Ana Sayfa Dergiden KEMALİZM BİR İDEOLOJİ MİDİR?: TEMEL SORU(N)LAR ÜZERİNDEN BİR GİRİŞ DENEMESİ

KEMALİZM BİR İDEOLOJİ MİDİR?: TEMEL SORU(N)LAR ÜZERİNDEN BİR GİRİŞ DENEMESİ

1935 yılında CHP’nin parti programına dahil olduğu günden bugüne Kemalizmin bir ideoloji olup olmadığı tartışma konusu olmuştur. Bu meseleyi incelerken ideoloji kavramına “dünyayı anlama ve açıklamanın bir aracı” olarak bakmaya çalışacağız. Bunun yanı sıra ideolojinin kendi içinde tutarlı bir bütünlük olduğundan hareket edeceğiz. Kemalizmin bir ideoloji olup olmadığını yukarıda sayılan iki özellikle açıklamaya çalıştığımız zaman karşımıza oldukça farklı sonuçların çıktığını görmemiz mümkün olacaktır. Bu yazıda ağırlıklı olarak Kemalizmin ideoloji olup olmadığı ile ilgili Türkiye’de yapılan tartışmalara kısaca göz atacağız. Türkiye’deki tartışmaların bizi “Hangi Kemalizm?” sorusuna yöneltmesi sebebiyle çalışmanın sınırını bu soruya verilecek dolaylı bir cevapla çizmeye çalışacağız.
Türkiye’de bu konuda genel olarak iki farklı eğilim bulunmaktadır. Bunlardan ilki Kemalizmi bir ideoloji olarak kabul eden görüş, diğeri de Kemalizmin bir ideoloji olmadığı iddiasıdır. Birinci görüş açısından bakıldığı zaman bu fikrin tahmin edileceği üzere kendisini Kemalist olarak tanımlayan bir çevreden geldiğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda Kemalizm ana hatlarıyla 20. yüzyılın ilk “ulusal kurtuluşçu”, “ulusal kalkınmacı” hatta bir açıdan biraz da anakronik olarak “üçüncü dünya” ideolojisidir. Bu açıdan Kemalizmi temellendiren ana kavramlar “ulus-devlet”, “aydınlanma”, klasik anlamda “ modernleşme”, “milliyetçilik” ve “kalkınmacılık” ekseninde şekillenmektedir. Aynı zamanda kapitalizm ve sosyalizm dışında bir “üçüncü yol” inşa etme iddiası da yine Kemalizmin ortaya çıkışındaki önemli etkenlerden bir tanesidir.
Öte yandan Kemalizm diye bir ideolojinin varolmadığı iddiası da literatürde önemli bir yer tutmaktadır. Bu görüşün sahipleri homojen bir bütün oluşturmamakla birlikte bu fikrin ana ekseninde Kemalizmin bir “burjuva ideolojisi” olduğu, Türk Devrimi adı verilen dönüşümün de bir “burjuva devrimi” olduğu, buna bağlı olarak “ulus-devlet” inşası ile birlikte “milliyetçi” niteliğinin anti-demokratik sonuçlara varan boyutta olduğu iddiaları yatmaktadır. Başka bir deyişle, Kemalizm adı verilen şey aslında Avrupa’da ortaya çıkan değişim ve dönüşümlerin doğrudan ve dolaylı bir takım sonuçlarının Türkiye’ye yansımasıdır. Hatta bu değişim ve dönüşüm süreçleri kapitalizmin ve demokrasinin beşiği “başat” ülkelerde “demokrasi” ile sonuçlanırken, gerekli toplumsal ve iktisadi dönüşümü sağlayamayan ve içine düştüğü buhranlarda “milliyetçilik” kavramının en ileri ucuna savrulan devletlerde bu süreç “diktatörlük” ile sonuçlanmıştır. Bunun yanısıra Kemalizm, “evrensel” niteliğe sahip, dünyayı bir bütün olarak anlamaya ve açıklamaya imkan veren bir fikirler bütünü değil, kendi yerelinde sınırlı bir alana hitap eden bir siyasal pratiği ifade etmektedir.
