Ana Sayfa Anlık Dergisi DESTANIMIZDA YALNIZ ONLARIN MACERALARI VARDIR

DESTANIMIZDA YALNIZ ONLARIN MACERALARI VARDIR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-8

DESTANIMIZDA YALNIZ ONLARIN MACERALARI VARDIR

            Halk üzerine düşünmek, çetrefilli ve zor bir iş. Tanımı öyle zor ve tartışmalı ki, bilimsel düşünebilmek için koymak gereken sınırlara neredeyse imkan sağlamıyor. Ve kendinizin de içinde yer aldığı bir topluluk hakkında kafa yorduğunuzu düşününce, duygusallıktan kaçınmak da bir o kadar imkansızlaşıyor. Ancak halk, yüreği, zihni, dili, işi, geçmişi ve geleceği ile bizlerin, yani halkçıların esas derdidir ve bu nedenle kendileri hakkında mesai yapmaktan kaçınmamız da mümkün değildir.

            Anlık Dergisi’nde yedi sayıdır devam ettirdiğimiz deneme serimizde artık sona yaklaşırken, serimizin bu sekizinci kısmında halk ve Kemalizmin Halkçılık ilkesi üzerine bazı düşünce ve görüş parçalarını paylaşmak yerinde olacaktır.

            Başlarken dileriz ki; halkların sinsi popülist siyasetin pençesinde koşar adım yeni bir tür faşizme sürüklendiği çağımızda; Kemal Atatürk’ün sarfettiği “Yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.” veczi, bir temenni olmaktan çıkarak, bir gerçeğe dönüşeceği o aydınlık şafağına kavuşur.

Fragmanlar

            “Yapılması gereken şey, özellikle de kriz zamanlarında, vizyonlar veya en azından daha önce düşünülmemiş fikirler geliştirmektir. Bunların tümü kulağa safça gelebilir. Fakat aslında öyle değil. Kaldı ki, kitlesel boyutta yıkımla yüklü bir trenin, içindeki insanların aksi istikamette koşması halinde hızını ve yolunu değiştireceğini hayal etmekten daha safça ne olabilir? Albert Einstein’ın dediği gibi, sorunlar daha en başta onlara yol açan düşünce modeliyle çözülemez. Yolu değiştirmek, bunun için de önce treni durdurmak gerekir.”

Harald Welzer

            Türkiye’de, özellikle Ulusalcı çevrede “devr-i saadet”ten miras kalan bazı retoriklere körü körüne bağlılık gibi habis bir huy mevcut ne yazık ki? Belki de, Aydınlanma devrimimizi tamamlayamamış olmamız nedeniyle, en aydınlanmış pozları veren toplumsal gruplarımız dahi paslı mukaddesler yaratmaktan kendini alamıyor ve vakti geldiğinde bunları terk etmek cesaretini gösteremiyor.

            Bunlardan burada ele alacağımız iki tanesi daha önce de farklı sebeplerle kenarından değindiğimiz “Milli Birlik” miti ve Türk halkının “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olduğu yönündeki Soğuk Savaş döneminde zihinlere perçinlenmiş batıl inançtır.

            Evvela, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir ulusta görülmediği şekilde, Türkiye’de de herhangi bir anda ulusun tamamının veya ezici çoğunluğunun konsensüsü ile bir “Milli Birlik” gerçekleşmemiştir. Büyük çoğunlukça öyle olduğu sanılan İstiklal Savaşı döneminde dahi varolan Kuvva-i İnzibatiye, yurdun dört bir yanında çıkan isyanlar, yüksek yüzdelerdeki asker kaçakları ve benzeri kanıtlar ulusun tek bir vücut hareket ettiği bir “Milli Birliğin” ancak yaratılmış bir mit olduğunu göstermektedir. Dönemin tarihini inceleyenler açıkça göreceklerdir ki, İstiklal Savaşı sürecinde Türk ulusu aynı zamanda Kuvva-i Milliye ile “Ancien Regime” unsurları arasında bir iç çatışma da geçirmiştir.

