Ana Sayfa Dergiden MISIR'DA MÜSLÜMAN KARDEŞLER'İN DÜŞÜŞÜNÜ LAİKLİK - İSLAMCILIK EKSENİNDE DEĞERLENDİRMEK

MISIR’DA MÜSLÜMAN KARDEŞLER’İN DÜŞÜŞÜNÜ LAİKLİK – İSLAMCILIK EKSENİNDE DEĞERLENDİRMEK

Arap Baharı sürecinde Mısır’da Hüsnü Mübarek döneminin bitişinin ardından Muhammed Mursi ile başlayan Müslüman Kardeşler dönemi yaklaşık bir yıllık çalkantılı bir sürecin ardından darbe ile son buldu. Kimi yazarlar bu süreci “siyasal İslam’ın laiklik karşısındaki yenilgisi” olarak yorumlamayı tercih etti. Ben ise bu yazıda, “Mısır’daki Arap Baharı ile başlayan bu süreci laiklik – siyasal İslam çatışması olarak değerlendirmek ne kadar doğru olur?” sorunun cevabını arayacağım.
İlk olarak Arap Baharı adı verilen sürecin nasıl başladığına bakalım:
En baştan şunu söylemeliyiz ki Arap Baharı sürecinin başlangıcı ekonomi ve demokrasi temellidir. Zaten sosyal adaletten uzak ve “gelişmekte olan – gelişmemiş” ülkeler klasmanında bulunan Kuzey Afrika ülkeleri için 2008 krizi de yoksulluğa tuz biber olmuş, bunun sonucunda Tunus’ta, işsiz bir üniversite mezunu olan Muhammed Buaziz’nin kendisini ateşe vermesi ile Tunus halkı ayaklanmış, yönetimi indirmeyi başaran bu girişimin ardından domino etkisi ile Arap Baharı olarak isimlendirilen halk ayaklanmaları patlak vermiştir.
Mısır özelinde ise, 25 Ocak günü Tahrir meydanında toplanan halkın “Amerika, İsrail, emperyalizm” karşıtı sloganlar ve ideolojik söylemler yerine “ekmek, özgürlük, demokrasi” çığlıkları atmakta olduğunu görürüz (1). Yani Arap Baharı sürecinde öncelikle öne çıkan renklerin siyasal İslam veya katı laiklik olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bölgesel ve küresel olayları incelerken yapılabilecek en oturaklı analizler iki önemli noktaya bakılarak yapılabilir: ilki ekonomiye ve enerji kaynaklarına, diğeri ise (aslında yine ilk noktadaki ekonomik çıkar kavgalarına dayanan) dış güçlerin bu süreçlerdeki etkilerine.
Toplumsal olayları doğrudan ve yalnızca dış destekli, “üst akıl” planlı hareketler olarak yorumlamak yanlış olduğu kadar küresel ve bölgesel güçlerin bu tür halk hareketlerini oluruna bırakacağını düşünmek de elbette ki yanlıştır. Amerika’nın “ılımlı İslam” projesi çerçevesinde, daima kontrol edilemez ve öngörülemez diktatörler yerine kurulacak kukla demokrasiler bölgeye istikrar getirecek ve radikalizmde azalma sağlayacaktır. En azından bu teoriye göre öngörülen budur. Bölgesel istikrar, enerji kaynaklarının ulaşımı ve fiyat dengesi için şarttır. Demokrasi ile birlikte muhtemelen liberal ekonomilere tam entegrasyon sağlanacak ve ABD için yeni pazarlar açılacaktır. Bu sebeple başlarda ABD, Arap Baharı sürecine olumlu yaklaşır. Lakin sonrasında iş kimsenin tam anlamıyla kontrol edemediği bir kaos ortamına varmıştır.
Muhammed Mursi’nin seçimleri kazanması ile başlayan döneme gelirsek: Müslüman Kardeşler yönetimindeki bir Mısır, Körfez rejimleri için tehdit oluşturmaktadır. Çünkü İhvan, neredeyse her siyasal İslamcı hareket gibi yalnız kendi düşünce sistemini doğru kabul etmekte ve pragmatistik bir yaklaşım ile halkta demokrasi istemlerini ateşlemeye çalışmaktadır. İhvan’ın iki temel ideoloğundan özellikle ağır basan Hasan el-Benna’nın düşünce sistemi, Büyük İslam Devleti kuruluşu için demokrasiyi bir araç olarak görmekte ve radikal – kanlı bir devrimdense halk tabanında örgütlenerek adım adım yönetimi ele geçirmeyi hedef alan evrimsel – sosyal demokrasi benzeri bir siyasal İslam görüşüne dayanmaktadır. Bu durum da otokratik – monarşik yönetimleri doğal olarak rahatsız etmektedir.
