Ana Sayfa Röportaj/Söyleşi Emekli Org. Edip BAŞER ile "Türkiye'de Askeri ve Uluslararası Gelişmeler" Üzerine

Emekli Org. Edip BAŞER ile “Türkiye’de Askeri ve Uluslararası Gelişmeler” Üzerine

  • ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’nin Rus Yapımı S-400 Hava Savunma Sistemlerini alması halinde F-35 savaş uçaklarının satımını durdurma kararını nasıl buluyorsunuz? Türkiye bu karardan sonra nasıl bir yol izlemelidir? Türkiye tercih durumunda kalırsa hangisi silahlı sistemi tercih etmelidir?

 

F-35 ile ilgili sözleşmeye göre Türkiye projesinin ortak üretiminde 9 NATO ülkesi ile birliktedir. Türkiye sonuçta 100 adet F-35 satın almayı da taahhüt etmiştir. Şimdi Trump, F-35’lerin Türkiye’ye satılmasını engelleme kararı almış, bu kararına gerekçe olarak Türkiyenin Rusyadan S-400 Hava Savunma Füze Sistemi alma kararını ve bu konuda Rusya ile yaptığı andlaşmayı göstermiştir. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin, NATO savunma sistemleri ile entegre olmayan füze sistemi satın almasının diğer üye ülkeler için de bir tehdit oluşturduğu iddia edilmektedir.Bu konuya sadece güvenlik açısından bakamayız. Konunun daha da ağırlıklı olan siyasi yönü vardır. Öncelikle şu husus akılda tutulmalıdır ; ABD’nin bölgedeki nihai hedefi, Irak kuzeyinde, kendisine her konuda tam bağımlı ve topraklarını bölgede bir ileri üs olarak kullanabileceği bir Kürt devletinin kurulmasıdır. Bu politikanın aslında iki temel amacı var ; İsrail’in güvenliğini garanti etmek ve İran ile Rusya’nın bölgede etkin olmalarını engellemek. ABD, coğrafi konumu, siyasi ve askeri gücü ve laik demokratik, sosyal hukuk devleti yapılanması ile diğer bölge ülkelerini etkileme olanağına sahip bir Türkiye’nin kendisine tam bağımlı olmayı sürdürmesini, kendi amaçlarının gerçekleşmesine destek vermesini istemektedir. ABD’nin genel Ortadoğu politikası, Kürdistan projesi, özellikle de terör örgütü, Suriye’den çekilme planı ve İran ile ilgili karar ve uygulamaları konularında karşıt görüşler ifade eden, özellikle de İran’a karşı yaptırım uygulama planında rol alma talebine olumlu yanıt vermeyen Türkiye’nin, Trump’ın canını fena sıktığı anlaşılıyor. ABD, özellikle Trump yönetiminde kendisini kayıtsız koşulsuz dünyanın en güçlü ülkesi konumunda görmekte ve özellikle günümüzün en önemli kriz bölgesi olan Ortadoğu’daki siyasi ve askeri hedeflerini elde etmesini olumsuz etkileyecek her türlü politika, girişim ve söylemleri bir şekilde (ekonomik, siyasi, askeri) cezalandırmakta kararlı görünmektedir. PKK/PYD’ye sağladığı silah, malzeme ve insan gücü desteği yanında F-35 satışını engelleme tehdidi, ABD’nin dostluk ve müttefiklik konumunun ne kadar güvenilmez olduğunu gösteriyor.

İşin Rusya yönüne baktığımızda da göreceğimiz sonuç fazla değişik olmayacaktır. Rusya, Türkiye’yi ABD etki alanından çıkarıp kendi etki alanına almayı hedeflemektedir demek yanlış olmaz. Rusya da ABD gibi Suriye’de Türkiye’nin amaçlarına uygun olmayan politik ve askeri uygulamalar sergilemekte tereddüt etmemektedir. S-400’lerin alımı kararı, siyasi açıdan bakıldığında bağımsız bir devlet olan Türkiye’nin doğal hakkıdır denebilir. Öte yandan, NATO’nun üyesi olmayı sürdürürken, ittifak güvenlik politikaları ile bağdaştığı söylenemeyecek askeri işbirliklerine girmenin ittifak üyeleri tarafından eleştirilmesini de doğal karşılamalıyız. S-400’ler ilgili bu durum, Türkiye’nin ittifak üyeleri üzerinde tam bir güven tesis edemediği gerçeğini de ortaya koyuyor.