            Benzer şekilde, 20. Yüzyılın başında Bolşevik yayılmacılığından çekinilerek türetilen, ancak motive edici bir temenni olmaktan ileri gidemeyen Türk halkının “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olduğu yönündeki görüş de, anti-komünizm kaygıları ile Soğuk Savaş döneminde geniş toplumsal kesimlere ezberletilmiş bir slogandır. Zira, 1920-30’lu yıllarda dahi, Türkiye’de sermaye sahibi zengin etnik azınlıklar, daha sonra serpilecek olan Türk sermayedarlar, geniş arazilere sahip toprak ağaları, zanaat ve ticaret erbabı kentli eşraftan oluşan varlıklı bir azınlık ile, nüfusun yüzde sekseninden fazlasını oluşturan yoksul bir köylü kitlesi manzarası görürüz. Bugün de bu tablo kesimler ve isimler değişse de sosyo-ekonomik manada aşağı yukarı varlığını sürdürmektedir.

            Esasında, bir savaş ve köklü devrimler döneminde dış düşman ve iç bozgunculara karşı, halkın genelinin işbirliği motivasyonunu sağlamak gayesiyle öne sürülmüş bu pragmatik söylem, sonraki yıllarda Türkiye’de başta geniş emekçi halk kitlelerinin uyuşturulması ve teskin edilmesi için muktedir çevreler tarafından istismar edilmiştir. Bu perspektif ile sınıf bilinci ve buna uygun düşünme ve davranmanın kötü ve ulusal çıkarlara aykırı bir durum olduğu fikri sinsi bir şekilde toplumun düşünsel kodlarına işlenmiştir.

            Bu telkin ile geçen onlarca yıllık sürecin neticesinde bugün; Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun her yıl yayımladığı Küresel Haklar Endeksi Raporu’nda 144 ülke içerisinden dünyada işçi hakları açısından en kötü 10 ülke arasında yer alan Türkiye’de, sendika üyesi işçi oranı 13,8% olmasına karşın; TÜSİAD, MÜSİAD, TÜMSİAD gibi onlarca irili ufaklı sanayici ve iş adamı derneği ve TOBB ile, sermaye çevreleri memleketteki en örgütlü toplumsal kesim görünümünü arz etmektedir.

            Elbette yine bugün, “sınıfsız ve kaynaşmış bir kitle” olan Türkiye’de geçtiğimiz yıl yapılan Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nda en zengin 10% ile geri kalan 90% arasında yıllar içerisinde aşağıdaki servet paylaşımı tablosunun ortaya çıkması da hiç şaşırtıcı değildir.

            Peki ama gerçek manzara bu “Milli Birlik” ve “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” tezlerinin oldukça uzağındayken, Ulusalcı kesimin önemli bir kısmı neden hala bu tezlere büyük bir bağlılık sergilemektedir?

            Bunun sebebi zannederiz, Soğuk Savaş döneminde, on yıllarca bürokrasinin tekelinde bir “resmi ideoloji” olarak biçimlendirilmeye çalışılan Atatürkçülüğe zerk edilmiş popülist “bir tek gerçek halk” var olduğu şeklindeki haslettir. Bu tasarıma göre, prototipi ve karakter özellikleri belirlenmiş bir “öz” halk vardır ve bunun dışında kalan tüm kesimler veya bireyler otomatik olarak “halkın dışında” kalmaktadır. Bu oldukça basit ve kabul edilebilirliği kolay bir anlayıştır ve on yıllardır kerameti kendinden menkul siyasiler ve yazar-çizer takımı tarafından keyfi ölçeklerle toplum bu “bir tek gerçek halk” olanlar ve olmayanlar biçiminde ayrıştırılmakta, popülist bir kimlik siyasetinin malzemesi yapılmaktadır. Bu, ötekinin meşruiyetini yok sayan ve sadece kendisini gerçek halkın temsilcisi olarak gören, çarpık bir anlayıştır.