Arap Baharı sürecinden ayrılıp biraz daha Mısır özelinde dış politika incelemesine girersek: ABD’nin bölgedeki en önemli iki müttefikinin Suudi Arabistan ve İsrail olduğunu aklımızdan çıkartmadan devam edebiliriz. İsrail’in, Türkiye ile arasının bozulduğu dönemden itibaren (özellikle Mavi Marmara krizi sonrası), GKRY – Yunanistan ve Mısır ile birlikte Doğu Akdeniz enerji paylaşımında yeni bir eksen kurmaya yöneldiği görülmektedir. Aynı zamanda ekonomik darlığını gidermek için Doğu Akdeniz enerji sahalarını hayati gören Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de, Mübarek döneminde Mısır ve İsrail ile münhasır ekonomik bölge antlaşmalarına varmıştır. -Münhasır ekonomik bölge hukuksal bir terim olarak bir devletin deniz altındaki enerji kaynaklarını kullanabilme yetkisini tanımlar-. Mursi’nin, GKRY ile Mısır arasındaki MEB antlaşmasını iptal etmesi, bu birlikteliğe darbe vurduğu gibi, İsrail karşısında Türkiye’nin elini de güçlendirmiştir. Bilindiği gibi Müslüman Kardeşler ile iyi ilişkiler içerisinde olan Ak Parti hükümeti, Mısır’daki İhvan iktidarı ile birlikte Kuzey Afrika’da çok önemli bir müttefik elde etmiştir.
Diğer yandan Müslüman Kardeşler’in bir kolu olan Hamas’a Mısır’dan gelecek desteğin artacağını tahmin etmek elbette ki zor değildir . Bütün bunlar ABD’nin, bölgedeki iki temel müttefikine karşı hamleler olarak İhvan yönetiminin ABD nezdinde meşruiyetini azaltmaya yaramıştır. Zaten göreceğiz ki Sisi döneminde Yunanistan – GKRY ve Mısır arasında enerji işbirliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir antlaşma imzalanacak, İsrail de bu ittifaka dahil olacaktır. Ayrıca Müslüman Kardeşler döneminde açılan, İsrail sınırındaki Refah kapısı, darbe sonrasında tekrar kapatılmıştır. İsrail ise darbeyi ilk tebrik edenler arasında olmuştur.
Bunlar göz önünde bulundurulduğunda demokrasi çığlıkları atan ABD’nin neden Sisi darbesine ses çıkartmadığı daha net anlaşılabilir.
İç politikaya değinirsek: Mursi’nin kültürel alanda aldığı tepkilerin esas nedeni, laik bir yönetimi benimsememesi değil; devleti, cemaat çıkarları doğrultusunda yönetmeye meyletmesidir. Mursi ve Mısır istihbarat teşkilatı arasındaki bağlantı kısa sürede kopmuş, istihbarat, Mursi’ye rapor vermeyi kesmiştir. Bunun nedeni olarak da “Mursi’nin, siyaseti cemaat refleksleri ile yönettiği, istihbarat raporlarını doğrudan Hayrat Şatır ve Muhammed Bedii gibi mürşidler ile paylaştığı” öne sürülmüştür(2).
Muhalif gruplara baktığımız zaman bunların içerisinde selefi grupları da görmekteyiz. Yani mesele İslamcılık – Laiklik kavgası olmaktan uzaktır. Zaten Arap dünyası ve özellikle Mısır, laiklik konusuna bizim gibi yaklaşmaz. Buna ayrı bir alt başlıkta değineceğim. Şimdi Mursi’nin, doğal olarak Müslüman Kardeşler’in başarısızlık nedenlerine devam edelim:
Müslüman Kardeşler’in Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki halk desteği oldukça düşüktür. İlk turda 13 adayın yarıştığı seçimde Müslüman Kardeşler tarafından kurulan Hürriyet ve Adalet Partisi’nin adayı Muhammed Mursi geçerli oyların %25’ini alırken eski rejimin temsilcisi ve Hüsnü Mübarek’in son başbakanı Ahmet Şefik %24 oy almıştır. İkinci turda ise Mursi %51.3’lük bir oranla seçimi kazanırken Şefik %48.7 oranında oy alabilmiştir. Seçime katılım oranı ise %51.8’dir(3).
