Ana Sayfa Röportaj/Söyleşi Röportaj: SADIK USTA İLE “AYDINLANMA” ÜZERİNE…

Röportaj: SADIK USTA İLE “AYDINLANMA” ÜZERİNE…

1- Size göre, “Aydınlanma” denince ne anlamamız gerekir? Kant’ın “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!” tanımı sizce yeterli midir?

Önce şunu vurgulamakta yarar var: Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülke ve bölgesinde karşıdevrimci dalga yükseliştedir.Sadece etrafımıza bakmak bile bunu görmeye yeter.

Emperyalizmin bütün dünyada kışkırttığı dinci-şeriatçı ve etnik bölücülük, dünyevi hayatımızın tamamını belirler hale gelmiştir. Bilimsel düşünce ve akıl ise sadece teknolojik buluşların basit birer araç ve yöntemine indirgenmiştir.Kapitalist sistemin yoklukla terbiye ettiği, rekabet içinde hırçınlaştırarak bir kurda dönüştürdüğü insanoğlune yazık ki düşünsel açıdan da barbarlaşıyor. Burjuvazi, 18. ve 19. yüzyılda aydınlatarak önemli oranda çağdaşlaştırdığı insanı hurafelere, bağnazlıklara, batıl inanca boğarak yeniden mezheplerin, cemaat ve tarikatlarınkulları haline getiriyor. Bu gelişmelerin ışığında dünyada ve Türkiye’de yeniden bir Rönesans ve Aydınlanmaya ihtiyaç duyulduğu da çok açıktır.

Kavram olarak Aydınlanma nedir?

Türkçede kullandığımız Aydınlanma terimi, Almancanın “Aufklaerung” (Osm. Tenevvür, Fr. Eclairement, İng. Enlightment, İt. İlluminato) teriminden esinlenerek türetilmiştir. Aydınlanma teriminde hem fiziksel açıdan hem de mecazi anlamda ışık olgusu var. Biz Aydınlanma derken bir konu hakkında fikir sahibi olmayı veya berraklaşmayı; bir konunun açıklık kazanmasını, bilinmeyen bir şeyin üstündeki örtünün kaldırılmasını, fikir karmaşasının açıklığa kavuşturulmasını anlıyoruz.

Aydınlanma, geniş anlamda kullanılırsa,mutlu olmak, ruhen nurlandırılmak anlamına da gelebilir. Az önce belirttiğimiz gibi, Aydınlanma terimi ışık kavramını da içermektedir ki bu da karanlık alanın ışıklandırılması, nesnelerin seçilmesi ve görmenin kolaylaşması demektir.

Fakat en önemlisi Aydınlanma (kökleri daha da geri götürülebilmekle beraber) esas olarak 18. yüzyılda ortaya çıkmış felsefi, siyasi ve kültürel bir akımdır.

Çok kısaca geçmişe gidersek, Aydınlanmanın kökleri (her ne kadar, bu kavramı Antikçağ dönemi için de kullananlar olsa da) 16. yüzyılın Rönesans ve Hümanizm akımına kadar götürülebilir. Peki Rönesans ve Hümanizm akımı neden ve nasıl ortaya çıkmıştı?

  1. yüzyılda, ticaretle birlikte kentler de canlanmıştı. Pazar ve üretim merkezi işlevi görmesi nedeniyle büyüyen kentler, aynı zamanda iktidarların siyasi merkezleriydi. Bu kentler sadece üretim ve ticaretin merkezi değil, özellikle bilimin, edebiyatın, kültür ve sanatın da merkeziydi. Nüfusun ve kent sayısının artışı, üretimin yoğunlaşması, dağıtım ve ticaretin yaygınlaşması kentlerde yeni bir kentli sınıfın(burjuva sınıfının)ortaya çıkmasına imkan vermişti. Yeni ekonomik olanaklar, üretici güçlerin (emekçilerin) ve ürünlerin özgür dolaşımına, kitlelerin kültürel canlılığına, çalışanların özgürce meslek ve ticari alanlar belirlemesine ihtiyaç duyuyordu.

Fakat üretici güçleri oluşturan köylüler toprağa, yani ağaya bağımlıydı; hammadde kaynakları (ormanlar, sürüler, tarım ürünleri, yün ve keten gibi maddeler) sınır ve gümrüklerle denetim altına alınmıştı; yasalar, dinler, diller, kültürel alışkanlıklar ve gelenekler, ticari ve kültürel yaşamı sınırlamaktaydı.

Sadece üretim alanındaki değil, aynı zamanda dağıtım ve tüketim alanındaki engeller de kentlerde ekonomik imkanları elinde tutan yeni sınıfın (burjuvalar) soylularla ve dini kurumlarla çatışmasını kaçınılmaz hale getirmekteydi. Aynı şekilde bu durum, köylülerle toprak ağalarının; ticaret burjuvazisiyle aristokratların, yerel prenslerle kralların; Protestanlarla Katolik kilisesinin; ulusal dillerle Latincenin; tarikatlarla merkezi otoritenin; bilimle dinin çatışmasını da kaçınılmaz hale getirmişti. Çatışmanın ideolojik kökleri daha da eskilere götürülebilmekle birlikte, bu çatışma esas olarak 16. yüzyılda ortaya çıkmıştı.Bilim ve sanat dünyası, 16. ve 17. yüzyıldan bu yana kendisini dini ideolojiden ve ortaçağ kültüründen kurtarmaya çalışıyordu.