Ulusalcı kesimde sıklıkla dile getirilen “Milli Birlik” retoriğinin arkasında bu kendi tasarımları olan “bir tek gerçek halkın” olduğu, bunun dışında kalanların otomatik olarak tüm meşruiyetini kaybettiği (gayr-i milli) ve sadece kendilerinin bu “bir tek gerçek halkın” temsilcisi olduğuna dair popülist zihin kalıbı yer almaktadır.

Haliyle, “bu bir tek gerçek halkın” emekçiler ve sermayedarlar olarak çıkar anlaşmazlığı yaşayan iki kampa ayrılmış biçimde tasarlanması da bu kesim için kabul edilebilir değildir. Zira, bu tasarıma göre “bir tek gerçek halk” öz bir yapı olup, tüm istek, arzu ve çıkarları ortaklaştırılmış, ahlaki saflıkta, yekpare bir bütündür, öyle olmalıdır.

On yıllardır, toplumsal çıkar gruplarının varlığını ve farklılıklarla birlikte olabilme kültürünü reddeden bu anlayış, “Biz siyasi partilere değil, milli birliğe muhtacız.” veczinin körlemesine ardına takılmış bir şekilde, meçhul bir ufukta bu “Milli Birliğin” sağlanması, “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olan milletin yani “bir tek gerçek halkın” kendilerinin öz temsilcileri olduğunu anlaması ve kendilerine teveccüh göstermesi beklentisi içinde çırpınmakta ve sürekli hüsrana doğru yaklaşmaktadır. Sadece son dönemde kimi temsilcilerinin 1 Mayıs kutlamaları, İstanbul Sözleşmesi, feminizm, eşcinsellik gibi konu başlıklarında hararetle dile getirdikleri görüşler dahi bu ümitsiz çırpınışta artık pek fazla yolları kalmadığını göstermektedir. 

Popülist Hayallerden, Halkçı Gerçeklere

“Bir kez daha amaçları araçların üzerine taşıyacağız ve iyi olanı faydalı olana tercih edeceğiz.” John Maynard Keynes

            Fikirsel meselelerin hallinde yalnızca tenkit etmek yetmez, bunların alternatiflerini de en azından kaba taslak bir şekilde ifade edebilmek gerekmektedir. Dolayısıyla, yukarıda tenkit ettiğimiz hayalci retoriğe karşın, artık halkçılığın asıl manasını tartışmak ve gerçekçi çözümlemeleri bulup çıkartmaya ihtiyacımız bulunmaktadır.

            Kimileri için Halkçılık fikri ve onun Büyük Türk Devrimi sürecinde sosyal alana yansıması, Saltanatın ve ardından Hilafet’in kaldırılması, Cumhuriyet’in ilan edilerek despotizmden, halkın iradesine dayalı bir idare biçimine geçilmesi, yahut çok partili seçim sisteminin uygulanmaya başlanmasından ibaret ve vuku bulmuş bir hadise sayılabilir.

            Yahut Halkçılık sadece, devlet ve toplum hayatında yapılacak işlerde her daim halkın geniş kısmının faydasının gözetilmesi şeklinde yorumlanabilir. Biz de her ne kadar bu kanaati destekler fikirde olsak da, anladığımız Halkçılık fikri yalnızca bundan ibaret değildir.

            Anlayışımıza göre Halkçılık, yalnızca idarenin bir hanedandan alınıp, halka verilmesi yahut yapılan her işte halkın menfaatinin gözetilmesinden ibaret bir tavır değildir. Halkçılık, toplumumuzu oluşturan kesimler ve bireyler arasındaki formel ve reel tüm ayrıcalıkları, ayrımcılıkları ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir eylem biçimidir.