Şunu hatırlamakta yarar var ; Her ne kadar F-35 uçakları da aynı zamanda bir tür hava savunma silahı olarak nitelenebilse de, S-400’lerin bu konudaki imkan ve yetenekleri ile aynı düzeyde olduğu konusu tartışılabilir. Türkiye’nin F-35 veya S-400 arasında tercih yapma olanağı kalmamış görünüyor. Böyle bir seçme olanağı devam ediyor olsa idi (Rusya ile kesin satış sözleşmesi imzalanmamış olsaydı), doğru olan hareket tarzı, müttefiklerine bu konudaki gereksiniminin ciddiyetini anlatmaya çaba göstermesi ve bu çabalara alacağı karşılığa göre karar vermesi olur diyebiliriz. Ancak bunları tartışmak için zaman geçmiştir. Sonuçta, bağımsız bir devlet olan Türkiye’nin ulusal güvenliği gibi yaşamsal konuda kendi kararını özgürce verme hakkının olduğunu tekrar vurgulamakta yarar görürüm.

 

 

  • Amerika Hükümeti’nin Kuzey Suriye Topraklarında oluşan PKK/PYD terör koridoruna açık desteğine Türkiye Cumhuriyeti’nin gösterdiği tepkiler size yeterli seviyeden yapıldı mı? Suriye’nin toprak bütünlüğünün devam etmesi için Türkiye nasıl bir yol izlemeli?

 

Bu durumda gösterilecek tepkinin şekli, kapsamı bu tepkiyi destekleyecek nitelikte eylemlerin uygulanması öncelikle siyasi ve askeri koşullara bağlıdır. Konuyu sadece tepkisel söylemler ile sınırlı olarak irdelemek doğru olmaz. Gösterilen ve gösterilecek tepkilerin orta ve uzun vadede getiri ve götürüleri çok iyi hesaplanmak zorundadır. Devlet politikalarında sadece o günkü olay ya da gelişmenin sınırları içinde kalınamaz. Bu konuda ABD’ye gösterilecek tepkilerin ileriye yönelik etkilerinin çok iyi hesaplanması, bu etkileri ortadan kaldıracak, ya da ülkeye zarar verecek olanların etkilerini azaltacak veya yok edecek hareket tarzlarının belirlenmiş olması gerekir. Gördüğüm kadarı ile şu anda bir yandan söylem düzeyinde tepkiler dile getirilirken öte yandan ABD ile görüşmeler ve ABD yönetimini yaptıklarının yanlışlığı, dostluk ve müttefiklik anlayışına uygun olmayışı konularında belli bir anlayışa getirmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Bölgeye yönelik bir askeri harekat için hazırlıkların tamam olduğu yolundaki beyanların ABD yönetimi üzerinde fazlaca etkili olmadığı görülüyor. Bu konuda ABD ile bir askeri çatışmaya girmenin akıllıca olacağını düşünmüyorum. Bir yandan her türlü olasılığa karşı askeri hazırlıklar daha da güçlendirilerek sürdürülürken, siyasal, ekonomik, psikolojik, istihbarat gibi alanlarda farklı ve etkili yaklaşımların aranmasının daha uygun olacağı kanısındayım. Aslında en ideal çözüm, PKK/PYD’nin bir terör örgütü olduğu, bu örgütün Fırat doğusunda tesis etmeye çalıştığı oluşumun Türkiye’nin ulusal güvenliği için kabul edilemez bir tehdit olarak görüldüğü konularında ABD ve Avrupa yönetimlerini ikna edebilmek ve söz konusu harekatı ABD ile birlikte yapacak veya en azından ABD’nin tarafsız kalacağı noktaya getirebilmektir diye düşünüyorum. S-400’de olduğu gibi konuda da batı kamuoyunun Türkiye’nin güvenlik gereksinimi ve ABD ile olan tartışmaları konusunda yeteri kadar aydınlatılması, haklılığının anlatılması gereği göz ardı edilmemelidir.

 

 

 

 

  • Sınır ve ülke güvenliğinin korunması için Kuzey Suriye’ye yapılan Zeytindalı ve Fırat Kalkanı Operasyonlarından sonra gerçekleşmesi beklenen Fırat’ın doğusuna operasyon için sizce geç mi kalındı veya bugüne kadar niye beklenildi ?

