Ana Sayfa Röportaj/Söyleşi Söyleşi: Gülgün Türkoğlu Pagy

Söyleşi: Gülgün Türkoğlu Pagy

Anlık dergisi için yaptığımız bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Yazdığınız köşelerde felsefeden yola çıkarak güncele, pratiğe değiniyorsunuz, bu sebeple söyleşiyi de bu şekilde kurguladım. Biraz felsefe, biraz siyaset, çokça Türkiye konuşalım istedim. Yazılarınızda sık sık insanların olayları ve düşünceleri duygular çerçevesinde ele aldığından bahsediyorsunuz. Bunun da bilinç düzeyleri ile ilgisi çok elbette. Biraz bahseder misiniz?

Gündelik bilinç, duyusal bilinç dediğimiz şey, burası ve bedenin ihtiyaçları ile ilgili kaygısı olan ve buna yönelik üretim yapan bilinç düzeyidir. Bu bilinç düzeyinin ana kaygısı, beslenmek, giyinmek, barınmak, üremek gibi temel ihtiyaçlara yönelik. Deneyimleyen bilir ki, temel ihtiyaçların giderilmesi insanın derinden hissettiği can sıkıntısını, amaçsızlık, tamamlanmamışlık duygusunu gidermez. Yaşama anlam verebilmek için kişi nicel olana yönelir, biriktirir. Biriktirdikçe absürtleşir. Karikatürize edersek: Yedinci evini almak, ünvanlarının artması için çabalamak, daha çok takipçi için sosyal medyada adeta yaşamak, deneyimlenen cinselliği saymak… Buradaki sinsi tehlike nicel birikimin beraberinde, nitel dönüşümü de getirmesidir. “İnsan” vasfı ile nitelenen varlık, bu tür nicel birikimlerde huzur bulamaz. Bu bağlamda insan, huzursuz bir varolandır; çünkü, ona insan olma ayrımını veren nitel özü arar. Kendini, yetersizliği ya da yokluğu ile belli eden bir düzey bu. Temel gereksinimler karşılandıktan sonra, yaşamı adeta bir rutinin yinelenmesi haline gelen kişi, hâlâ bir şeylerin eksikliğini hisseder. “Ben kimim?”, “Yaşamın amacı nedir?” gibi soruların ortaya çıktığı, potansiyel bilinç düzeyimizin, aktüel hale gelebilmek için bizi zorladığı bir aşamadır bu. Bizim geleneğimizde bu, maişet aklından aklı meada geçiş olarak adlandırılır. Maişet aklı, temel ihtiyaçların dışında bir şeyi henüz sorgulamayan akıldır.  Mead denildiği zaman, aklı meada çıkıldığında “Ben kimim?” sorusu gelmiştir; bu ciddi bir özeleştiri aşamasıdır. İnsanlarla konuştuğumda şunu soruyorlar: “A! Ben, hiç ‘Ben kimim?’ sorusunu sormadım, orada değil miyim yoksa?” O öyle bir şey değil, şöyle bir şey: “Ne kadar sıkıcı bir dünya, tüm amaç bu olabilir mi?” “Neden sürekli bir şeyler eksikmiş gibi hissediyorum?” “Neden sürekli aynı şeyleri yapıyoruz?” “Zihnim her zaman benim patronum mu olacak?” gibi huysuz ve huzursuz sorular. Akıl, eğer mead seviyesini zorluyorsa nefs de mutlaka özeleştiri (levvame) aşamasına geliyordur. Bu olduktan sonra insan bilinci aynı seviyede kalmaz. Özeleştirinin varlığı dönüşümün müjdesidir.

Bu huysuz soruların sorulmadığını anlıyoruz. Kendini tanımamakla ilgili neler söylersiniz? Türkiye’de ana problemlerden birinin “varlık duyuşunun eksik olmasıdır” diyorsunuz; kendini tanımamak, varlık duyuşu bunlar bağlantılı mıdır? Bu nasıl oluyor da siyasete kadar etki ediyor?