            Devrim Yasaları olarak kabul edilen yasalardan dördü, yani; Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924), Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun (30 Kasım 1925), Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun (26 Kasım 1934) ve Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (3 Aralık 1934) bu noktada bizlere önemli destekleyici deliller sunmaktadır.

            Zira, bu Devrim Yasaları ile görülmektedir ki; sadece siyasi iktidarın bir hanedandan alınarak halkın temsilcilerine verilmesi ile yetinilmemiş, Türk Ulusu’nun toplumsal kesimleri ve bireyleri arasında cinsiyet, inanç, soy, geçmişte edinilmiş bazı ayrıcalıklı unvanlar ve hatta kılık-kıyafet gibi dayanaklarla oluşabilecek her türlü ayrıcalık, ayrımcılık ve eşitsizliğin de ortadan kaldırılması yolunda mühim adımlar atılmıştır.

            Cumhuriyetin ilanı ve Devrim Yasaları ile birlikte Büyük Türk Devrimi’nde soy, cinsiyet, inanç ve kılık-kıyafet gibi konularda ayrıcalık ve eşitsizliğin giderilmesi açısından kat edilen yol büyüktür, ancak Halkçılık fikrinin müdavimleri için -bilhassa günümüz manzarasına bakınca- asla yeterli değildir.

            Keza, ortada henüz halledilmeyi bekleyen pek çok ayrıcalık, ayrımcılık ve eşitsizlik konu başlığı bulunmaktadır. Bu noktada değinilmesi gereken en önemli konu başlıklarından birisi için; monarşi ve aristokrasinin alaşağı edildiği ve burjuva demokrasisinin inşa edilmeye başlandığı bir çağda büyük düşünür Pierre-Joseph Proudhon şu erken soruyu sormaktadır: “Niçin servetten gelen imtiyazların ortadan kalkmasını mevki ve soy imtiyazlarının ortadan kalkması gibi istemiyorlar?”

            Evet! Mevki, soy, cinsiyet, inanç ve hatta kılık-kıyafete kadar pek çok sebepten kaynaklanan imtiyazların ortadan kalkması noktasında tereddütsüz bir tarafgirlik içerisinde olan Halkçılık fikrinin müdafisi Kemalistlerin, servetten gelen ve toplumsal eşitsizliklerin belki de en derinini yaratan bu ayrımcılık durumunun halli konusundaki kafa karışıklığı ve çekimserliği nedendir?

            Kanaatimizce Halkçılık, bir yere kadar binilip, istenildiğinde duraklardan birinde inilebilecek bir tramvay değildir. Halkçılık, mümkün olduğunca, tüm ayrıcalık, ayrımcılık ve eşitsizliklerin ortadan kalktığı bir toplum ve işbirliği, dayanışma, paylaşma, karşılıklı güven ve saygıya dayalı bir toplumsal düzen inşa edilene kadar sürecek soluksuz bir maratondur.

            Tarih, bu maraton üzerinde, bugün gelinen yol ayrımında, Kemalistleri artık bir tercih yapmaya mecbur kılmaktadır.

Okumuş Bir İşçi Soruyor: Türkiye’nin Sahibi ve Efendisi Kimdir?

            Ulu Önder Atatürk, 1922 yılının Mart Ayı’nda yasama yılının açılış konuşmasında meclis kürsüsünden milletvekillerine şu soruyu sormakta ve kendisi cevaplamaktadır:

            “Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üreticisi olan köylüdür. O halde herkesten çok bolluk, mutluluk ve varlığa hak kazanan ve buna layık olan köylüdür. Bundan dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin ekonomik politikası bu önemli amacının sağlanmasına yöneliktir.”