 

Bir önceki soru ile bağlantılı olarak şunları söyleyebiliriz ; Fırat doğusunda ve batısındaki Suriye topraklarında izlenen PKK/YPG yapılanmasının Türkiye için önemli bir tehdit teşkil ettiği tartışılmaz. Öte yandan, sınırlarımız dışında komşu ülke topraklarına yapacağımız harekatın tek boyutu askeri boyutu değildir. Bu alana yönelik bir askeri harekatın getiri ve götürülerinin de iyi hesaplanması zorunluluktur. Böyle bir harekatın siyasi ve uluslar arası yansımaları bakımından diplomatik boyutları var. Askeri güç ve hazırlık yanında etkili bir diplomasi ile uluslar arası koşullar da uygun hale getirilmelidir. Ancak, sözünü ettiğimiz konuda bu etkin diplomasinin öncelikli hedefi olması gereken ülke sayısı ABD, Rusya ve Suriye yönetimi ile sınırlıdır denebilir. Arzu edilirdi ki Türkiye baştan itibaren Suriye yönetiminin yanında yer almış, sorunlarını çözmede başlangıçtan itibaren yardımcı olmuş olsun. Suriye bizim en uzun kara hududuna sahip olduğumuz komşumuzdur. Bu kargaşa ve çatışma ortamı sonlandıktan sonra da bu ülke ile komşu olarak yaşamay devam edecği. Akdeniz’de paylaştığımız deniz sahaları var. Sadece din ve mezhep düşüncesine dayalı bir politika ile ulusal çıkarlara uygun hareket tarzları geliştirmek mümkün değildir. Sonuçta, doğru politikalarla başlanmış olsaydı bugün hudutlarımızda oluşan bu terör tehdidine karşı Suriye yönetimi ile birlikte hareket edebilir ve en azından Rusya’nın tarafsızlığını sağlayıp tehdidi daha etkili şekilde bertaraf edebilirdik diye düşünüyorum. Bu durumda ABD’nin etkinliği de önemli ölçüde minimize edilebilirdi.

Operasyon geç mi kaldı, niçin hala başlamadı sorularının yanıtını, mevcut siyasi ve askeri hazırlık durumu konularında bilgi olmadan net cevap vermek uygun ve doğru olmaz. Bu nedenle ben de kesin bir yanıt vermek istemem.

 

 

  • ABD ve Rusya’nın Suriye’den çekilme kararını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye yalnız mı bırakılıyor ya da tuzağa mı düşürülmek isteniyor? Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

ABD ve Rusyanın bölgeden çekilme kararına iyi niyetle bakmak mümkün değil. Bu soruya gerçekçi cevap aramak istiyorsak önce bu ülkelerin bölgede bulunma nedenlerine bakmak gerekir diye düşünüyorum. ABD, bölgede bulunmasının asıl nedeninin IŞİD ile mücadele ve bu örgütü sonlandırma olarak belirtiyor. Oysa ABD’nin Ortadoğu’da bulunma ve bölgedeki gelişmeleri yönlendirme politikası IŞİD denen örgütün ortaya çıkmasından çok önce uygulamaya konmuştur. ABD’nin bölgede hakim güç olarak bulunma kararının dayandığı politik ve stratejik hedefleri şöyle listelemek mümkün ;

1.Bölgede kendisine güvenilir bir üs tesis edebileceği sadık ve kendisine kayıtsız itaat edecek yönetimlerin etkin olacağı bir alan yaratmak. Bunun için en uygun olanın, Irak’ın kuzeyinde özerk bir Kürt devletinin yaşam bulması olarak görüldüğü anlaşılmaktadır.

  1. Bölgedeki bu yerleşik duruma geçmek suretiyle İsrail’in güvenliğini garanti etmek.
  2. Bölgenin yer altı zenginliklerinin üretim ve batıya sevkini kontrol edecek konumda olmak

3.İran’ın bölgede etkinliğini önlemek.