İlk benim kullandığım bir ifade değil, sanırım ilk, İhsan Fazlıoğlu kullandı bu tanımı. Varlık duyuşu yok; ama, bu devirde yaşadığımız için, artık her şeyin bombardımanı var. Aslında hepimiz tilki gibiyiz, bilgi çok ve ulaşılabilir konumda. Psikoloji okuyor, anlıyoruz. Kendimizle yüzleşmekten köşe bucak kaçıyor, karşımızdakiniyse paramparça ediyoruz, yani çözümlüyoruz, analiz ediyoruz. Sabah kadın programlarında bile bu yapılabilir hale geldi. Oysa, asıl sorun şudur: Çözebildiğimiz, parçaladığımız şeyi tekrar birleştirebiliyor muyuz? Birleştirebilmek için varlık duyuşunun olması gerekir. “Öteki”nin analizi, merkezin olmadığı koşulda saldırgan, dürtüsel bir boyuta ulaşabilir; diğer bazı kompleks mekanizmalar da devreye girebilir. Siyasette de buna tanıklık ediyoruz. Kontrolsüz bir saldırganlık, ürkütücü bir merhametsizlik. Varlık duyuşu dışarıda temellenmez, yakıtını kendinden alır; kendine dönmemiş; düşüncesi, eylemi hakkında  kafa yormamış bir kişinin vicdanlı olmasını beklemek, çocuksu bir tutumdur. Karşımızdakinde görebileceğimiz kusurlar, huylar az ya da çok bizde de vardır. İlk bakışta bağlantısallığı fark edilemeyebilir; ancak, vicdan ile bilinç düzeyi yakınen ilişkilidir. Merkez, insan türünde vicdandır. Vicdan da hazır verili bir şey değil; bilinç düzeyimize eşlik eder, giderek oluşur. Şunu anlamalı ve hakaret olarak algılamayı bir kenara bırakmalıyız: İnsan doğuştan vicdanlı ve akıllı değildir, vicdan ve akıl potansiyeliyle doğar sadece. “Ben” “kendi”me döndüğüm zaman varlıkla temasa geçme çabam vardır. Din denilen olgu buradan hareketle şekillenir. Whitehead’in söylediği gibi: “Din, yalnız kaldığında kendinle ne yaptığındır.” Sıkça yanlış bir biçimde tartışıldığı gibi mesleğimizin bilimle ilgili olması buna engel değil, aksine katkıdır. Bilimde nesne geçici olandır. Bu rasyonel aklımızı doyurabilir yalnızca.

Yanlışlanabilir anlamında mı?

Hayır ben o anlamda söylemiyorum. Popper’ın dediği anlamda değil. Ben bilimi hangi aşamada yaparsam yapayım, hep geçici olan bir şeyi inceliyor ve hatta geçmiş olan bir şeyin ölçümlerini buluyorum. Örneğin, doktor olarak tomografiyi önüme aldığımda saniyelik de olsa bazen dakikalık bir gecikmeyle önüme alıyorum, o anda gerçekten beyinde ne olup bittiğini gösteren bir şey değil. Bu yanlış mı, asla değil. Kendi zaten geçici olan bir şey beden örneğin, beden üzerine bilim yapıyoruz o anda. “Yapmayalım” demiyorum, bilim karşıtlığı değil bu; ama, bilimi titizlikle yapan insanın, bir süre sonra sorduğu soru şu oluyor: “Her şey geçici, kalıcı olan ne var?” Etrafımıza baktığımızda geçici olmayan hiçbir şey yok. Kendisi geçici olan bir şey nedenini kendinde taşıyabilir mi, bu olanaksız. Felsefe burada bize gerekiyor.

Felsefe ve bilim arasında kurduğunuz bu bağlantıdan sonra din ve felsefeye ilişkin neler söylersiniz?