Avrupa’da kapitalist üretim ilişkilerinin geliştiği Kuzey İtalya ve Kuzey Avrupa’da teknolojinin gelişmesi; insanoğlunun köylülüğün bir ifadesi olan dar ufuklu olmaktan kurtulması; deniz aşırı ülkelerin, başka dünyaların keşfi(!)ve bunun üzerine temellenen yeni yaşam tarzı; bilimsel gelişmeler ve teknolojik buluşlarla büyük ölçüde artan üretimin önemli bir sermaye birikimine olanak yaratmasıyla şekillenen tüketim kültürü ve lüks yaşam tarzı; resim, heykel, edebiyat akımlarının gelişmesi; insan denen varlığın duygu, düşünce ve arzularının çeşitlenmesi ve keşfedilmesi ya da en azından bunların ifade edilmesinden korkulmaması vs. insanı merkeze yerleştiren bir kültür hareketinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Ünlü Romalı filozof Terence’nin “ben bir insanım ve insana ait olan hiçbir şey bana yabancı değildir” desturundan hareketle, sanat ve kültür çevrelerinde Hümanizm adı verilen insan ve dünya merkezli bir düşün akımı gelişmeye başlamıştı. Umut ve iyimserlik, insan varlığına ve yeteneklerine duyulan güven, dünyevi hayata olan bağlılık ve merak gibi bazı özellikler hümanistlerin ortak ideolojisi haline gelmişti. Hümanist akım insanın şahsi kurtuluşuna inanıyor, feodal düzenin ve kilisenin keyfi iradesine ve baskısına karşı çıkıyordu. Ancak yoksulların ve emekçilerin baskı ve zulümden kurtuluşu için herhangi büyük bir çaba göstermiyordu. Bu nedenle de etkileri ne yazık ki sınırlıydı. Ancak bu durum, Avrupa’yı sarsacak Reform hareketi ve 16. yüzyılın köylü isyanlarıyla değişecekti.

Kopernik, Kepler, Galilei gibi bilim adamlarının dünya ve evrenle ilgili bilimsel bulguları, Ptolemea’dan bu yana gelen ve Kilisenin sımsıkı sarıldığı evren modelini yıkmaya yetti; Dante, Cervantes, Luther gibi aydınların eserleriyle birlikte Katolik Kilisesinin dili olan Latincenin (Tanrının tartışılmaz dili) otoritesi yıkıldı; onun yerine ulusal diller gelişti; köylülüğün kentlere akmasıyla birlikte kader gibi algılanan ağa-maraba ilişkisi yıkıldı… Bütün bunlar o güne kadar Kral-Kilise-Toprak Ağası üçlüsünün tartışılmaz otoritesini ve sömürü düzenini sorgulamaya yetmişti. Ardından sıra dini hurafelerin, alışkanlıkların ve düzeni ayakta tutan geleneklerin sorgulanmasına gelmişti.

Kısaca bu bilim-din tartışması olarak ortaya çıkmıştı.

Gelişmekte olan doğa bilimi, materyalist felsefenin ihtiyaç duyduğu birçok bilimsel gerçeği ortaya çıkarmıştı. 15. yüzyıldan bu yana bilimin evrene, doğaya, maddeye ve insanlık tarihine ilişkin devrimci çıkışları olmuştu. Rönesans döneminin yeni bilim adamı, olguları ve deneyi bilimsel araştırmanın başat yöntemi ilan etmekle kalmıyor, aynı zamanda pratikte kanıtlanmayan hiçbir argümanı da kabul etmiyordu.

Bilgi neydi? Bilginin kaynağı neydi? Madde neydi? Devinimin, hareketin ve değişimin kaynağı ve yasaları var mıydı? Yaşam neydi ve nasıl ortaya çıkmıştı? İnsan neydi ve hayvanlar dünyasıyla nasıl bir ilişkiye sahipti? Bilimsel bulgular çoğaldıkça, doğaya ait bilgiler derinleştikçe, felsefe de ilahiyata meydan okuyordu. Bu süreçte üretici güçlerin gelişme kaydetmesinin yanı sıra, siyasi ve düşünsel yapılar da esaslı bir devrim yaşamışlardı: Devletin ve yasaların rolü; tarih ve toplumların işleyişi; din, dil, edebiyat, kültür ve sanatın insan yaşamındaki anlamı gibi konular insan bilincinin sarsılmasına ve toplumların devrimcileşmesineyol açmıştı.

Bu gelişmeler ışığında kitle psikolojisi mutlak bir değişime uğramıştı; toplum içinde hem evrensel hem de ulusal yurttaşlık bilinci gelişmişti; toplum nispeten demokratikleşmiş, ulusal dillerin, modern edebiyatın, sanat ve kültür kurumlarının temelleri atılmıştı. Amerika’nın keşfiyle(!) birlikte yeni toplumların tanınması;Kolombo’nun,AmericoVespucci’nin seyir defterleri, kişisel not ve mektupları Rönesans aydınının ufkunu genişletmişti.