  1. Rusya’nın bölgede etkin olmasını önlemek veya en azından sınırlamak.

Şimdi ise IŞİD’in sonlandırıldığını iddia ederken, bu örgüt ile mücadelede ABD ordusu ile işbirliği yapıp yardımcı olan  PKK/PYD örgütüne, güya minnet borcunu ödemek anlamında büyük miktarda silah ve askeri malzeme yardımında bulunuyor, bu örgütün Fırat doğusunda yerleşmesine destek oluyor. Bunları yaparken, 70 yıldır ortak savunma örgütü olan NATO’da müttefiki olan, Kore’de ABD birliklerini imhadan kurtaran kahramanlıkları ile güvenilir bir dost olduğunu fiilen gösteren Türkiye’nin dile getirdiği güvenlik endişelerini duymazdan geliyor. Bunun yanında, Türkiye’yi tamamen kaybetmemek için zaman zaman “endişelerinizi anlıyoruz” gibi yarım ağız beyanlarda bulunuyor. Bu davranışı ABD’nin bölge ile ilgili gerçek niyet ve amaçlarını ortaya koymakta, ABD’nin Türkiye için güvenilir bir dost olmadığı kanaatimizi desteklemektedir. Sonuç olarak ABD’nin bölgeden bütün unsurları ile çekileceğini düşünmüyorum.

Rusya’nın bölgede bulunmasının gerçek nedenini anlamak zor değil. Rusya, bölge ülkelerinin ve enerji kaynaklarının kontrolünde rol üstlenmek, böylece Ortadoğu’da ABD etkinliğini dengelemek, İran gibi ABD karşıtı ülkelerin bu duruşlarını desteklediğini göstermek, Suriye’de   nüfuzunu vf askeri varlığını  devam ettirmek, bölgedeki çatışmaların kontrolünde rol almak ve bölgenin yeniden yapılanmasında  söz sahibi olmak, güneyinde ABD kontrolünde bir tehdit kuşağı oluşturulmasını engellemek diye ifade edilebilir.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ; Ne ABD ve ne de Rusya’nın,  mevcut doğal kaynakları ile dünyanın enerji merkezi konumunda olan ve sürekli çatışmaların yer aldığı önemli bir bölge olan Ortadoğu’da belirtmeye çalıştığımız amaçlarla varlık ve etkinliklerini sonlandırmalarını düşünmek doğru görünmüyor. ABD niyet belirterek oyalamaya devam eder. Trump’ın burada bulunuşlarının tek nedeninin DEAŞ (IŞİD) ile mücadele olduğunu söylemesi diğer bir ABD aldatmacası olarak görülmelidir.

 

  • Ergenekon ve Balyoz davaların da emekli ve muvazzaf askerlerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ordu Komutası tarafından yalnız bırakıldığını düşünüyor musunuz?

 

TSK nın Komuta Kademesinin arkadaşları ile ilgilenmediği iddiasına katılamıyorum. Hukuka ve Türk yargısına güvenleri ve saygıları gereği, bu arkadaşları ile ilgilenmelerini gösterişli bir biçimde, medya kanalını da kullanarak yapmaktan çekinmeleri söz konusu olmuştur diyebiliriz. Öte yandan, emekli komutanları ve arkadaşları tarafından yoğun şekilde ziyaret edildikleri, aileleri ile yakından ilgilenilip en azından çok gereksinim duydukları moral desteği sağlandığını yakından biliyorum. Türk devlet yönetimi ve adalet sistemi için kara bir leke teşkil eden bu suçlama, tutuklama ve cezalandırmalar sürecini lanetle anıyor, genç kuşaklara önemli bir ders teşkil etmesini diliyorum. Bu soru ile ilgili olarak, kendisi de tutuklanarak 26 ay cezaevinde kalan emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Ergenekon’dan Çıkış” adlı son kitabını okursanız, sorudaki iddianın tamamen doğru olmadığını görürsünüz.

 

 

  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nde uzun süre görev almış olan biri olarak Ergenekon ve Balyoz dava süreçlerinde sizi en çok üzen ve etkileyen olay nedir?

 

Ergenekon-Balyoz sürecini, esas olarak laik demokratik hukuk devletini şeriat düzenine taşımak amacının önünde en önemli engel olarak gördükleri TSK’ni etkisiz hale getirmek üzere düzenlenen bir tuzak hareketi olarak görüyorum. Diğer ifade ile bu süreç, devleti bütün kurumları ile ele geçirmeyi amaçlayan FETÖ denen örgüt başta olmak üzere o’na destek olmayı kendi amaçlarına uygun bulan siyasi çevrelerce TSK’lerini itibarsızlaştırmak, saygınlığını yok etmek hedefi ile sahnelenmiş çirkin ve onursuz bir oyun süreci olarak düşünüyorum. Süreç biz askerlere ve inanıyorum ki vatansever tüm

yurttaşlarımıza büyük üzüntü kaynağı olmuştur. Bu süreçle ilgili olarak beni en çok üzen konuları şöyle sıralayabilirim ;