Bakın, biz ne bilim yaparsak yapalım, nesnemiz dışarıda olan bir şeydir. Örneğin: Mikrobiyoloji, mikro organizmaları düşünmesine konu edecek. Birtakım gözlemlerde bulunacak, ölçüm yapacak. Diyelim ki bir proje var, proje çerçevesinde düşünmeye konu olan şey, mikroorganizmalar ve canlılıktır. Matematik, büyüklükler üzerine; tıp, insan sağlığı üzerine eğilerek bilim yapar. Bilimler arasında yalnızca felsefe, düşünmenin üstüne düşünmedir. Dolayısıyla bir soyutlama yeteneği gerektiriyor. Felsefeye eğitilmek gerekir. Bu çok değerli bir şey… Felsefeye eğitildikten sonra, felsefe tarihinin ne anlattığını anladıktan sonra, biz eğer kavram yarışı yapmıyorsak, felsefe konuşmak istediğimizde her zaman bir filozofa atıf yapıp konuşmak zorundayız. Niçin, çünkü o düşünceleri biz üretmedik. Bu şimdi çok özsel bir ayrım, bu nasıl olabilir? Bir felsefe profesörü uluslararası çalışmalara katılabilir; Türkiye’de çok ünlü olabilir; yaşamının sonuna kadar, diyelim ki 50-60 yıl felsefe hocalığı yapabilir, kendi düşünmesinin üstüne düşünmeden başkalarının anlattığı şeyleri tekrarlayabilir. Bu elbette değerli bir şey, lâkin felsefe yapmak bundan çok farklıdır. Varlık kavramını alıp örneğin, doğa filozoflarından Tales’ten başlatayım, Hegel’e kadar getireyim, çok iyi anlayayım. Ben felsefe öğrendim, felsefe yapmadım. Burada çok büyük bir ayrım var. Öğrendiklerimi yaşamımın sonuna kadar anlatabilirim; ama, felsefeyi sadece öğrenmiş ve beni dinlemek isteyenlere öğretmiş olurum. Hegel, felsefe tarihinin, insanoğlunun özbilincinin tarihi olduğunu söyler. Felsefe tarihindeki filozofların ne dediklerini anlamak, bir bedenin omurgasını iskelet sistemini oturtmak gibidir. Onun üzerine konulacak olan örgensellik, dirimliliğini kendinden alır. Adeta bir insanın yaratılaması, ona tinselliğin verilmesi gibi bir şeydir felsefe yapmak; insan onunla doğar bir anlamda. Örneğin Descartes, ne anlam taşıyor acaba? Descartes aşamasına geldiğimizde, bizim düşüncemiz kendi özdüşüncemiz bize ne diyor? Bu edimselliğe ulaşmak, ancak derdi olan insan için olanaklıdır. Yoksa felsefe dışsal kalır. Derdinin çaresini din olgusuyla arayan kişi de buna benzer bir şey yapar. İskeleti oluşturan kemiklerin adını bilmez belki, ama bir kemik gösterin nereye konulacağını hemen söyler size. O deneyimi temsil eder; felsefe ise, işte bu deneyimden kaynaklanan düşüncenin üzerine düşünme ve nihayetinde yazma edimidir.

Aslında bu biraz da eleştirel düşünce…

Eleştirel düşünceden öte şu: Felsefe her zaman kendi üzerine yönelik düşüncedir ama içeriği sanat ve dindir. Sırasıyla kültür, uygarlık nesneleri, hedefine dindar bir sadakatle bağlı ve üretimini bir sanatçı duyarlılığıyla gerçekleştirmiş kişilerin tarihidir. Savaşlar bile öyledir. Hegel, öznel ve nesnel tinden sonra gelen saltık tin alanına yerleştirir din olgusunu. Bizde bunu hakkıyla açıklayabilecek kim var? Tasarımlarla açıklanamaz bu olgu, kavram kendine dirimli nefes üfleyecek kalem ister.

Yani, aslında bu bizim gündelik hayatımızdan çıkan, pratikten çıkan bir şey.

Bravo! Aynen öyle. Aristoteles için denilir ki asıl teorik bilgeliğe önem verdi falan… Oysa, pratik bilgelik olmadan, teorik kısım olmaz dedi. Çünkü tek kanatlı kalır. Burada atlanılmaması gereken konu şudur ki: Derdi, sorusu olan, yanıtını alamazsa çıldıracağını hisseden insanın çabası vardır okuduğumuz felsefe tarihinde. Pratik bilgelik teorik alana uzanmak zorunda değildir; lâkin, pratik olmadan teorik bilgelik yüzeysel kalır.

Kavramlardan, teorik ve pratik bilgiden bahsettik. Ben genel tabloya baktığımda akademik üretimde de güncelde de şunu görüyorum, olgu olmadan kavramların kullanımı… Türkiye’de bu sıkça yapılan bir şey. Belki de bu yüzden biraz Türkiye’de felsefe zordur. Felsefeciler başka dilde konuşuyor sanki. Bu bizi felsefeden uzaklaştırıyor belki de.