Türkiye’de sol eksenli siyasal tartışmalar içinde daha çok kendisine yer bulan “Kemalizm” tartışmasında daha geleneksel ve geçmişinde Kemalizmle temas halinde olmuş ya da kendi varlığını Kemalizmle kavga üzerine kurmamış sol açısından Kemalizmin analizi daha çok “burjuva devrimi” ve “kapitalizm” üzerine kurulurken, küreselleşme süreciyle paralel olarak etkisini artıran daha liberal eksenli ve Avrupa merkezli “yeni” sol açısından bu analiz daha büyük ölçüde “milliyetçilik” ve “diktatörlük” üzerine inşa edilmektedir. Bu noktada bu iki grup arasındaki farklılığı Kemalizme bakış açıları üzerinden ifade etmek mümkün olacaktır. İlk grup “sınıfsal” niteliğini korumakta ve gözünü daha çok kapitalizme ve sermayeye çevirirken diğer grup “sınıf” kavramını terkederek eleştirisini “ulus-devlet” ve “milliyetçilik” ekseninde yoğunlaştırmıştır.
Bu iki yaklaşımın dışında bizzat kitleler arasında yaygın olan ve 12 Eylül’den kalma olduğu muhtemel olan “-izm” önyargısı da bizzat Mustafa Kemal temsilcileri açısından da Kemalizmin ideoloji olup olmamasında farklı bir bakış açısını ortaya koymaktadır. Bu problem aslında daha belirgin olarak ontolojik bir problem olup Kemalizmin bir ideoloji olup olmamasından önce Kemalizmin varlığını sorgulamaktadır. Kemalizmin varlığının sorgusu da belirli ölçülerde Kemalizmin ideoloji olup olmamasıyla ilgili bir tartışmada etkisiz de olsa bir fikir beyanı içermektedir. Bu karşı çıkış aynı zamanda ideoloji, doktrin ve dogma kavramlarını aynı potada eriten, Atatürk’ün “doktrin olursa donarız” şeklinde özetlenen hatıratı ile de uyumu sağlanan bir görüşün dışa yansımasıdır.
Buraya kadar ortaya konulan genel çerçeveyi hem özetleyen hem de temel soruya cevap arayan açılımı Kemalizmin “dünyayı bir bütün olarak anlamaya çalışan, evrensel niteliğe sahip, araçları ve yöntemi belli olan bir kurallar bütünü müdür?” sorusuyla yapılması daha uygun görünmektedir. Burada soruya “evet” ya da “hayır” cevapları dışında farklı bir cevap vermek durumunda kalacağız. Zira Kemalizm ne yalnızca güncel pratiklerden ibaret pür bir eylemselliği ne de sadece farklı coğrafyalarda yaşanan tecrübelerin basit bir örneği temsil etmektedir. Öte yandan Kemalizm, kapitalizm ya da sosyalizm gibi küresel ölçekte karşılık bulan, kapsayıcı, belirli yönteme sahip bir bütünlüğe de sahip değildir. Bu sebeple yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı ne evet ne de hayır olacaktır.
Öncelikle Kemalizmi yalnızca güncele cevap veren bir pratikler bütünü olarak görmenin imkanı olmadığı için pejoratif olarak “ideoloji” çerçevesi dışına atmanın haksızlık olduğunu söylemek gerekir. Dönemin evrensel ideolojilerinin üzerine, sömürgecilik karşıtı ve “ulusal” karakterli bir anti-emperyalist mücadele, farklı coğrafyalarda benzer karşılıklar bulmuştur. Bu bağlamda yazının başında sayılan temel özellikleri ortaya koyduğumuz zaman Kemalizmin kendisinin düşünsel bir bütünlük olma yolunda çaba sarfettiğini ifade edebiliriz. Hareket noktalarının ve gelişiminin oldukça net olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci ile birlikte giderek daha da şekillenen bir düşüncenin pratik hayattaki yansımaları, dönemsel krizlerin ürettiği kırılmalar, dış politikada hassasiyetle korunmaya çalışılan denge vs. gelişmelerle birlikte farklı farklı yorumların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özellikle de Atatürk sonrası dönemde çerçevesi belli bir Kemalizmin varlığından değil pek çok Kemalizm yorumunun ortaya çıktığını söylemek gerekmektedir.