Halkçılıkla birlikte cumhuriyetçilik de keşfediliyordu. Cicero’nun, Plutarkos’un, Livius’un yurttaşlık ve cumhuriyet kavramları tartışılmaktaydı.Yönetim Üzerine, Ütopya,Cumhuriyet’in İyileştirilmesi Üzerine, Güneş Ülkesi gibi eserler yazılmaktaydı. Bu yazarların amacı, feodal düzenin toplumsal adaletsizliğini ortadan kaldırmak; emekçiyi, köylüyü, ezileni ve yoksulu korumak ve ayrım gözetmeden herkesin “mutluluğunu” aramaktı.

Mekanik biliminin gelişimi, saat ve değirmen teknolojisindeki atılım, yeni makinelerin icadı, basıncın ölçülmesi, ısı yasası, elektrik ve manyetizm, ışık hızının keşfi, botanikteki buluşlar, hücre ve kalıtım kavramının bulunması, insan anatomisinin incelenmesi, kan dolaşımının keşfi, mikrop ve virüslere ilişkin yeni buluşlar hem ekonomiye büyük katkılar sunmuş hem de materyalist felsefenin önünü açmıştı.

Kopernik, Galileive Newton bilimsel buluşlarıyla;Hobbes, Locke ve Rousseau devlet ve toplum teorileriyle;Diderot, Holbach ve Kant, felsefi açılımlarıyla;Quesnay, Smith ve Ricardo ekonomi bilimiyle yükselmekte olan burjuvazinin yeni çağdaş toplumu hazırlamışlardı.

Şimdi esas sorun, bilim ve felsefe alanındaki bulguların toplumsal alana nasıl yansıtılacağıydı. Bilimsel ve felsefi başarıların toplumsal yaşama uyarlanması meraklı, dünyayı keşfeden ve bilen, özgür ve kendine güvenen yurttaşlarla mümkündü.

Ufukta yeni bir dönem, Aydınlanma çağı, gözüküyordu.

Aydınlanma çağı birkaç koldan birden yürüdü. Daha doğrusu bu akımın  İngiliz, Fransız, Alman, Rus, İtalyan ve bir de Hollanda ayağı vardı. Her ne kadar bunlar birbirinden farklı olarak ortaya çıkmış olsalar da,birbirinden farklıbu ulusal akımlar zamanla birbirini etkileyerek Avrupa’da bir Aydınlanma akımı oluşturacaklardı.

Aydınlanma, siyasi ve felsefi bir akım olarak, ekonomik gücü elinde tutan(Fransa’da 3. sınıf olarak ifade edilen) burjuvazinin bilime, felsefeye ve kültürel hayata yaslanarak sürdürdüğü bir özgürleşme hareketidir.

Bu hareketin amacı, burjuva toplumunun gelişmesini önleyen ve ona ayak bağı olan krallıkları, Kilise’nin iktidarına dayanan ilahiyatı ve gücünü feodalizmden alan toprak ağalığı sistemini yıkmaktı. Böylece hem ekonomik gelişmenin hem köylülerin özgürleşmesinin hem de kültürel ve ideolojik atılımın önü açılacaktı. Artık geçmişin otoritesine dayanan, gücünü ve manevi ağırlığını dinin ve toplumun gelenek ve göreneklerinden alan hiçbir uygulama kabul edilmeyecekti. Her şey mantık ve aklın süzgecinden geçirilecek ve akla uymayan hiçbir şey kabul edilmeyecekti. Her şey acımasız bir şekilde aklın eleştirisine tabi tutulacaktı.

Alman düşünür Immanuel Kant (1724-1804) “Aydınlanma nedir?” başlıklı bir makale yarışmasına gönderdiği denemesinde “Aydınlanma, insanın bizzat kendisinin neden olduğu güdülme durumundan çıkışıdır.” demiş ve makalesinin sonunda bu düşüncesini “SapereAude!”, yani “aklını kullanmaya cesaret et!” diyerek perçinlemişti.

Aydınlanma düşüncesini Kant’tan önce (bu kadar açık olmasa da) radikal Fransız Aydınlanmacıları da dile getirmişlerdi. Muhtemeldir ki Kant bu makaleyi, Diderot’un 30 yıl önce yazdığı “Eklektisizm Nedir” başlıklı yazısını okuduktan sonra yazmıştır.

  1. yüzyıldan itibaren filozofların tartıştığı başlıca konu bilginin, düşüncenin ve zihinsel etkinliğin kaynağının ne olduğuydu. Özellikle felsefede rasyonel (akla önem verenler) akımın öncülerinden Descartes, “Cogito ergo sum!” diyerek, insanoğlunun her şeyden önce bir varlık olduğunu ve buradan hareketle de kendi benliğini keşfetmesi gerektiğini vurgulamıştı. Sonradan Spinoza, Leibniz gibi farklı filozoflar da benzer düşünceleri dile getireceklerdi.

Fakat bu konudaki en etkili görüşler kuşkusuz John Locke (1632-1704)’a aittir. Locke, duyumsalcılık felsefesiyle sadece çağdaşlarını değil, 19. yüzyılın ortasına kadar bütün filozofları etkilemiştir. Locke, bilgimizin ve düşüncelerimizin kökeninin içsel değil, dışsal olduğunu(yani, duyu organlarımızın algıladıkları temelinde biçimlendiğini)belirterek idealist felsefeye önemli bir darbe vurmuştu. Bu yolu takip eden filozoflar, maddi dünyanın izdüşümünün önce düşünce ve bilincimize ve sonra da toplumsal yaşantımızdaki ilişkilere yansıdığını ortaya koyacaklardır. Artık tartışma, bilginin veya düşüncenin kaynağının ne olduğu üzerine değil; içinde bulunduğumuz lanetli dünyada zulmün ve adaletsizliğin kökeninin ne olduğuna ilişkindir.