Geçenlerde, sofistleri arar olduk diye yazmıştım. Sokrates niye konuştu? Sokrates’in kendi sofistti oysa. Sofistlere neden Platon çok karşıydı örneğin? Bunlar, içinden çıktıkları sofist grubu eleştirdiler. Çünkü sofistler bir süre sonra bu işi düzgün yapabilmenin birçok yerde üstünlük getirdiğini fark ettiler ve zenginlerin çocuklarına retorik dersleri verdiler. Orada retorik çok önemli… Retorik olmadan biz bunları konuşamayız. Bir baktılar ki iyi konuşan etkileyici konuşan, mahkemelerde davaları kazanıyor. Avantaj elde ediyor. Böyle olunca sofistler zenginlerin çocuklarına parayla ders vermeye başladılar, lanetlendi bu.  Denildi ki bu ancak belirli düzeyde insanların yapabileceği bir şeydir. Bakın felsefe giderek bir fildişi kuleye doğru hapsediliyor. Sokrates dedi ki: “Sokaktaki adamla da konuşurum ben” çünkü pratik bilgeliğine güveniyordu. Pratik bilgeliği Sokrates’i her alanı ilişkilendirmeye götürdü. Bilirsiniz, der ki: “Ben ruhtan ruh doğurtan ebeyim, güzeli doğurtuyorum ve bunu herkesle yapabilirim çünkü ben öğretmiyorum… Sizin halihazırda bildiğiniz şeyi size hatırlatıyorum.” Bunun üzerine içeriden köle çağrılır, köle sıfır eğitimlidir. Geometri problemi çözdürür. Geometri çok önemlidir. Dolayısıyla bunu yaptı ve şunu gösterdi herkes felsefeye yeteneklidir. Varlık o dönemde Sokrates’e kadar doğada aranıyordu. Bunun arkasında bir birlik olması lazım. Bu birlik nedir? Su mudur, ateş midir, logos mudur? Sokrates dedi ki, “Peki insan nedir?” Özneye çekti olayı. O dönemde sofistliğin de belirli ilkeleri vardı -sofistleri bile kırmızı dipli mumla arıyoruz artık. Sofistliğin çok ötesinde bir şey yaşanıyor şimdi. Ürkütücü bir şey yaşanıyor. Dolayısıyla bu ortamda kavramı kullanan kişi kavramı yanlış kullandığında iki durum oluyor: Ya yanlış kullanılıyor; çünkü, olayla olgu karıştırılıyor ya da kavram doğru kullanılıyor ama psişik seviye akla eşlik edemiyor. Kavramı yanlış kullandığımı kabul ettiğimde bu bir geri adım atmadır. “Evet ya! 13 yıldır ders veriyorum ama bu kavramı hiç anlamamışım” Bu çok ciddi bir şeydir, pratik bilgeliğin bundan ayrılmaz olması… Ne oldu bakın, o teoriyi pratiğe uygulayabildim. “Bilmek değil, yapabilmektir mesele.” Çok severim İsmail Emre’nin lafıdır bu. Mesele aslında yapabilmekte… İkinci grupta da şu var: Kavramı bilir doğru yerde kullanır. Kavramları o kadar iyi kullanır, o kadar nefis sentezler yapar ki konuşmalara çağrılır. Çok ünlü bile olabilir. “Benim de şöyle bir lafım vardır” “Ben de zaten ta ne zaman söylemiştim” “Bunu ilk ben söyledim” demeye başlar. Haklıdır da çevresindeki insanlardan çok daha üstün bir düşünme yetisine, bilgi seviyesine ulaşmıştır. Giderek herkes aşağılanır, soliptik benlik acılaşır. Genellikle öfkeli de oluyor böyle kişiler. Bir çuval incir berbat olur. Nicel fazlalık niteliği bozar işte. Kavram bilgisi varlığın araştırılmasıysa, sanki varlıkla hiç temas edilmemiş gibidir. Çünkü ben, cüzi ben, tikel ben olarak sadece var olanım. Varlık değilim. Ben varlığı yansıtabiliyor muyum? O ışıl ışıl bir parlamadır.

Bir yazınızda Türkiye’de Hegel anlaşılmadan Marksizm öğrenilmeye çalışıldı diyorsunuz. Türkiye’de solun entelektüel birikimi sakat mıdır bu anlamda?