Bir nevi eski rejim – İhvan çekişmesi olan bu yarışın Mübarek rejimine tepki oylarına rağmen bu kadar başa baş gitmesi, halkın ve özellikle Mısır gençliğinin Müslüman Kardeşler’e duyduğu güvensizlikten ileri gelmektedir. Tahrir Meydanında Mübarek karşıtı gösterilerin başını çeken, Y kuşağı (“Why?” kelimesi ile sesteş, sorgulayan ve sosyal medyayı aktif kullanan bir nesil.) olarak adlandırılan gençlik, kendi devrimlerinin İhvan tarafından gasp edildiğini düşünmektedir. Mursi’nin düşüşünde bu yetersiz halk desteğinin rolü oldukça büyüktür. Söz verdiği üzere ekonomiyi 100 günde toparlayamaması, demokratikleşme vaadi verirken -belki rejimin eski kalıntılarını temizlemek adına olsa da- aldığı radikal kararlar ve Mübarek dönemi bürokratlarının da çabası ile sürekli hale gelen istikrarsızlık ortamı, var olan halk desteğinin de baltalanmasına sebep olmuştur.
Özetle Mısırdaki kısa süreli Müslüman Kardeşler iktidarının iç politikada, halkın demokratik ve ekonomik isteklerini sağlayamamasının getirdiği tepkiler ile Mübarek döneminin muhalif bürokratlarının yoğunlaştırdığı istikrarsızlık ortasında ezildiğini söylemek sanırım yanlış olmaz olur.
Hem iç hem dış destekten muaf kalmış bir hükümetin devrilmesi ise kimseyi şaşırtmamalıdır.

Arap Dünyasında İslamiyet Algısı
Arap dünyasında, özellikle Mısır ve Suriye’nin İslamcılık algısı bizim İslamcılık algımızdan oldukça farklıdır. Türkiye’de siyasal İslam fikriyatı, modernizmin önüne geleneği, cinsiyet eşitliğinin önüne erkek egemen toplumu, bilimin önüne dini koymakta ve Türklük olgusunun geri plana atılıp ayrıca ister istemez gelecek bir Araplaşmayı bünyesinde barındırmaktadır. Çünkü bizde ana akım İslamcılık, “Kavmi necip” Arap taklitçiliği şeklinde vücut bulur. Doğal olarak modernist kitle açısından bir kültür aşınması sebebi olarak görülmektedir. Radikal Türkçülerin, aslen (çoğunlukla) inanmamakla ve tam anlamıyla içeriğine hakim olmamakla birlikte Tengricilik inancını savunmaları da bir nevi öz kültürel refleks olarak yorumlanabilir.
Arap dünyasında ise durum bambaşkadır. Öncelikle Suriye ve Irak’ta ciddi etkileri olan, “Birlik, özgürlük ve sosyalizm” sloganını taşıyan Baas partisini – düşünce sistemini ele alalım. Bu ideolojinin sembol ismi, düşünsel rehberi olan Mişel Eflak, Suriyeli bir Hıristiyandır. İslamiyeti bir din olmaktan öte Arap ulusal ruhunun bir ifadesi olarak yorumlayan Eflak’a göre bugünkü Arap milliyetçiliğinin temeli de İslamiyettir. Aynı şekilde bu inanç sistemi, Arap ruhunu yabancılaşma tehlikesine karşı korumaktadır. İslamiyet, Araplık olduğu gibi aynı zamanda başka ulusları yükseltmeleri için Araplara verilmiş bir idealdir, Arap milliyetçiliğinin ta kendisidir. Bütün Arapların tek bir ulus olduğuna inanan Eflak’a göre Arapların büyük ve vazgeçilmez misyonu ise sosyalizmi gerçekleştirmektir (4). Buna benzer olarak Mısır’da Nasır dönemine baktığımız zaman İslamiyet – Milliyetçilik ve Sosyalizm olgularının iç içe geçmiş olduğunu görmekteyiz.
