygun çalışmalarla yeni bir millet yaratacaklardır. Bunun için TpCF kapatıldıktan sonra çalışmalara başlamışlar, ilk olarak da suikastı gerçekleştirecek tetikçiler aramışlardır. Laz İsmail ve Gürcü Yusuf ismindeki tetikçilerle suikast planı adım adım tasarlanmıştır. Suikast için öncelik Ankara’da olmuş, sonrasında İstanbul ve Bursa illeri düşünülmüştür. Son olarak Atatürk’ün İzmir gezisi sırasında öldürülmesi kararlaştırılmış ve suikast için Mustafa Kemal’in İzmir’e gelişi beklenmeye başlamıştır. Ancak gezinin bir gün sonraya ertelenmesi ve Giritli Şevki’nin- tetikçileri teknesi ile İzmir’den uzaklaştıracak kişi- planı İzmir Valisine ihbarı ile bir felaketin önüne geçilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’e karşı planlanan bu hain saldırı planının tüm ayrıntıları, verilen ifadelerde açıklığa kavuşturulmuş ve derhal İstiklal Mahkemelerinde yargılamalar başlamıştır.

Bu yargılamalar sonucu tutuklananlar; Sarı Efe Edip, Eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopar Hilmi, Eski Lazistan Mebusu Necati, İzmit Mebusu Şükrü, Ordu Mensubu Faik, Saruhan Mebusu Abidin, Eskişehir Mebusu Arif, Çolak Selahattin, Eski Trabzon Mebusu Rahmi, Erzurum Mebusu Hazım, Mersin Mebusu Besim, Afyon Mebusu Kamil, Gümüşhane Mebusu Zeki, Tokat Mebusu Bekir Sami, İzmir Mebusu Mustafa, Bursa Mebusu Necati, Bursa Mebusu Osman Nuri, Erzurum Mebusu Rüştü Paşa, İstanbul Mebusu Canbolat Bey, Karşıyaka’da Bahçıvan İdris, Şahin Çavuş, İhtiyat Subayı Bahaddin, Baytar Albay Rasim, Eski Maliye Vekillerinden Cahit, Diş Doktoru Şevket, Kara Vasıf, Ziya Hurşit’in kardeşi Fazıl, Kadı lakaplı Hüseyin Avni, Necati’nin kardeşi (Eski Lazistan Mebusu) Hasan Tahsin, kayınbiraderi Hasan Rıza ve Şeriki Mustafa Efendi, Trabzonlu Nimet Naciye Hanım ile Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat, Refet Bele, Münir Hüsrev, Halis Turgut, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyeleridir. Terakkiperver Fırka mensuplarının böyle bir plan içerisinde bulunmaları, cumhuriyete ve cumhuriyetin kurucusuna karşı büyük bir ihanettir. Kendilerinin demokratik bir parti olduğunu ve Türkiye’yi halkın egemenliğine dayalı, demokrasinin hakim olduğu bir devlet haline getireceğini söyleyen bir partinin, böylesi bir anti-demokratik hareket içerisinde olması büyük bir çelişkidir. Hele ki bu isimlerin bir zamanlar aynı safta mücadele ettikleri göz önüne alındığında, bu suikast girişiminin ne kadar büyük bir hadise olduğu ve fikir ayrılıklarının ne gibi sonuçlar doğuracağı bir kez daha görülmüştür.

Yaklaşık yedi aylık bir süre boyunca muhalif kimliği ile iktidarın karşısında duran Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Türkiye’nin çok partili hayata geçiş denemesine önemli bir örnek teşkil etmiştir. Mustafa Kemal, iktidarı denetleyecek bir muhalif partinin, Türk demokrasisi için gerekli olduğunu düşünmüş ve bu nedenle Halk Fırkası içinden kopup ortaya çıkan bu partinin varlığını kabul etmiştir. Parti içi tartışmaların siyasi hayatı geliştireceği ve güçlendireceği düşüncesi ile meclisteki çok sesliliği yakından ve ilgiyle izlemiştir. Ancak, muhalif partinin din eksenli başlattığı propaganda çalışmaları ve Türk halkının henüz yapılacak inkılaplara karşı yeterli bilince ulaşamamış olması cumhuriyeti tehlikeye sokmuştur.

Din her dönemde, ideolojilerinin kitleler tarafından benimsenmesini isteyen güçlerce kullanılmaya alışkın olunan bir kavramdır. Bu dönemde de din istismar edilerek iktidara geçebilmek gayesi ile muhalefet tarafından kullanılmış ve parti gerici ayaklanmalara birer dayanak haline gelmiştir. Bu ayaklanmaların en büyük nedeni olarak görülen partinin faaliyetlerine son verilmiş, ancak iktidara karşı beslenen kin devam etmiştir. Kendini bir kez daha 1926 yılında gösteren gelenekselci-İttihatçı kesim, İzmir Suikastı ile iktidara geçebilmeyi ummuş, ancak başarılı olamamıştır. Suikast tehlikesi sonrası Atatürk’ün söylediği söz, girişilen tehlikeli oyunların işe yaramayacağını özetler niteliktedir: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetini zamin prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürümeye devam edecektir.”

KAYNAKÇA
AHMAD, Feroz, Modern Türkiye’nin Oluşumu, 12.baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014.
ATATÜRK, Mustafa Kemal, Nutuk, Cilt II, 9.baskı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.
AVCI, Cemal, “İzmir Suikastı”, Atatürk Araştırma Merkezi, Sayı: 28.
AYBARS, Ergün, İstiklal Mahkemeleri, Ayraç Kitabevi, Ankara, 2009.
EKİNCİKLİ, Mustafa, “Türk Demokrasi Kültürünün Gelişim Sürecinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Kuruluşu”, Akademik Bakış, Cilt: 6, Sayı: 11, Kış 2012.
GÜVERCİN, Özgür, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Türk Siyasal Hayatındaki Yeri, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkiye Cumhuriyeti Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Bolu, 2007.
ÖZKAYA, Yücel, “İzmir Suikastı”, Atatürk Araştırma Merkezi, Sayı: 22.
SAVAŞAL, Gülten, 1926 İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2006.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...