  1. yüzyılda bilim ve felsefenin gelişmesiyle birlikte, toplumlar da kendi bilinçlerine varmayı ve akıllarını kullanarak siyasete müdahale etmeyi öğreneceklerdi. Köylü devrimleriyle kendisinden bahsettiren, etkinliğiyle siyasi iktidarları belirleyen kitlelerin, yeniden ama bu kez daha cesur çıkışlar yapması kaçınılmazdı. Bunun ilk belirtileri 1531- 1546 yılları arasında İsviçre’de, 1581 yılında Hollanda’da ve 1640 yılında da İngiltere’de görülmüştü. Bu süreçte ortaya çıkan halkçı teoriler, önce her biri ayrı bir toplumsal tasarı olan modern ütopyalarda (Morus, Campanella, Bacon) sonra da özellikle, Fransız yurttaşları olan Jean Meslier’in, Morally ve Mably’nin sosyal tasarılarında dile getirilmişti.
  2. yüzyılı belirleyen Aydınlanma Çağının, özellikle Kantların, Mablylerin, Holbachların, Rousseau ve Fichtelerin yeni devrimci teorileri(sonradan Büyük Fransız Devrimi’nde “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” olarak ifade edilecektir), hem halkçı devrimlerin birer ürünleriydi hem de 19. yüzyılın yeni sınıflarının umutlarını yansıtan programlardı.

1640 İngiliz devrimi sadece düşünsel alandaki yenilikleriyle değil, aynı zamanda bilimsel, askeri, ekonomik ve siyasi uygulamalarıyla insanlık tarihinde yeni bir dönem başlatmıştı.

1776 Amerikan devrimi, küçük bir ülkenin haklı olduğu sürece büyük bir imparatorluğu yenilgiye uğratabileceğini gösterdi. Bunun yanı sıra bu devrim, siyasi ve ekonomik özgürlüklerin kazanılabileceğini  göstermiş olması açısından da önemlidir.

1789 Büyük Fransız Devrimi ise sadece baldırı çıplakların siyaset sahnesine bağımsız bir kuvvet olarak çıkmasını sağlamamış, aynı zamanda radikal ve modern teorilerin uygulanabilirliğini de göstermişti.

Yeniden “Aydınlanma nedir?” sorusuna dönersek; Diderot, Aydınlanmanın tanımını “Eklektizm nedir?” maddesini yazarken şöyle ortaya koyar: “önyargıları, gelenek ve görenekleri, eski olmaktan kaynaklanan genel kabulleri; otoriteyi ve kısacası insanların zihnini boyunduruk altına almış olan her şeyi çiğneyerek kendi kendine düşünmeye ve açık seçik ve genel ilkelere yükselmeye cesaret eden; onları sorgulayan, tartışan, kendi deneyiminin ve aklının tanıklığından başka bir şeyi kabul etmeyen ve hiçbir şeye bağlanmadan ve taraf tutmadan incelediği felsefelerden sadece kendisine ait olan özel bir felsefe oluşturan bir filozoftur.” Bunlar hem yüz yıl önce İngiliz materyalizminin babası olarak ünlenen filozof Francis Bacon’ın Novum Organum’da ifade ettiği görüşlerdir hem de görüldüğü gibi Kant’ın tanımının neredeyse kelime kelimesine aynısıdır…

Aydınlanma için Kant’ın, “Aklını kullanmaya cesaret et!” tanımının yeterli olup olmadığı konusuna gelince…

Eğer biz de görüşümüzü vurgulu bir cümleyle ifade edersek, “Her Aydınlanma aydınlanmak değildir!” Neden? Çünkü 18. ve 19. yüzyıl Aydınlanmasının önemli filozofları (Voltaire, Diderot, Holbach, Helvetius, Kant, Hegel vs.) insanoğlunun içinde bulunduğu toplumsal koşulların nedenini, onun aklını kullanamamasına bağlıyor ve bu durumdan kurtuluşun da onun aklına sahip çıkmasıyla mümkün olacağını sanıyorlardı. Halbuki gerçek öyle değildir. Bunu açmak için biraz geriye sarmak, yani insanoğlunun bilgiye ve bilince nasıl ulaştığına bakmak zorunludur.