            Atatürk bu soruyu sorduğu ve cevapladığı 1922 senesinde, nüfusunun 80%’ini köylülerin oluşturduğu bir Türk toplumu manzarasına bakmaktadır. Bugünün Türkiye manzarasına baktığımızda ise nüfusun 80%’inden fazlasının ücrete bağlı bir gelir ile geçimini sağladığını görürüz. Bugün Türkiye’de üreten, değer yaratan, vergi ödeyen, ekonomi çarkının dönmesini sağlayan kesim bu on milyonlarca vatandaşın teşkil ettiği emekçi kesimdir.

            Şu halde, 21. Yüzyılın Türkiye’sinde “Sahibi ve efendisi kimdir?” sorusunun cevabı açıkça bu milyonları teşkil eden emekçi halk kitlesi olacaktır. Öyleyse herkesten çok bolluk, mutluluk ve varlığa hak kazanan ve buna layık olan da fabrikalarda, tarlalarda, ofislerde, sokakta, çarşıda, pazarda kısacası çalışmanın ve üretimin var olduğu her yerde karşımıza çıkan bu ezici çoğunluk, bu üretken, emekçi insanlardır.

            Zira yine Kemal Atatürk’ün 1921 yılında meclis kürsüsünde ifade ettiği şekilde:

“Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız. Dolayısıyla her birimizin hakkı vardır. Salahiyeti vardır. Fakat çalışmak sayesinde biz hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını emek harcamadan geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur, hakkı yoktur.”

            Toplum içerisindeki yerini ve hakkını çalışarak ve emek harcayarak edinmeyi esas kabul eden bir anlayış için, milletin efendiliği noktasında da üretici ve emekçiden başka bir yanıt bulunmamaktadır.

            Bu durumda, deneme serimizin önceki kısımlarında sıklıkla dile getirdiğimiz “Türk Ulusunun genel ve yüksek menfaatleri demek, esasında Türk emekçisinin menfaatleri demektir” görüşümüz de bir nebze daha açıklığa kavuşmuş olacaktır.

            Türk Ulusu, sömürgeci bir geçmişin yağma ile elde edilmiş mirasından yahut büyük hidrokarbon kaynaklarının getirdiği zenginlikten mahrum, ancak çalışmayla ve üretimle zenginlik ve refaha kavuşabilecek bir toplumdur. Haliyle bu çalışkanlık ve emeğin karşılığında ortaya çıkan zenginlikte de en fazla hak sahibi olanlar, bu zenginliği yaratanlar olacaktır.

            Bugün, içerisinde bulunulan kriz ve salgın dönemlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizliğin en sert şekilde hissedildiği yurdumuzda, toplumsal eşitsizliklere son vermeyi hedefleyen bir Halkçılığın, ulusun genel ve yüksek menfaatlerini her şeyin üstünde gören bir Milliyetçiliğin ve hak sahibi olmayı çalışma ve emeğe bağlı gören bir düşüncenin takipçileri için, emekçi halk kalabalıklarının mutluluk ve refahını tesis etmeyi hedefleyen, onların hak ve menfaatlerini savunan bir politik vizyonun ortaya konulması ve sahiplenilmesi zaruridir. 

            Aksi halde bugün için “Müdafaa-i Hukuk” söylemi, tarih sayfalarında kalmış hoş bir yadigardan fazlasını ifade etmeyecektir.

Bir Türk Standardı Var Mı?

            ABD’de her ne kadar tartışmalı olsa da, Amerikan toplumsal yaşamı, ekonomisi ve siyasetinin biçimlenmesinde tekel etkisi olduğu ve diğer toplumsal kesimlerden ayrıcalıklı ve üstün bir konumda bulunduğu iddia edilen WASP (White, Anglo-Saxon, Protestant) yani beyaz ırktan, Anglosakson kökenli, Protestan inancını benimsemiş bir kesim tanımlanmaktadır. İddia odur ki, bu kesim birinci sınıf, makbul vatandaşlar, gerçek Amerikanlar geleneksel olarak on yıllar boyunca ABD sosyal hayatını domine etmekte ve küçük istisnalar dışında Amerikan Ulusunu teşkil eden diğer kesimlere aynı etkinlik fırsatını vermemektedir.