Arap dünyasında yayılan bu milli sosyalizm anlayışının muhtemel sebebi, sömürge dönemini yaşamış Arap ülkelerinin ekonomik anlamda başka devletlere veya birkaç toprak ağasının eline düştükleri zaman yaşadıkları acı deneyimler olmalıdır. Serbest ekonomiye geçmek isteseler dahi öncelikle toprak reformlarını sağlamalı, devlet kurumlarını ve milli sanayi kuruluşlarını güçlendirmelidirler.
Din – millet algılarındaki farklılığa başka bir açıdan bakmayı denersek: Dünyada kaç millet, kaynağı kendi özünden olan bir inanışa sahiptir? Avrupa devletleri – Amerika – Rusya gibi dünyanın göz önündeki devletlerine bakarsak hepsi İbrahimi dinlerin etkisi altındadır. Örneğin bugün Rusya Ortodoks Hıristiyandır ama Ortodoksluğun esas sahibi bir devlet – İbrahimi bir devlet bugün uluslararası arenada boy gösteriyor olsaydı, Rusya, Ortodoksluğu bu kadar sahiplenebilir miydi? Bir kısım insanlar, bu dini “kültür emperyalizmi” olarak görmezler miydi?
Farklı imgelerin toplumsal yorumlarında örneğin “Doğu – Batı” ayrımına giderken belki de dinlerin toplumsal algılanmalarını yorumlarken kimi zaman “özünden olan – ithal edilen” ayrımına gitmek bize farklı pencereler açabilir.
Yani Türkiye için laiklik – İslamcılık çatışması, içerisinde “ulusçuluk – ümmetçilik” ve “ilericilik – gericilik” tanımını barındırırken; Arap dünyası için İslam dini bizzat ulusal kimliğin kalesi ve bir kültür ihraç aracı olarak yorumlanabilir. Hatta İslamiyet için “Arap dünyasının yumuşak gücü” bile diyebiliriz. Arap dünyasındaki tartışma, İslam anlayışını yorumlamadaki farklılıklar üzerinden gelişir.
(İlericilik – gericilik kavramlarının “kendi gibi düşünen – karşıt düşünce” temelinde değerlendirilmemesi için bunların tanımını vermeyi gerekli görüyorum.
İlericilik kavramını, Özakıncı’nın: “Bir toplumun belli bir anda içinde bulunduğu örgütlenme ve yönetim biçimini, kişisoyunu doğaya daha egemen kılacak, onun yeryüzündeki beslenme, barınma, üreme, düşünme, öğrenme, bilme ve doğayı gereksinimleri doğrultusunda dönüştürme olanaklarını daha geliştirecek biçimde değiştirmeye yönelik düşünce ve çabalara toplumsal bilimsel anlamıyla ilericilik(5)” adını vermesi üzerinden tanımlıyorum.
Gericilik kavramını ise yeni olanı reddedip geri – geride olana özlem duyma, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, bakış açısının daralması olarak tanımlayabiliriz.)
Tüm bu değerlendirmeler ışığında çıkardığım sonuç şudur ki: Mısır devrim ve darbe süreçleri irdelenirken konuya laiklik – İslamcılık üzerinden eğilmek, süreci anlamamız açısından hatalı olur ve bizi yanılgıya düşürür. Bu tarz olayların yorumlanmasında ekonomi ve küresel siyasete öncelik verilmesini, ardından toplum özeline inilecekse toplumsal hareketlerin ve kurumların yorumlanmasında o toplumun değer yargılarının kullanılmasını, konuya onların gözü ile bakılmasını tavsiye ediyorum.

Saltuk Buğra YURTERİ

Kaynakça
1) Ahmet Yamaç, Mısır’da Müslüman Kardeşler Cemiyeti Dünü, Bugünü ve Yarını, T.C. Yeniyüzyıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Anabilim Dalı,İstanbul 2015, s.47
2) A.g.m. s.119
3) A.g.m. s.66
4) Niyazi Berkes, “Arap Dünyasında İslamiyet, Milliyetçilik, Sosyalizm”, Köprü Yayınları, s.42-43
5) Cengiz Özakıncı, İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü, Otopsi Yayınları, s.19

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...