İnsanoğlu bilgiye, Aydınlanma filozoflarının düşündüğü gibi sadece dışsal bir aktarımla (eğitimle) değil, bizzat yaşadıkları deneyimlerle ve etkinlikleriyle ulaşmaktadır. Bilgi, ancak insanın (öznenin) içinde bulunduğu maddi dünyayı değiştirmesiyle edinilmektedir. Örneğin, mızrak sapı haline getirilen basit bir odun parçasını ele alalım. Araç yapmasını öğrenmeye başlayan insanoğlu, basit bir ağaç parçasından mızrak sapı yaratırken zaman içinde onu yontmasını da öğrenecektir. Yontma sürecinde hangi ağacın daha kolay hangisinin daha zor yontulduğunu bizzat kendi deneyimiyle öğrenecektir. Her yontma işleminde sadece odunun niteliklerini öğrenmemekte, aynı zamanda onu yontmak için ne türden taşlar vs. kullanması gerektiğini de kavramaktadır. Böylece insanoğlu hem hayatını kolaylaştırmak için işlediği ağacı hem de söz konusu mızrak sapını işlemek için kullandığı diğer nesneleri ve aletleri tanımaktadır. Yani onlar hakkındaki bilgiye sahip olmaktadır. Kısacası insanoğlu bilgiye ancak bir şeyi dönüştürerek sahip olmaktadır. Buraya kadar bir sorun yok, çünkü bütün filozoflar bilgiye bu sayede ulaşıldığını üç aşağı beş yukarı saptamışlardı. Ancak bu bakış açısı tek taraflıdır. Yani, sadece öznenin dışsal bir nesne hakkındaki bilgiye sahip olma yöntemini açıklamaktadır.

Ancak işin çetrefilli kısmı bu andan itibaren başlamaktadır. Özne, yani insanoğlu, bir odun parçasını yontarak ondan bir mızrak yaratırken, aslında kendisini yontmaktadır. Kendisini yontarak, mızrak sapı yapamayan insandan mızrak sapı yapabilen insana dönüştürmektedir. Buradaki felsefi bakış açısı şudur: Öznenin bilgiye sahip olabilmesi için bizzat kendisinin pratik içine girmesi gerekir. Yani insanoğlu kendi aydınlanmasını bizzat kendi pratiğiyle sağlayabilir. İnsanoğlu içinde yaşadığı dünyayı dönüştürmeden onun hakkında bilgiye sahip olamaz, yani aydınlanamaz. Aydınlanmak, insanoğlunun kendi dünyasını, içinde bulunduğu toplumsal ve şahsi durumu kavraması değil midir? O halde aydınlanmak isteyen insan, daha doğrusu aydınlatılması gereken insan, bizzat kendi emeği olan, bizzat kendi pratiği olan bir aydınlanma faaliyeti içinde olmalıdır.

Örneğin, günümüzde siyasetle uğraşan sıradan bir insanı ele alalım. İçinde bulunduğumuzu şu kriz günlerinde  gericilikle mücadele etmek isteyen bir insanın bir başka insanı aydınlatmadan aydınlanması mümkün müdür? Hayır! Aydınlanmak isteyen insan, önce kendi aydınlanacaktır. Daha doğrusu insanlar zincirleme bir şekilde birbirini aydınlatarak aydınlanmaktadırlar. Siz bir insana içinde bulunduğu durumu anlatırken, aslında basit bir odundan mızrak sapı yaratıyorsunuz. Basit bir odun parçası nitelikli bir nesneye (mızrak sapı) dönüşürken, onu işleyen insan da basit bir insandan nitelikli (mızrak yapmasını bilen) bir insana dönüşmüş olmaktadır.

Demek ki aydınlanma faaliyetinin ikili bir yönü vardır. Birincisi, insanının kendi aydınlanması bir başkasını aydınlatmasıyla mümkündür; ikincisiyse, bir insanın aydınlanması bir başkasının ona doğruları anlatmasıyla (yani dışsal) değil, onun bizzat kendi pratiği içinde bilinçlenmesiyle mümkündür. Bu işlem bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Aydınlanmak, bir başkasını aydınlatmaktır, aydınlatırken de onun bizzat kendisinin aydınlanmasıdır. Bu nasıl olmaktadır?

Gerici düşünce ve ideolojinin etkisi altında bulunan bir insanı etkilemek, onu dönüştürmek ve aydınlatmak onun kafasındaki hurafeleri ayıklamak, önyargıları temizlemek, başka bir dünyanın olduğunu göstermektir. Yani aydınlatmaktır. Bunu yaparken de aydınlatılan şahsın önyargılarını bilmek, kafasındaki hurafeleri tanımak, ona karşı argümanlar geliştirmek, bilgi taşıyarak eski görüşlerinden kurtulmasını sağlamaktır. Bunun yaparken aydınlatan insanın kendisi araştırma yapmakta, tartışarak düşüncelerinin sistemleştirmekte ve bu arada kendisi de gelişmektedir. Yani aydınlatanın kendisi aydınlanmaktadır.

Bu bakış açısı ne yazık ki kavranamadığı için filozoflar sürekli eğitime önem vermiş, planlar yapmış, kitaplar yazmış ama esas dönüşümün kitlelerin, halkın bizzat kendi pratiği içinde olacağını kavrayamamışlardır. Ne zamana kadar? Karl Marx “Feuerbach Üzerine Tezler” başlığıyla not ettiği görüşlerini, yani yeni bir felsefeyi, praksis felsefesini ilan edene kadar. Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’in 3.sünde, değişmesi gereken yığınların, onlara dıştan anlatarak değiştirilemeyeceğini, onların dünyayı değiştirirken bizzat kendilerinin de değiştiklerini vurgulamaktadır. Bu bakış açısı felsefe tarihinde bir devrimdir ve dolayısıyla burjuvazinin 19. yüzyıla kadar savunageldiği Aydınlanma düşüncesinin aşılmasıdır. Burjuvazi kitlelerin sokağa inmesini bir yere kadar istemektedir; onların devrimci dönüşümler için harekete geçmesini bir yere kadar istemekte ancak iktidarın ele geçirilmesinden sonra onların siyaset sahnesinden çekilmesini emretmektedir. Bir bakıma kitlelerin yeniden sömürü çarkının içine hapsolmasını sağlamaktadır. Dünya tarihinin bütün devrimlerinin gerçek ve sonuna kadar giden devrimler olup olmadığını bu açıdan sınayabiliriz. Kitleleri köylere, fabrikalara, mahallelerin kahvelerine, öğrenciyi okuluna hapseden; onları siyaset ve yönetim işlerinden uzak tutan devrimler bir noktadan sonra donup taşlaşmıştır.