            Bir “melting pot” olarak ifade edilen Birleşik Devletlerin dünyanın dört bir yanından akan yığınların karışımıyla meydana gelen ulus yapısı içerisinde ırk, soy ve inanca bağlı olarak böyle bir ayrıcalıklı kesimin varlığına ilişkin dedikodular dahi dünyanın güya en ileri, medeni, demokratik ve refah içerisinde bir toplumunda hangi ilkel hasletlerin hala kendisine yaşam sahası bulabildiğini gösteren trajik bir örnektir.

            Bu bakımdan, pek çok kez “Asya ile Avrupa arasında bir köprü” olarak tanımlanan, toplumsal ve kültürel çeşitliliği bağlamında kimilerince bir mozaik, kimilerince rengarenk desenleriyle bir kilime benzetilen ve bendenizin daha önceki yazılarında “tarihin ilk ‘melting pot’u (eritme potası)” olarak tanımladığı Türkiye’mizde; Soğuk Savaşın anti-komünist ideolojisi ile milliyetçi-muhafazakar sağ siyasetin evliliğinin en somut bir yavrusu olarak nitelenebilecek muktedir patriarkal, dinci ve etnikçi ittifakının toplumsal hayata yansıması olarak yaratılmaya çalışılan, TSE şeklinde kısaltabileceğimiz yani “etnik Türk, Sünni Müslüman, Erkek” bir prototipin, toplumun geri kalanından ayrıştırıldığı bir “makbul vatandaş” tasnifinden bahsetmek mümkün müdür?

            Demokrasi tecrübemizin bir tesisat tıkanıklığı olarak tabir etmemiz icap eden -fiyakalı adlandırması ile- bu post-modern devrinde, yani sığ bir popülizm ve kimlik siyasetinin hakim olduğu döneminde; yalnızca parlamento içerisindeki temsil tablosu, üst perdelerden duyulan vahim söylemler, yahut gündelik haberlerde karşılaştığımız toplumsal manzara; ne yazık ki tarih öncesinden bugüne uzanan yüksek bir folklorun ve iyi niyetli komşuluk ve akrabalık ilişkilerinin bin senedir bir arada tuttuğu ve modern Türk Ulusunun oluşumuna zemin sağlayan toplumsal yapımızın, art niyetli yahut beceriksiz müstevlilerin elinde sağa sola süpürülen toz zerrecikleri misali dağıtıldığı ve vatandaşlarımızın biricikliğinin üstü kapalı bir etnikçi, mezhepçi ve cinsiyetçi cendere ile baskılanmaya çalışıldığına dair acıklı deliller sunmaktadır.

Büyük Türk Ulusunu teşkil eden; farklı etnik kökenlere sahip olan, farklı inanç veya mezheplere iman eden, kadınlar ve farklı cinsel yönelimleri bulunan vatandaşlarımızın sıklıkla bu ilkel ve hukuk dışı tutuma maruz kalmaları, kavradığımız Ulusçuluk, Laiklik ve Halkçılık prensipleri dahilinde kabul edilebilir değildir.

Nazarımızda, Büyük Türk Ulusunun liyakati sağlayan ya da haksızlığa uğrayan bir ferdinin etnik kökeni, dini, mezhebi, cinsiyeti yahut cinsel yöneliminin ne olduğu; sosyal, ahlaki, vicdani, hukuksal, biçimsel veya reel muamelede hiçbir tesir yaratamaz, yaratmamalıdır.  

            Özlemini çektiğimiz geleceğin toplumsal düzeni; hiçbir türlü etnikçi, dinci ve cinsiyetçi ayrımcılığa ve bölücülüğe müsamaha edilmeyen bir düzen olacaktır.

