Ana Sayfa Anlık Dergisi Günümüzde Toplumsal Sınıfların Çatışmasızlığı Mümkün Müdür

Günümüzde Toplumsal Sınıfların Çatışmasızlığı Mümkün Müdür

            Halk, üzerinde anlaşamadığımız kavramlardan biridir. Sadece tarihsel süreçteki anlamıyla değil, bugünkü anlamıyla da uzlaşamadığımız noktalardandır. Aslında halk sözcüğünün anlam ve kullanımına bakıldığında durum biraz daha netleşmektedir. Halk sözcüğü aynı uyruktaki insanları nitelemek için de kullanılıyor, aynı soydan gelenleri de, aynı kültürden olanları da hatta bir ülkedeki toplumun tamamını da… Cumhuriyet Devrimi’nin aynı zamanda bir kültür devrimi olduğunu göz önüne alırsak bizim halk tanımımız yukarıdaki tanımlardan bazılarının iç içe geçmiş bir halini yansıtıyor. Ancak burada özellikle vurgu yaptığımız bir nokta var: “imtiyazsız olmak”. Bu ise durduğumuz noktayı göstermek açısından önemlidir.

            Bugün için baktığımızda halkımızın öncelikli olarak çözülmesi gereken birikmiş sorunları var. Açlık, yoksulluk, işsizlik hatta kentsel dönüşüm ve deprem gibi sebeplerin de etkilediği barınma sorunu. Bizim kastettiğimiz ya da üzerine kafa yorduğumuz “içinde bizlerin de yer aldığı” halk bu. Bizi özellikle vurgulamamın sebebi ise kendisi halkın bir parçası olmasına rağmen kendini halktan görmeyen hatta halkı aşağı gören bunu da “halka inmek” söylemiyle dışa vuranların olması. Çok okuyor olmak, üniversite mezunu olmak, dernek veya siyasi partide faaliyet gösteriyor olmak bizlerin halkın bir parçası olmadığımız anlamına gelmiyor. Hatta benzeri sebeplerle kişinin kendini halktan soyutluyor olmasını siyaset yapmak değil, ayrıcalıklı kesime dâhil olmaya çalışmak olarak yorumluyorum. Buradaki temel yanılgı ise sermayenin zenginlikle eş görülmesidir. Bir statü sahibi olmak ya da biraz daha yüksek yaşam standardına ulaşmak hatta belli oranda zenginleşmek veya yüksek ücret alıyor olmak değildir sermaye sahibi olmak.

            Türkiye’de yönetenlerin nasıl ayrıcalıklı bir konuma ulaştığını salgın sürecinde yaşayarak en uç örnekleriyle gördük. Aynı zamanda sermaye sınıfının çıkarının nasıl korunduğunu da acı bir şekilde tecrübe ettik. Köylü, çiftçi binlerce liralık borcunu ödeyemeyip haciz işlemlerine maruz kalırken; yabancı şirketlere, holdinglere, iş adamlarına tek kalemde sağlanan milyonlarca liralık indirimlere, vergi borcu aflarına şahit olduk. 2021 yılının bütçe görüşmeleri yapılıyor ayrıca gündemde asgari ücrete yapılacak zam tartışılıyor. Salgın başladığından beri yönetenlerin ya da sermayenin diğer toplum kesimleri yararına hareket ettiğini gördünüz mü? İşten çıkarmaların yasaklanmasıyla çalışanlar asgari ücretin yarısı kadar bir ücrete mahkûm edildi. Bu kriz bile fırsata çevrildi. Kişi işinden ayrılmak isterse birçok şeyden vazgeçmek durumunda, yok eğer vazgeçmek istemiyorsa bin liraya mahkûm edilmekte. Ayrıca asgari ücret altında emekli maaşı alıyor olmak da haksızlık değil mi? Toplumun refahını gözetmeyen bir yönetim anlayışı kabul edilebilir mi?