  1. Türk adalet sisteminin, Türk yargısının bir vatan haini ve destekçileri tarafından düşürüldüğü durum,
  2. Siyasi otoritenin, ulusun güven kaynağı olan Ordusuna yönelik bu düzmece gerekçeli saldırıya seyirci kalmanın da ötesinde onu destekleyecek (bazı siyasiler durumdan duydukları memnuniyeti açıkça ifade etmişlerdir) duruş sergilemesi,
  3. Tutuklanan arkadaşlarımızdan bu süreçte yaşamını yitirenler ve onların geride bıraktıklarının durumu,
  4. Sınırlı maddi olanaklara sahip bu arkadaşlarımızın avukatlık ücretlerini ödeyebilmek için büyük zorluklar çektiklerini bilmeme rağmen bu konuda onlara yardımcı olamamak.

 

 

  • Türk Silahlı Kuvvetlerinin Fetö Terör örgütü mensuplarından tamamen temizlendiğini düşünüyor musunuz? Tamamen temizlenmesi için neler yapılması gereklidir?

 

Henüz tamamen temizlendiğini sanmıyorum. Ancak, TSK içinde etkinliklerinin kalmadığı ve bundan böyle olamayacağı inancındayım. Kesin bulgulara ulaşıldıkça kalan unsurlarında temizleneceğine inanıyorum. Tamamen temizlenmesi için uygulanacak yöntemleri en iyi bilecek olan mevcut komuta kademelerini işgal eden komutanlardır. Çok iyi bir istihbarat ağının oluşturulmasını bu temizlik için zorunlu unsurlardan biri olarak düşünüyorum. Şunu da eklemek isterim ki bünyesindeki bu tür zararlı unsurları temizleme konusunda en ciddi çabayı gösteren kurum TSK’dir. Ancak 17-25 Aralık olayları ve özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi öncesi, TSK’nin bu çabaları siyasi makamlarca etkisizleştirilmiştir. Bu konuda kimlerin, hangi siyasi grupların neler söyleyip yaptıkları konusuna girmek istemem. O günleri yaşayanlar biliyor.

FETÖ denen ihanet örgütü, vatandaşlarımızın din duygularını ve bu konudaki bilgi noksanlık ya da yanlışlıklarını kullanarak çocuklarını ağına düşürmüş, bunlardan bir kısmını, en önemli ve öncelikli hedefi olan TSK bünyesine sokmayı başarmıştır. Aldıkları FETÖ eğitimi ile kendilerini, uygun zaman gelene kadar gizlemeleri mümkün olmuştur. Elbette bu süreçte mevcut yönetimlerin ve komuta kademelerinin en üstten en alt kademelere kadar yeterli dikkat ve titizliği gösterip göstermedikleri de tartışılabilir. Bu konuda bir ihmal söz konusu olsa dahi bunun arkasında bir kötü niyet aranmasını da doğru bulmam.

 

 

 

 

 

  • Tank Palet Fabrikası olarak bilinen Sakarya’daki 1. Ana Bakım Fabrikası’nın özelleştirme girişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Eğer özelleştirme gerçekleşirse Türkiye’ye etkisi nasıl olur?

 

Tank-palet fabrikasının kullanma hakkının yabancı ortaklı bir şirkete satılmasını uygun görmem mümkün değil. Cumhuriyetin temel hedeflerinden biri olan kendi silahımızı kendimizin yapması, bu konuda dışa bağımlılıktan mümkün olduğunca kurtulmak konusunda atılmış önemli bir adım olan Tank-palet fabrikası, yılların deneyimi ile Türk savunma sanayinin önemli bir unsuru haline gelmişti.

Bu tesislerimizi şu ya da bu koşulla satmak yerine daha da geliştirilmelerini, çağdaş teknoloji ile donatılmalarını ve bunları yeni teknolojiler üretecek konuma getirmeyi daha uygun, ulusal çıkarlarımız açısından da zorunlu görüyorum.

 

 

  • 15 Temmuz sürecine sizce nasıl gelindi? Üst Rütbelere kadar bu terör örgütü nasıl yerleşebildi. Ve bu terör örgütüyle mücadeleyi yeterli buluyor musunuz?