Kemalizmin bir ideoloji olup olmaması ile ilgili iki temel başlığı ön plana almamız gerekir. Bunlardan ilki Kemalizmin felsefi temelidir. Her ne kadar ilk bakışta önemli gibi görünmese de tüm evrensel ideolojilerin belirli bir felsefi geçmişi ve ona uygun bir düşünme yöntemi bulunmaktadır. İdeolojilerin en temel özelliklerinden birisi düşünme yönteminin, bilgiye ulaşma araçlarının, dünyayı anlamaya açıklamaya çalışırken kullanılan enstrümanların net bir şekilde ifade edilmesidir. Aydınlanma döneminin doğal sonuçlarından biri olarak pozitivizmin yükselişi ve burjuva devrimlerine kaynaklık etmesi, Marksizmin tarihsel ve diyalektik materyalizmi rehber edinmesi vs. örneklerde görüleceği üzere her evrensel ideolojinin yöntemsel tercihleri ve felsefi derinlikleri bulunmaktadır. Kemalizmi bu açıdan düşündüğümüz zaman Kemalizmin felsefi açıdan hangi kavramlarla incelenmesi gerektiği önemli bir soruyu oluşturmaktadır. Bu konuda üç temel örnek verebiliriz.
Bunlardan ilki Kemalizmin felsefi derinliğinin pozitivizm üzerine kurulduğu iddiasıdır. Gerek Kemalist cenah gerekse Kemalizme dışarıdan bakanlar açısından Kemalizmin temelinin pozitivizm olduğu iddiası oldukça yaygındır. Tarihsel süreç içinde Kemalizmi pozitivizmle eşitlemek için çok sayıda örnek bulunmasına rağmen, Mustafa Kemal’in çeşitli konuşma ve söylemlerinin pozitivizmi aşmasına rağmen bu değerlendirmenin ne kadar sağlıklı olduğu tartışmalıdır. İkincisi Kadro Dergisi’nde belirgin olarak kendisini gösteren materyalizmdir. Kemalizmin ve Türk Devrimi’nin teorileşmesi çabası içinde ortaya çıkan Kadro’nun materyalist niteliği Kemalizm açısından bambaşka bir yorumu ortaya koymaktadır. Üçüncüsü ise, Emiönü Halkevi’nin dergisi olan dönemin oldukça önemli entelektüellerinin yazılarına yer veren Yeni Türk mecmuasıdır. Yeni Türk dergisi, Halkevleri’nin Kemalist geleneğini temsil eden bir dergi olarak Kemalizme mesafeli olan ve bugün daha ziyade Batılı değerlerle bağını koparmamış “muhafazakar” bir ideolojik pozisyonda yer aldığını söyleyebileceğimiz Hilmi Ziya Ülken ve Mustafa Şekip Tunç gibi isimlere sayfalarında yer vermektedir. Yeni Türk mecmuasını bu meselede farklı kılan husus ise felsefi olarak Bergsonculuk temelinde bir düşünce inşası içindelerdir. Bergsonculuk ana hatları ile Fransız filozof Henri Bergson’un maneviyat ve sezgicilik üzerine inşa ettiği, her türlü maddeci görüşe karşı maneviyatı ön plana alan bir felsefi akımının kurucusudur.