            Yukarıdaki sorulara hayır cevabını verdiğinizde doğrudan halkçılık meselesine de girmiş oluyorsunuz. Çünkü ayrıcalıklı kesim ile halk arasındaki durumu bir “çatışmasızlık” içerisinde uzlaştıramıyorsunuz. Dolayısıyla “sınıfsız ve kaynaşmış” bir bütünlük kendiliğinden ortadan kalkmış oluyor. Nasıl ki cumhuriyet kurulurken aşiret reislerinin/toprak ağalarının menfaatiyle halkın menfaatleri çatışıyorsa; bugün de sermaye sahibiyle işçinin menfaati hatta yönetenle yönetilenin menfaati çatışma durumda.

            Aslında burada bir tezat daha ortaya çıkıyor. Toplumsal Devrimler’le birlikte Türkiye’de hakların topluma, kadınlara, işçilere onlar talep etmeden, tepeden geldiği yönünde yaygın bir söylem var. Doğruluğu ya da yanlışlığı ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, asıl vurgulamak istediğim husus şu: Bu kesimlerin hak arayıp mücadele etmesi çatışma doğurur. Hem çatışmasızlığı savunup hem de “zaten böyle bir talep yoktu, mücadele etmediler, kıymetini de bilmiyorlar” şeklinde serzenişte bulunmak çarpık bir düşünce örneği değil midir? Hem toplumun homojen olup sınıfsız ve kaynaşmış bir kitle olduğunu savunup hem de “işçi sınıfı hakkını aramamış/aramıyor demek çelişki değil midir? Hem kadınlar haklarına sahip çıkmıyor/değerini bilmiyor demek hem de kadın hareketlerini bir çırpıda “kökü dışarıda” ilan etmek nasıl yorumlanmalı? Zannediyorum öncelikle buradaki mantık hatasını gidermemiz gerekiyor.

            1920’li yılların başlarında yazılan bazı yazıların başlıkları dikkat çekici: “Halk Hükümeti”, “Halk Saltanatı”, “Halk Devleti” vs … Bu ve benzeri başlıklarda onlarca yazı kaleme alınmış. Aynı zamanda yeni düzenin özelliklerinden biri olarak yorumlanabilir. Tabii bu konuda ne kadar başarılı olunduğu da çokça tartışılmış. Bizim bu noktada ilk dikkat çekeceğimiz husus bahsedilen “sınıfsız, kaynaşmış” toplumun bir ideal olarak ortaya konduğu ancak bunun gerçekleştirilemediğidir. Sebepleri arasında Osmanlıdan kalan miras, dönemin koşulları, kaynakların yetersizliği gösterilebilir. Bu tercihin sebepleri arasında kurtuluş savaşını başarıya ulaştırmış bir kadronun, sonraki süreçte sınıf meselesi yüzünden içeride oluşacak çatışmadan dolayı bölünmelerin yaşanacağı endişesi olarak da görülebilir. Uyumlu, uzlaşmacı hatta birbiriyle dayanışma içerisinde genel yararın gözetildiği ve milli çıkarlar noktasında birlik ve bütünlüğün sağlandığı bir toplum düşünülmüştür. Ancak ne dün ne de bugün böyle bir toplum hiç var olmamıştır.

            Şu husus da belki tekrar olacaktır ama benzer düşünceyle yani kurtuluş sonrası yeni bir toplum inşası sürecine girildiğinde birçok devlet benzer tavrı takınmıştır. Bunlardan biri de tarihe karışmış olan Yugoslavya’dır. Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırılan bu kategorideki ülkeler kalkınma konusu üzerinde özellikle durmuştur. Dolayısıyla hızlı bir kalkınma ve gelişme süreci sağlamak için içerisinin mümkün olduğunca homojenleşmiş bir yapıda olması gerektiği düşünülmüştür. Sınıfsal meselelerin içeride yarattığı hoşnutsuzluk hem kalkınma hızının yavaşlamasına sebep hem de kıt iktisadi kaynakların verimli kullanılması açısından olumsuzluk olarak görülmüştür. Ayrıca sınıf meselesinin de tıpkı etnik ve kültürel meseleler gibi bölünmelere yol açacağı ihtimali sürekli göz önünde tutulmuştur. Bu ihtimalin olabileceği bir kez sezildikten sonra da birçok konuda bu kaygı bugüne kadar taşınmış, bazı sorunların çözümü de ötelenmek durumunda kalmıştır.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...