 

15 Temmuz sürecine, 17-25 Aralık olayı sonra siyasi makamlarla olan iyi ilişkileri bozulan Fethullah Gülen (FETO) adlı sözde din adamının, devleti ele geçirmek için zaman kaybetmeme konusunda yaptığı yanlış hesap ve değerlendirme sonucu gelindiğini düşünüyorum. Bizim de büyük saygı ile bağlı olduğumuz kutsal din duygularını sömürerek kendisine bağladığı kadrolarda bir çözülme görüp hedefini ele geçirmek üzere harekete geçme gereği duymuş da olabilir.

Mücadele bir yönü ile yeterli gibi görünse de, Bank Asya hesabı olanlar FETÖ (Fethullah Terör Örgütü) mensubu diye tutuklanırken (birçoğu böyle olabilir), Feto ile yan yana, diz dize fotoğraflarını gördüğümüz, tanık beyanlarını dinlediğimiz, bir zamanlar o’na övgüler düzen siyasilerden hiç birinden hesap sorulmaması, mücadeleyi yetersiz görmemizin nedenlerinden biridir. Öte yandan, 17-25 Aralıktaki iddia ve ilgililerin konuşmalarına halen tam bir açıklama olmaması, Fetö ile mücadelenin intikam duygularına dayalı olduğu, bu arada geçmişte örgüt ile ilişkisi olduğu açık olan bazılarının siyasi makamlarca korunduğu izlenimi vermektedir. Bu da, mücadelenin yeteri kadar etkin yürütüldüğü konusunda bazı şüphelere zemin hazırlamaktadır.

15 Temmuz sürecine geliş birkaç yılın olayı değil, 40-50 yıllık bir aymazlık sonucu, halkın cehaletini çok iyi kullanan bir yönetici ekibin FETO liderliğinde, bazı siyasilerin ve siyasi otoritelerin desteğini alarak devletin temel kurumları TSK, Polis ve Adalet sistemi başta olmak üzere tüm kurumlara örgüt elemanlarının sabırla ve özenle yerleştirmesi ile gelinen bir süreçtir..

Bilinmektedir ki TSK’nin içindeki FETO yandaşlarını temizleme konusunda atmaya karar verdiği birçok adım, zamanın siyasi yetkililerince engellenmiş, TSK komutanlarının itirazına rağmen FETO’cu olduğu şüphesi bulunan bazı kişilerin Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararları ile ihracına engel olunmuş, aynı şekilde şüpheli olan ve hatta örgüt mensubu oldukları belirlenmiş bazılarının da general rütbesine terfiini sağlamak için baskılar uygulandığı izlenimi güç kazanmıştır..

Ayrıca şu hususu da belirtmeyi gerekli görüyorum ; İrtica çukurunda kendilerine yer edinmiş, toplumun dinsel cehaletinden yararlanan malum çevreler ve özellikle de Fetö yandaşları TSK’ne kurulan tuzakta önemli bir başarı elde etmişlerdir. Elbette sözünü ettiğim dinsel cehaletin tek sorumlusu günümüz yönetimleridir denemez. Atatürk sonrası dönemde, 2 nci dünya savaşı yıllarını hariç tutarsak, halkımıza dinimizi gerçek nitelikleri ve içeriği konusunda eğitip yeterli aydınlığa kavuşturamamışız. Oysa temelde din’in temelinin GÜZEL AHLAK olduğunu anlatmak bu kadar zor olmamalıydı. Şimdi, yılların kemikleştirdiği din dışı duygu ve uygulamalarla irticai çevrelerin geniş kitleleri din adına sömürmelerinin, aldatmalarının önünü almak çok zor, hatta olanaksız hale gelmiştir. Bu sömürüden siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlayan çevrelerin varlığı üzüntü ve ülke geleceği hakkında derin endişelerle izlenmektedir.

“Güzel ahlak” ile neyi ifade etmek istediğimizi sorabilirsiniz. Güzel ahlak ;

  1. Adil olmayı, (bağımsız yargının varlığını ve saygınlığını sürdürmeye özen gösterme)
  2. Yalandan uzak durmayı,
  3. Hak etmediği şeylere el uzatmamayı,
  4. Kindarlık yapmamak ve insanları kindarlığa yönlendirmemeyi,
  5. Ülke vatandaşları arasına ayrılık ve düşmanlık duyguları sokmamayı,

İçerir.Bunlara başka konular da ilave edilebilir.