Kadınlar Üzerine

“Daha emin ve daha doğru olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır: Büyük Türk kadınını çalışmamıza ortak kılmaktır.”

Mustafa Kemal Atatürk

            Yurdumuzda kadın hakları ve kadınların toplum içerisindeki pozisyonları on yıllardır tartışılagelmiş, üzerinde detaylı incelemeler yapılmış, büyük ve süslü cümleler kurulmuş ancak bir türlü çözümlenememiş bir meseleler yumağıdır. Toplumun yarısına ve geleceğine dair bu mesele, çok zaman sadece akademik ve entelektüel bir uğraş, siyasi ve hukuki çözümlerin kafi geleceği tali bir bürokratik iş, ya da tek tek bireylerin kendiliğinden yaşayacağı bir aydınlanma ile düzelecek ahlaki bir mucize gözüyle görülmektedir.

            Meselenin esasen böylesine çok boyutlu ve karmaşık bir muhtevasının olması tek tek bu alanlardaki iyileştirmelerin meselenin kökten halli noktasında yetersiz kalmasına neden olmakta ve ardında yatan kök nedenin esaslı bir araştırmasının yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

            Elbette, burada konu üzerine istatistiğe de dayanan detaylı bir tahlil yapmak imkanımız yoktur, ancak kanaatimiz odur ki; diyalektik materyalist teori ve yönteminin köklü toplumsal alışkanlık ve değişimlerin altında yatan yegane sebep olarak tespit ettiği üretim ve iktisat ilişkileri, bizce de kadın meselesinin kök nedenini oluşturmaktadır.

Bu bakımdan bizce, kadın meselesi, esas itibariyle sosyo-ekonomik bir mesele olup, kökten çözümü ancak sosyo-ekonomik koşulların değiştirilmesi ile mümkün olabilecektir. Buna binaen, meramımızı Friedrich Engels’ten yapacağımız bazı alıntılarla da destekleyerek izah etmeye çalışacağız.

Yukarıdaki tablo 2020 yılı itibariyle Türkiye’de yetişkin kadın ve erkek nüfusun işgücü ve istihdama katılım oranlarını göstermektedir. Görüldüğü gibi ülkemizde her 3 kadından sadece 1’i iş gücüne katılım sağlamakta, lakin her 4 kadından ancak 1’i istihdam edilmektedir. Erkekler ile kıyaslandığında tablonun eşitsizliği açık bir biçimde görülmektedir.

Bu durum, büyük bir ulusal kaynağın israfı olduğu gibi, bir üretim ve tüketim toplumunda cinsiyetler arası eşitsizliğin esas nedenini de aleni bir biçimde gözler önüne sermektedir.

Şu manzaraya bakarak Engels’in konuya dair tespitine kulan verecek olursak; “Kadın-erkek arasında, daha önceki toplumsal durumlardan bize miras kalan eşitsizlik, hiçbir zaman, kadının iktisadi baskı altında oluşunun nedeni değil, sonucudur.”

Zira, çağlar boyunca insanlığın geçirdiği üretim ilişkileri ve buna bağlı ortaya çıkan toplumsal düzen değişiklikleri neticesinde kurulan ataerkil aile yapısı ile kadın, toplum ilişkileri ve üretim işlerinden el çektirilerek, ev içi işlerle meşgul olmaktan mesul bir rol paylaşımına mahkum edilmiştir. Engels’in ifade ettiği şekilde; “Toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın, bir başhizmetçi olmuştur.” Nitekim ülkemizde de kadınların işgücüne katılımları önündeki en büyük engel TÜİK verilerine göre 35%’lik bir oran ile ev içi işlerdir.

Bu rol değişiminin hem nedeni, hem de tabi sonucu olarak erkek cinsi toplum ve aile hayatında iktisadi tekeli elde ederek, kadın cinsi üzerinde “hayatta kalma” tehdidi ile gittikçe artan bir üstünlüğü tesis etme imkanı bulmuştur.