Bir kimlik bunalımı yaşadığımızı düşünüyorum. Bize ait olmayan birtakım şeylerle, el yordamıyla ilerlemeye çalışıyoruz. Ben solu eleştirdiğimde insan olarak ifade edilen soyut ortak paydaya en yakın gördüğüm ideoloji olarak gördüğümden solu, aslında solun görevi olarak gördüğümden eleştirdim. İnsan değer verdiği şeyi eleştirir, tabii sol eleştiriye çok kapalı. Solun, bence, bizdeki eksiği, özeleştiridir. Buradan tabii, ağır bir Marx eleştirisine de girmek gerekir; yeni savaş kapısı açmak istemem. Marx’ı okuyup iyice anlayıp nerelerde eksik kaldığını bulmalıyız. Ben çok yuvarlak olarak şöyle söyleyeyim: “Bu iş Sovyetlerde olmadı, kotarılamadı” derken neden olmadığının analizini çok iyi yapmalıyız. Kimisi de şöyle diyor: “Oradaki uygulama sosyalizm değildi zaten” Engel olan neydi? İnsanı, insan denilen varlığın özünden, psikolojisinden, ihtiyaçlarından soyutlayarak ilerleyemeyiz. Kendiyle teması olmayan insan birtakım şeyleri kabul ediyor ve onlarla ezbere hayatını devam ettiriyor. Özeleştiri aşamasına gelmeden önce, Hegel’in solcular tarafından okunmaması sorunu var tabii. Bu dünyada da böyle. Bizde materyalist diyalektik anlayışı olarak ortaya sürülen şeyin mekanik bir diyalektik olarak kavranıldığı görülüyor. Bu beraberinde büyük sorunlar getirir. Okuduğunu anlamamak, hiç okumamış olmak gibi ciddi konular var bu mecrada.

Cumhuriyetle birlikte modernite kuruluyor ancak bu daha sonra modernizme dönüyor diyorsunuz bir yazınızda. Ayrımı açar mısınız, bunun yansımaları nelerdi?