Ulusal eğitim sisteminin bilimsel ve dinsel cehaletin giderilmesinde en önemli sorumluluğa sahip olduğu tartışılmaz. Bunun dışında, devletin tüm kurumlarının, özellikle de medya ve STK’larının önemli görev ve sorumlulukları olduğu unutulmamalıdır.

 

 

  • 15 Temmuz sürecinden sonra kapatılan askeri okullar için düşünceleriniz nelerdir? Bu okulların Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

15 Temmuz sonrası alınan ilk kararlardan biri niteliğinde olduğunu hatırladığım Askeri Okulların kapatılması, Harp Okullarının sivil bir kadro tarafından yönetilen ve Milli Savunma Üniversitesi adı verilen bir kuruma bağlanmasını uygun gördüğümü söyleyemem.

Askeri liselerden başlamak istiyorum ; Öncelikle şunu belirtmeliyim ; Askeri liseler, TSK personelinin temel nitelikleri olması gereken, vatan sevgisi, saygı, arkadaş dayanışması, fedakarlık, gibi niteliklerin yoğun olarak kazandırılması için ilk adımların atıldığı kurumlar idi.Ben, 3 yaşında anne ve babasını kaybettikten sonra fakir akrabaları tarafından zorluklarla bakılıp büyütülen ve Orta okulu bitirene kadar desteklenebilen birisiyim. Askeri liselerin öğrenci profiline baktığınızda şunu görürdünüz ; öğrencilerin %90’dan fazlası işçi, memur, çiftçi, esnaf çocuklarıdır. FETO, nihai hedefine yürümede TSK’de yapılanmaya özel bir önem verdiği görülür. Bu kapsamda Askeri liseler ve Harp Okulları ana hedeflerinden ikisini oluşturmuştur. Askeri liselerde belki önemli sayıda genç çocuğumuzu kendine has sahtekar yöntemleri ile örgüte bağladıkları gerçeğini de inkar edemeyiz. Bununla beraber yapılması gereken bu okulları kapatmak değil, çok dikkatli ve özenli bir çalışma ile örgüt ilişkisi olanların belirlenmesi ve bunlar hakkında gereken işlemin yapılması olmalıydı. Öte yandan bu tür yasa dışı ve Cumhuriyet düşmanı fikirlerle donatılmış kişilerin bu okullara girişini engelleyecek önlemler, bilimsel çalışmalarla belirlenmeliydi.

Harp Okulları, genç öğrencilerine temel askeri niteliklerini pekiştiren, bunun yanında liderlik, komutanlık niteliklerini hiçbir tartışmaya meydan bırakmayacak şekilde kazandıran, öte yandan uyguladıkları akademik programla çağdaş düşünceye sahip, aydınlık kafalı subay adaylarını yetiştiren kurumlar idi. Şimdi, mevcut uygulamada aynı işlevi yerine getirmede ne derece etkili olabilecekleri,

Siyasi baskı ve telkinlere muhatap olup olmayacakları konularında kesin kanaat ifade etmeyi uygun görmem.

 

11-  Türkiye’de yeni geliştirilen askeri sistem hakkında neler söylemek istersiniz?

Yeni askerlik sistemi tam hatları ile henüz ortaya çıkmış değil. Elbette her kurum gibi askerlik alanında da ülke gerçeklerinin, tehdit değerlendirmelerinin ışığında reform niteliğinde düzenlemeler yapılabilir. Bunu yaparken öncelikle dikkat edilmesi gerekenin “asker millet” nitelemesine ters düşülmemesi, adalet duygularını rencide etmemesi olmalıdır. Ayrıca yapılacak düzenlemenin TSK’nin saygınlığı ve güvenilirliği konusunda bir sıkıntı yaratmamasının da önemini vurgulamak isterim. Bu kapsamda “paralı askerlik” gibi vatan savunması görev ve sorumluluğundan parası olanların kaçabileceği anlayışına dayalı adlandırmaları da uygun bulmadığımı söylemeliyim. Sonuçta gerçek olan bu diyebilirsiniz. Ancak gerçeğin, askerlik yükümlülüğünü küçümsemeye yol açan bu tür adlandırmaların psikolojik yönü ile de sakıncalı olduğuna inanıyorum.

 

12- Türkiye’nin dünyadaki konumunu da göz önüne alırsak şuan ülkemizin genel gidişatı üzerine neler söylemek istersiniz?