Görüldüğü üzere Kemalizmin felsefi yönelimleri ile ilgili oldukça farklı fikirler ortaya atılmaktadır. Bunlardan hangisinin Kemalizmi temsil ettiği hala ciddi bir tartışma olmakla birlikte Kemalizmin tutarlı ve sistemli bir fikirler bütünü olabilmesi için felsefi bir hareket noktasına, buna bağlı olarak da dünyayı anlamaya ve açıklamaya çalışırken hangi zeminde hangi araçları kullandığının belirlenmesine ihtiyaç bulunmaktadır.
İkinci önemli husus ise Kemalizmin iktisadi yöneliminin net bir şekilde belirlenmesine olan ihtiyaçtır. Zira gerek Mustafa Kemal döneminde gerekse Mustafa Kemal sonrasında O’nun mirasına sahip çıkma iddiasına sahip siyasal ve/veya düşünsel çevrelerin iktisadi yönelimleri önemli değişkenlikler göstermektedir. Bu konudaki en basit örnek Türkiye iktisat tarihinin 20’li ve 30’lu yılları arasındaki politika farklılıklarıdır. Özel girişimcilere ağırlık veren daha liberal karakterli 20’li yılların ardından devletin daha ciddi şekilde ağırlığını koyduğu planlamaya dayalı devletçiliğin hangisinin Kemalizmin kendisini ve ideallerini açıkladığını belirlemek oldukça güçtür. Kapitalizm ve sosyalizm daha doğrusu Batı’nın iktisadi sistemi ve SSCB’nin iktisadi sisteminden bağımsız bir iktisadi yol belirlemek için sarfedilen çabanın yanısıra küresel ölçekte ortaya çıkan ekonomik bunalımın Türkiye’nin gidişatını belirlemesi bu değişkenliğin en temel sebeplerinden birisidir.
Bu iki örnek üzerinden Kemalizmin bütünlüklü ve tutarlı olabilmesi için karar verilmesi gereken çeşitli sorularla karşılaşıyoruz. Halen cevap bekleyen bu sorular Kemalizmin geleceği açısından önem taşımaktadır. Zira güncel sorunlara karşı Kemalizmin gerçek bir çözüm olmasının ispatı, hem Türkiye özelinde yaşanan sorunlara hem de küresel ölçekte yaşanan sorunlara çözüm üretebilme yeteneği olacaktır. Bunun yanısıra geçmişten günümüze dünyayı anlayabilen ve açıklayabilen bir bütüncül bakış açısı da Kemalizmin gerçek bir ideoloji olabilmesi için elzemdir. 60’ların MDD’sinden 90’ların Ulusalcılığına Kemalizm adına miras kalan en önemli sloganlardan birisi “yarım kalan Kemalist devrimi tamamlamak”tır. Bu “yarım kalma” durumu teorik açıdan Kemalizmin güncelini analiz edebilmek için oldukça yardımcı bir önermedir. Pratik anlamda Kemalizmin tamamlanması ihtiyacı da ancak böyle bir teorik gelişimin ardından sağlanabilir. Zira Kemalizmin inşa döneminde ve sonrasında yaşanan birtakım sorunların devrimden sonra uygulanacak politikaların birbiriyle çatışma hali, ve bu çatışma halinin taraflarının politik hasım noktasına gelmesi ile ilgili olduğunu söylememiz gerekir. İnşa döneminde dahi tutarlı bir homojeniteyi temsil etmeyen, ana hatları ve temel ilkeleri ile ortaya koyduğu ideali net olan Kemalist devrimin hem teorik hem de pratik olarak yerli yerine oturtulabilmesi için önemli ölçüde çaba sarfetmek gerekmektedir. 30’larda Kadro, 60’larda Yön çevresinin çabası dönemin politik krizleri içinde sonlansa dahi Milli Mücadele’den bugüne akademik düzeyde varolan bir mirasın temsilcileridir ve bugün Kemalistlere bıraktıkları miras günün şartları ölçüsünde güncellenerek günü kurtaran değil geleceği okuyan niteliğini yeniden kazanmak mecburiyetindedir.