Modernizm, ideoloji haline gelmek demek. İdeoloji olduğunda bir şey donmuştur, kalıplaşmıştır artık. Atatürk, Atatürkçü değildi; Marx, Marksist değildi. Bunları anlamak önemli. Belirli bir “izm”, “cı”, “ci” geldiğinde ortada satılacak, insanlara boyun eğdirilecek, insanların kusursuz uyum göstermesinin beklendiği bir kalıp oluyor. İdeoloji zorunlu olarak sınırlar. Modernite ise, klasiğin karşısında ama gerekli. Modernite klasiğin aşılması anlamında çok önemlidir. Oysa, modernizm denildiğinde, yaşam olarak Pozitivist etkiler söz konusudur. Kendinden önceki basamakları yadsıyan bir yaklaşım. Pozitivist eğitimle, Türk halkı kendi kökünü bulamadı. Daha iyi yapılabilir miydi? diye eleştiriler var. Köy okullarını ihmal etmeden eleştirmek gerek. Şehirlerde halkevleri açıldı, bunlar çok bilinçli yapılan hareketlerdi. Yani Hegel’in edim dediği şey. DTCF’yi kurarken ya da bir bakanlık kurarken…  Soyuta anlamı devlet olarak açığa çıkarırken, halkın eğitimle buluşmasını sağlayarak, devrimlere edimsellik kazandırılmak istenildi. O yüzden ideal olgusal olandır, birbirinden ayrı düşen iki yan değildirler. Atatürk bunu başarmayı hedefledi. Bu çok büyük bir şeydi tabii. İdrak gerektirir. Dolayısıyla biz “izm” dediğimizde olayı ketliyoruz. Modernizm, geçmişi yadsıyor. Bir şeye yadsıyarak değil, kapsayarak ulaşmak gerek. Ben, yetişkin Gülgün olarak otururken, çocuk Gülgün’ü yadsıyıp tekmeleyip gelmedim. O bende kapsanarak geldi. Bu, Hegel felsefesinde çok önemli bir şeydir. İslam derken, Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i, dışarıda bırakamam onların da hesabını vermek zorundayım. “Dört kitabı bir bilmeyen bizden değildir” var ya… Dört kitabın hesabını vermeyi bırakın, millet işte “pis Yahudi” falan diyor. İslam’da böyle bir şey yok ki. Dini tanımıyorlar… Dini tanımak derken aklıma geldi bakın, enteresan bir döneme girdik ya da giriyoruz. Atatürk önümüzdeki dönem için ve bu dönemde de turnusol kağıdı haline geldi.  Din karşıtlığından dolayı Atatürk’ü reddeden bir grup vardı ve kemikleşmiş bir grup, onlar her zaman olacak. Cumhuriyet kurulduktan sonra istiklal mahkemeleri vs. o süreçleri düşünürsek bir şekilde onlar Atatürk’ün ufkunu anlamadıkları için düşman oldular diye düşünüyoruz ama değil. Aslında sorun ne biliyor musunuz? Sorun dini yanlış anlamaları. Atatürk’ü yanlış anladıklarından değil aslında İslam’ın özünü kavrayamadılar. Atatürk tarikatları kapattığında, aynen şu an olduğu gibi tarikat faaliyetleri vardı. Konuşurken kimseyi incitmek de istemem. Ama o tarikatlarla o insanların peşinden giden de yüzbinlerce belki milyonlarca insan var. Bunların kapatılmasının, Atatürk’ün onları Cumhuriyetle birlikte kapatmasının belirli bir nedeni vardı aslında. Dinde, tasavvufta, batıni denilen, batıni bir nedeni vardı. Bunlar anlaşılmadığı için sanki hıncından, düşmanlığından, din düşmanlığından kapatmış gibi algılanıyor oysa ki böyle bir şey değildi. Atatürk ferdi hikmet döneminin geldiğini bildiği için, özgür ve özgün birey dönemi geldiği için kapattı. Bir başka grup Atatürkçülükle slogan olarak ilgileniyor. Aynı zamanda bir diğeri de Atatürk’ü sadece gardırop devrimcisi olarak görüyor. Karşıtlarmış gibi görünen bu iki grubun söylemleri pek benzer ve inanca düzeyinde ne yazık ki! Derine inilmiş, araştırılmış, belirli bir nesnel zemine oturtulmuş bir çalışmayla varılan bir sonuca istinaden ulaşılan düşüncelere sahip değiller, daha çok ezberlerin tekrarı var.

Konuşma boyunca kişinin kendini tanıması, varlık duyuşu gibi kavram ve olgularla sık sık felsefe ve psikolojiye gönderme yaptınız. Türk insanının sınırda kişilik bozukluğu olduğunu söylüyorsunuz yazılarınızdan birinde, başka neler dersiniz bunlarla ilgili?

Evet, övdüğümüz kusursuz, yerdiğimizse mutlak kusurludur her daim. Olgusal, kavramsal düşünme eksikliğimiz var. Her yerde kendimizi arıyoruz. Bu hastalık, narsistik bir bozukluk. Eğer, siz, tamamen bana uyuyorsanız onaylıyorum, tamamen kendi düşüncemi görüyorsam… Eğer en ufak bir ayrılma varsa tamamen reddediyorum. İlişkilerimizde, politik tarzımızda, sanata bakışımızda her yere sirayet etmiş hastalıklı bir durum. Biz çok sesli müzik dinleyemiyoruz. Itri, Bach dinleyemiyoruz. Çünkü çoksesliliğe açık değiliz. Bu o kadar önemli bir şey ki. “Aydınlanmanın Diyalektiği” kitabında önsözde diyorlar ki: “Şu cümle Adorno’nun, şu cümle Horkheimer’ın diyemeyiz. Çünkü uyuştu, örtüştü cümlelerimiz.” Bu beni çok etkiledi. Buyursunlar, bizim entelektüellerimiz yapsınlar. Olanaklı mı? Kavga etmekten fenalık geçirdik. Her entelektüelin yanında oluşturduğu bir grup var hiç kimseyle görüşmüyor. Sadece ona tapan öğrencileriyle temas halindeler. Disiplinlerarası bir şey yapmak çok zor. Tek başına notalar geziyor ortalıkta.

Böyle olmadığı için bizde bir Aydınlanmanın Diyalektiği çıkmıyor işte

Ana sorunumuz bu.

Latest posts by Özge İpek Esen (see all)

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...
Latest posts by Özge İpek Esen (see all)