 

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinde temel unsur “laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti” ilkeleridir. Bugün bu ilkelerin hemen hemen tamamı tartışma konusu haline gelmiş bulunuyor. Bu ilkelerin tartışma konusu olmalarının dahi ülke ve ulusumuzun geleceği için mevcut umutları zayıflattığını, birçok vatandaşın derin ümitliğe kapıldığını üzülerek görüyoruz. Özellikle adalete olan güvenin zayıfladığı, ifade özgürlüğünün tartışılır hale geldiği, din duygularının çeşitli kişisel veya kurumsal çıkarlar amacı ile kullanılmasının sürdüğü, bölücü söylem ve eylemlerin devam ettiği bir ortamda demokrasiden söz etmeyi mümkün görmüyorum.

Öte yandan dış politika konusundaki karar ve uygulamalarda duyguların etken olması sonucu bazı yanlış adımların atıldığına şahit olduk (Suriye politikası gibi). Dış ilişkilerde diplomasi ancak, akıl ve bilgi yanında öngörü niteliğine sahip, çok iyi yetişmiş personel ile uygulanırsa başarı şansı olur. Öte yandan dış politikanın çok iyi bir İstihbarat ve psikolojik harekat örgütlenmesi ile desteklenmesi zorunludur. Ayrıca, ekonomik, sosyal, siyasal boyutlarda güvenilir bilim adamları ve Sivil Toplum Kuruluşları ile yakın işbirliği içinde hareket edilmesinin yararlı ve gerekli olduğu inancındayım.

Türkiye elbette bağımsız bir devlet olarak haklarını savunmak zorundadır. Bu ulusal hak ve menfaatlerin korunması için gerekirse savaş kararı da alınabilir. Ancak bu hak ve menfaatleri “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine bağlı olarak barış içinde, mümkünse dostane ilişkiler içinde savunup korumak elbette ideal olanıdır. Günümüzde ABD başta olmak üzere batılı, hemen tamamı aynı ittifak içinde ortak olduğumuz ülkelerin önemli bir kısmı ile ilişkilerimizin sağlıklı olduğunu söyleyemeyiz.

Dış politikada güçlü zeminde olabilmenin temel koşulu ülke topumu ve yönetimi ile etkin ve başarılı olmak, diğer ülkelerin nezdinde saygın bir devlet konumunda olmaktır. Şu yıllarda Türkiyenin, özellikle ekonomi alanında bir dar boğazdan geçmekte olduğu ortada. Şimdi bir yandan mevcut durumla ilgili çözümler üretmeye çalışılırken öte yandan bu duruma neden gelindiği çok ciddi biçimde incelenip geçmişte işlenen hataları düzeltici adımlar süratle gündeme getirilmelidir.

Şayet hayvan yetiştiricilere ve çiftçilerimize gereken destek sağlanıp bu desteğin yerinde ve uygun kullanılmasını kontrol edecek mekanizmalar oluşturulsa idi Türkiye bugün et, hububat, baklagiller gibi

aslında kendisinin önde gelen yetiştiricisi olduğu temel ürünleri kapsamındaki maddeleri dışarıdan ithal zorunda kalmazdı. Geçmişte devlet tarafından çiftçiliğe ve hayvancılığa çeşitli kredi uygulamaları yapılmış, ancak, kontrol ve takip sistemleri olmadığından, çoğu zaman bu kredilerin amacına uygun kullanılması sağlanamamıştır. Örneğin Kars’ta çok uygun geri ödeme koşulları ile hayvancılık kredisi alan vatandaş, aldığı kredinin bir kısmını bankaya vadeli olarak yatırıp verilen süre sonunda bununla borcunu ödeyeceğini görerek, kredinin kalan kısmı ile ailesini alıp büyük şehirlerden birine göç etmiş, orada iş aramış veya iş kurmuştur. Bunun ülkedeki nüfus dengesini değiştirerek birçok sosyal, ekonomik ve benzer alanlarda çözümü güç sorunlara neden olduğu görülmektedir. Bu durumu daha da genelleştirmek mümkün.

Tüm zorluklara karşın, Türk halkının temelde var olan sabır ve zorluklara tahammül iradesi ile biraz uzunca zaman alsa da, bu sıkıntılı dönemden çıkılabileceği inancındayım.

 

 

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...