Nitekim Engels’e göre “Evlilik içinde erkeğin üstünlüğü, onun iktisadi üstünlüğünün yalın bir sonucudur ve bununla birlikte kaybolacaktır.”

Bu noktada, aile içerisinde kadının erkeğe olan ekonomik bağımlılığının sonlandırılması ve böylece aile ve toplum hayatı içerisindeki rol dağılımının değiştirilmesi, kadın hak ve özgürlükleri açısından en baş çözüm yoludur. Bu rol dağılımının değişiminde hiçbir beis yoktur. Zira, kadın, toplumsal kıymetini anne, eş, kardeş veya evlat olmakla değil, birey olmakla zaten hak etmektedir.

Neticede ataerkil aile, maddi hakları gözeten ve düzenleyen bir sözleşme ile oluşturulan, sosyo-ekonomik ve hukuki bir birimdir. Sanılanın aksine bu sözleşme pek az romantizm ve ahlakilik, fakat bolca iktisat barındırır. Haliyle iktisadi koşulların değişimi, bu ataerkil yapının da değişimine altyapı sağlayacaktır. Engels’in de dediği gibi “Toplum geliştikçe aile biçimi de gelişmek, toplum değiştiği ölçüde, aile biçimi de değişmek zorundadır. Aile biçimi, toplumsal sistemin ürünüdür ve onun kültür durumunu yansıtacaktır.”

            Elbette tüm bunların gerçekleşmesi, burada yazıldığı kadar kolay değildir. Bunun için pek çok üst yapısal değişime de ihtiyaç bulunmaktadır. Kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği konusunda atılacak önlemlerin pek çoğunun temel motivasyon kaynağının kadınların toplum ve aile yaşamında erkeklere olan ekonomik bağımlılığın ve eşitsizliğin sonlandırılması olması gerekmektedir.

            Bu açıdan, evvela bireylere sürekli bir iktisadi güvence sağlanması şarttır. Çalışanlara istihdam güvencesi sağlayacak sosyal güvenlik uygulamalarının hayata geçirilmesinin yanı sıra; önceki sayıda ifade ettiğimiz, istisnasız tüm bireylerin temel haklarını güvence altına alacak bir “temel vatandaşlık ücreti” uygulaması, çalışma kabiliyetinden bir şekilde yoksun bulunan milyonlarca insan açısından bir kurtarıcı etki yaratacaktır.

            Yine kadının toplumsal rol paylaşımı sonucu pasifize olmasına neden olan ev içi sorumluluklarını azaltarak, üretime ve sosyal hayata katılımını artırmak yönünde altyapı sağlayacak olan kreş, gündüz bakım evi, hasta ve yaşlı bakım evleri gibi merkezler en kolay ulaşılabilir şekle gelecek biçimde çoğaltılmalı ve geliştirilmelidir.

            Kadınların eğitimi ve bireylere meslek kazandırılması işi, en ufak bir ihmale meydan bırakmayacak bir ciddiyetle geliştirilmeli, yaygınlaştırılmalı ve denetlenmelidir. Dünyayı tanıyan, toplum içerisindeki konumunu ve haklarını bilen, medeni ahlaki kazanımları elde etmiş ve mesleki aidiyet ile üretmenin sağladığı özgüveni hisseden nesillerin yaratılması sadece bu meselenin değil, pek çok başka toplumsal sorunun çözümü için elzemdir.

            Bir son söz olarak yine Engels’e kulak verecek olursak: “Kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir.” Tüm toplumsal ayrıcalıkları, ayrımcılıkları ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak nihai hedefiyle yola çıkanların önündeki ilk aşamalardan birisi de kadınların erkeklerle omuz omuza üretime ve toplumsal hayata katılmaları ve bunun sağlanması için gereken tüm uygulama ve tedbirlerin cesaretle savunulması olacaktır.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...