 

2- “Aydınlanma Çağı” Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerini takip eden ve sadece 18-19. Yüzyıl Avrupası’nı kapsayan bir süreç midir? Öncesi veya sonrası yok mudur?

Az önce belirttiğim gibi Aydınlanma kavramı, 18. yüzyılda ortaya çıkmış özgün bir kavramdır. Tabii ki bazı kavramlar başka bir anlamda kullanılmak üzere tedavülde kalabilirler, fakat onların tarihselliklerini, zamansallıklarını göz ardı etmeden. Dolayısıyla Aydınlanma kavramı, tarihsel bir momentte burjuvazinin iktidarı ele geçirmesinin bir aracı olarak ortaya çıkmış felsefi, siyasi ve kültürel bir akımdı. Bu akımın etkisi hala devam etmektedir, gündemdedir ve günceldir. Ancak her düşünce akımı gibi onun da geçmişten gelen bir kökeni mutlaka vardır. Bazı filozoflar Aydınlanmanın kökenini antikçağda Ege’de ortaya çıkan (Milet, Efes) doğa felsefesine ve oradan da 5. Yüzyıl Atina’sına kadar geriye götürmektedir. Bu filozoflar aydınlanma sürecinin Doğu-İslam felsefesiyle (9-12. yüzyıllar arası) yeniden canlandığını ve ardından da bu uygarlık birikiminin Sicilya, Kudüs ve Endülüs üzerinden Avrupa’ya aktarılarak yeni bir uyanışın ortaya çıktığı belirtmektedirler.

Aydınlanma düşüncesi, dünyanın farklı bölgelerinde farklı çehreler edinebildiği gibi zamanlama açısından da birbirinden farklı akımlar olarak devam edebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki Aydınlanma düşüncesi, dünyanın birbirinden farklı coğrafyalarındaki demokratik devrimlerin kaçınılmaz ideolojik temelini oluşturmuştur. Hedef bellidir, halkın aydınlanması; baldırı çıplakların geleneksel hurafelerden, batıl inançlardan ve en önemlisi de ağa-şeyh sömürüsünden ve baskısından kurtulmasıdır. Gerçek kurtuluşun sağlanabilmesi için de kitlelerin bizzat kendi eserleri olan pratiklere girmeleri zorunludur. Gerçek aydınlanma budur, çünkü etkindir, dönüştürücüdür ve köklüdür.

 

3-Aydınlanma Çağı, Avrupa’da gelişen liberalizm ve ulusçuluk kavramlarıyla bütünleşerek kilise iktidarının yıkılması çerçevesinde gelişmiştir. Bu anlamda Aydınlanma Felsefesi’nin kapitalizmin ideolojisi olma özelliği taşıdığını iddia edebilir miyiz?

Az önce de belirttiğim gibi Aydınlanma düşüncesi, esas olarak burjuvazinin iktidara gelme hedefiyle ortaya çıkmış bir düşün akımıdır. Ancak bu demek değildir ki emekçiler ve onların örgütleri Aydınlanmaya ilgisiz kalmalıdır. Aksine, Aydınlanma davası en başta yoksul emekçilerin ihtiyacıdır; Aydınlanma en başta onların kurtuluşlarının ve özgürleşmelerinin siyasi-kültürel programıdır. Bu açıdan bakınca Aydınlanma düşüncesinin 18. ve 19. yüzyıldaki içeriğiyle kabul edilmesi ve muhafaza edilmesi söz konusu olamaz. Aydınlanma salt düşünce alanında ve eğitim üzerinden yürütülen bir mücadele değildir, en başta toplumsal bir mücadeledir; emekçilerin eşitlik ve özgürlük programlarının gerçekleşme mücadelesidir. Emekçi hareketi kendi Aydınlanma programını, Marx’ın ileri sürdüğü gibi, “aydınlanma pratiğinin kendisi bizzat aydınlanması gerekenlerin pratikleriyle mümkündür” tezinden hareketle, üretim ve bölüşüm ilişkilerini değiştirerek gerçekleştirecektir.

 

4- Sizce “Aydınlanma Çağı” sona ermiş midir?

Eğer Aydınlanmayı, kitlelerin kendi bilinçlerine varması, kendi toplumsal konumları hakkında bilinçlenmesi ve dolayısıyla kendi konumlarını değiştirme zorunluluğu olarak kabul edersek, yani bunu geniş anlamda kavrarsak, o zaman Aydınlanma Çağının hiçbir zaman bitmeyeceğini söyleyebiliriz. Aydınlanma akımı, eskiden olduğu gibi burjuvazinin iktidara gelmesinin bir siyasi-kültürel programı değil, özellikle emekçi kitlelerin özgürlük ve eşitlik mücadelesinin programıdır. Sanıyorum, insanın insan üzerindeki baskı ve sömürüsü son bulana kadar Aydınlanma da devam edecektir, çünkü söz konusu programın içeriği değişmiştir.