Kemalizmin ideolojisini analiz ederken yaşanan en büyük sorun dönemin politik ortamı içinde söylenen sözler ya da alınan kararların tamamının Kemalizmin çizdiği ideal Türkiye açısından söylenmiş son sözler olup olmadığıdır. Mustafa Kemal’in “bilimle ters düşersem bilimi seçiniz” sözündeki özgüveni ve bize bıraktığı bilimsel miras, o dönemde yaşanan ve gündelik etkiye sahip olan eylemlerin kötü tekrarlarını yapmaktan bizi alıkoymaktadır. Önemli olan gündelik sözlerin ya da ürünlerin koşulsuz ezberleri ile düşüncenin dogmatikleşmesine hizmet etmek değil, “devrimcilik” ilkesinin gereği olarak yenilenmeye açık bir dünya görüşüne sahip olmaktır. Bu yenilenme tarihinden ve köklerinden kopuk içeriksiz bir kavram içi boşaltma değil, tam aksine köklerine sıkı sıkıya bağlı ancak dünya gerçekliği karşısında ve bilimin önünde haddini bilen bir soğukkanlılığı ifade etmektedir.
Kemalizmin ve Türk Devrimi’nin teorisinin daha sağlam temeller üzerine oturtulması ancak böylesi bir çabanın sonucunda ortaya çıkacaktır. Bu yapılırken de tarihsel ezberlere değil, dünyanın ve Türkiye’nin gerçeklerine uygun hareket edebilmek gereklidir. Disiplinlerarası çalışma böylesi bir arayışın temelini oluşturmalıdır. Zira Türk Devrimi’ni ve Kemalizmi anlamak tarihsel belgelerin raflardan çıkarılıp doğrudan aktarılması anlamına gelmemektedir. Yalnızca belge aktarımıyla sınırlı olmayan tarih biliminin yanısıra iktisat, siyaset bilimi ve sosyoloji gibi temel disiplinlerle harmanlanmış bir bakış açısı yalnızca olanı anlamaya değil, olması gerekeni aramaya ve gelecek öngörüsünde bulunmaya da yardımcı olacaktır.
Kemalizmin düşünsel gelişimi, farklı politik görüşlere karşı bağımsızlık kazanmasına da sebep olacaktır. Bu sayede Kemalizmin aynı anda birbirine tamamen ters fikirleri temsil etmesinin önüne geçilebilecektir. Mustafa Kemal ve Türk Devrimi’nin mirasının güncel politik meşruiyet aracı olarak kullanılması da bu sayede varlık zeminini yitirecektir. Kemalizmle halk arasına inşa edilmiş “ruhban sınıfı” da etkisini yitirecek Mustafa Kemal her türlü politik ikbal kavgasından sıyrılarak yeniden halkla temas edebilecektir.
Cumhuriyet tarihi adı altında yazılan güzellemelerin, ezber tekrarlarının, faaliyet raporlarının, düşman tanımlarının ötesinde somut sorunlara somut çözüm önerileri üretebilmek için fikirlerin, tarihsel gerçeklerin değil hareket noktalarının, kullanılan yöntemlerin değiştirilmesi gerekmektedir. Mevcut yöntemlerin Kemalizmi 1938’den bu yana dogmatikleştirdiğini merkeze aldığımız zaman, Kemalizmin tutarlı, bütünlüklü ve çözüm üreten bir düşünce sistematiği olması için sürekli geri plana atılmış düşünsel tartışmaların yeniden gündeme gelmesi gerekmektedir. Yarım kalmışlıktan kurtulmak ancak ve ancak böyle çabayla mümkündür. Gerekli düşün emeği sarfedilmeden düşünmeye dair sorulara ezber tarihsel aktarmalarla cevap vermenin imkanı bulumamaktadır.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...