 

 

5- 20. Yüzyılda Avrupa’lı toplumların öncülüğünü yaptığı iki büyük dünya savaşı, bu savaşlarda yaşanan vahşet ve bu vahşete kaynaklık eden düşünsel hareketleri nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Avrupa Aydınlanması böyle ürünler mi vermeliydi?

Hümanizme, Rönesans ve Aydınlanmaya rağmen; büyük düşünürlerin, büyük insancıl akımların boy verdiği bu topraklar nasıl oluyor da dünya savaşlarının merkezi olabiliyor veya ırkçılığa ve Yahudi soykırımına izin verebiliyor? Bunun nedeni yukarıda bahsettiğim her insanın her kuşağın kendi Aydınlanmasını yeniden ve yeniden yaşama zorunluluğudur. Bir kuşak içinden büyük Aydınlanmacılar çıkarabilir ama bir kuşak sonra o toplumda en büyük vahşet de yaşanabilir. Bu beni şaşırtmıyor, fakat az önceki görüşlerimi doğruluyor. Ahlaki değerlerin insanlara sürekli yeniden aşılanması gerekiyor. Bugün Avrupa’da, sanki geçmişte hiç böyle şeyler yaşanmamış gibi, yeniden ırkçılık, yabancı düşmanlığı boy vermektedir.

 

 

6-Avrupa aydınlanmasından hareketle aydın tanımına bakmak gerekirse, Antonio Gramsci’nin aydın tanımında ‘‘her sınıfın kendi organik aydınını yetiştirmesi gerektiği’’ fikri üzerinden bir açıklama yapıldığını görmekteyiz. Sizce bugünün Türkiye’sinde ‘‘aydın’’ tanımlaması nasıl yapılabilir, meseleye tamamen sınıfsal mı bakmak gerekir; yoksa başka faktörler de göz önüne alınmalı mıdır?  Biraz açıklar mısınız?

Ben genel anlamda “aydın” kavramına bugün Türkiye’de yapıldığı gibi, ona olumlu ve pozitif bir anlam yükleyerek yaklaşmıyorum. Benim aydın tanımım Gramsci’nin yaptığı aydın tarifinin aynıdır. Bana göre aydın sadece ilerici ve devrimci olmak zorunda değildir. Daha doğrusu aydın kavramı, toplumsal bir katmanın toplumda oynadıkları siyasi ve kültürel işlevini ifade etmektedir.Aydın kavramına ahlaki değerler yüklemek doğru gelmiyor bana.

Gerçi bizim aydın kavramımızın Aydınlanma kavramından türetildiği ortada, ancak toplumsal işlev, tarihsel misyon olarak aydınlar, sınıf farkı gözetmeden kafa işi görürler. Bundan dolayı da sınıf farkı gütmeden görevlerini yerine getirirler. Eskiden Osmanlı döneminde “ilmiye sınıfı” denirmiş ki bence çok yerindedir. Örneğin İbrahim Müteferrika, Türkiye’ye matbaayı getirmek istediğinde, o günün aydınlar katında bir direnişle karşılaşır. Bunun üzerine bir arkadaşına yazdığı mektupta, “ilmiye sınıfına mensup” bazılarının sadrazama baskı yaparak matbaanın kuruluşunu engellemek istediklerinden bahseder. Müteferrika kavramı çok yerinde kullanıyor. Demek ki ilk aşamada “aydınların sınıfı şudur” demek doğru olmuyor. Aydının görevi(aydınları ideoloji ve kültür üretentoplumsal bir katman olarak değerlendirirsek) mevcut kurulu düzenin işleyişini güvence altına almaktır. Bunun için siyaset, kültür, edebiyat, sanat, kısacası ideoloji üretiminde bulunurlar. Neden böyledir, çünkü onlar kol emeği harcamadan geçimini sağlayabilen insanlardır. Nereden sağlayacaklardır geçimlerini, tabii ki yönetim katına sundukları hizmetten.

Ancak sonradan bunların bir kısmı bilinçli bir tercihte bulunarak ezilenden yana tutum alırlar. Bizde genelde bunlara aydın denmektedir, ama kanımca bu terim doğru değildir. Avrupa dillerinde bu kesime genel olarak entelektüel denmektedir, fakat biz bunu farklı bir terimle karşılamışız ki kafa karışıklığının nedeni de budur.

Örneğin safını ezenden yana belirleyen birçok şair, edebiyatçı, sanatçı vs. vardır. Bunlara aydın demeyeceksiniz de ne diyeceksiniz?

 

7- Buradan Türk toplumuna geçecek olursak tarihte ve bugün sizce Türk toplumu “aydınlanma”nın neresindedir?

Türk toplumu, ne yazık ki Aydınlanmanın henüz başlarında bulunuyor. Aydınlanma davamızın geçmişini, tabii ki bunu bir uyanış, zulme, baskıya, dinci gericiliğe, batıl inanca karşı çıkış olarak görürsek çok geriye de götürebiliriz, ancak bunun bize bir yararı olmaz. Fakat Aydınlanmayı, bir çağdaşlaşma mücadelesi (demokratikleşme, kentleşme, çağdaş üretim, burjuvazinin etkinliğinin artışı, bilimsel gelişme, felsefe, siyaset, kültür ve yazın dünyasında ilerleme, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde adalet) olarak görürsek, o zaman bunun geçmişi 150 yıl, bilemedin 200 yıl geriye götürülebilir.

En önemli ve tarihsel atılımımızsa Atatürk cumhuriyetiyle yapılmıştır. Şu anda içinde bulunduğumuz süreç son 100 yıldaki kazanımlarımızın yeniden kaybedildiğini veya ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Kısacası bugün Aydınlanma mücadelemizin henüz başlarındayız dersek bu pek de yanlış olmaz. En önemlisiyse, her ulusun kendi Aydınlanmasını kendi özgün kaynaklarına, tarihine, edebiyatına ve düşünsel mirasına dayanarak yapmasıdır. Bu konuda henüz işin başında sayılırız.

 

8- 21. Yüzyılın ilk çeyreğindeki Türkiye’de, “Türk Aydınlanması” diye bir kavramdan bahsetmek mümkün müdür?

Türk Aydınlanması diye bir kavram vardır. En azından toplumda buna ilişkin bir genel kanaat oluşmuştur. Bununla esas olarak Atatürk devrimiyle başlayan süreç ve tarihimizin son 100 yıllık birikimi kast edilmektedir. Bu hiç de yersiz değildir, çünkü Cumhuriyet’le birlikte demokratikleşme yönünde büyük adımlar atılmış, medeni yasa çağdaş bir hale getirilmiş, şahsi özgürlükler alanı genişletilmiş, bölüşüm ilişkilerinde nispi bir eşitlik , eğitimde gelişme, bilimde ilerleme sağlanmış, kültür ve sanat alanında önemli başarılar kazanılmıştır.  Birçok kuşak aydınlanmacı bir bakış açısıyla yetiştirilmiştir.

 

9- Türkiye’de aydınlanma düşüncesinin düşünsel kökenlerinden bahsedebilir misiniz?

Türkiye’de Aydınlanmanın düşünsel kökenlerinden bahsedeceksek, az önce de belirttiğimiz gibi 150-200 yıl geriye gitmek gerekir. Yani İbrahim Şinasi’lere kadar geri gitmek gerekir.

1789 Büyük Fransız Devrimi’nin Osmanlı’yı da etkilediği çok açık. Bu dönemi, çağdaşlaşmanın nasıl başladığını vs., Türk Ütopyaları kitabımda etraflıca anlatıyorum. Kısaca yeniden değinmek gerekirse; Osmanlı ordusunun sürekli yenilmesi, toprak kaybı vs. Osmanlı’nın yönetim katında bir arayışa, tartışmaya yol açmıştır. Bu tartışmanın konusu, savaşları neden kaybettiğimizdir… Bunun üzerine yüzeysel, yani salt askeri alanla sınırlı olan reform kararları alınır. Fakat bu süreç burada kalmamış, zamanla eğitim, siyaset ve kültür hayatımızı da etkileyen sonuçlara yol açmıştır.

İlk başlarda yurtdışına gönderilen bazı elçilerin verdiği bilgiler, raporlar söz konusudur. Ardından orduyu ve bürokrasiyi düzene sokması istenen yabancı eğitmenlerin ve subayların ülkeye getirtildiğine tanık oluyoruz. Hatta sonradan öğrenciler de gönderilmiştir yurtdışına. Buradan gelen ilerici akımlara ait düşünceler Türk insanını da, özellikle genç kuşakları, etkilemeye başlamıştır.

Reform hareketini ilk başlatan III. Selim’dir ancak fazla uzun yaşayamaz, sonra II. Mahmut’un bir dizi ilerici reformları söz konusudur. İbrahim Müteferrika’nın Milletlerin Düzeninde İlmi Usüller adlı bir siyasi risalesi söz konusudur. Sonra bu süreci ikili bir karakteri olan Tanzimat dönemi takip eder. Ardından Şinasi Beyin veMünif Paşa’nın çağdaşlaşma çağrıları, uyarıları gelir. Genç Osmanlılar akımının kadrolarının “nasıl çağdaşlaşabiliriz” sorusunu tartıştıkları çok değerli çalışmaları vardır ki bu kadrolar bunu pratiklerine de yansıtırlar. Bu akımın kadroları esas olarak Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi vs. dir. Mithat Paşa, Namık Kemal gibi aydınlar hemsiyasi programlar, ütopyalar hem de edebi eserler kaleme alırlar.

Kırım kökenli olmasına rağmen Türkiye’ye muazzam bir etkisi olan İsmail Gaspıralı’yı da anmamız gerekir.Gaspıralıkadın-erkek eşitliği, dil ve çağdaşlaşma konularında ve eğitim alanında muazzam eserler vermiştir.

Abdullah Cevdet, Hüseyin Cahit Yalçın gibi değerli aydınlarımızın laiklik düşüncesinin ülkeye girmesinde ve kökleşmesindeki katkıları sonsuz değerdedir.

Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde hayata geçirdiği istisnasız bütün devrimler(bunların başında cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, milliyetçilik vs. gelir) önceden düşünülmüş, hakkında yazılar yazılmış, uğruna hapisler yatılmış, sürgüne çıkılmış tasarılardır. Namık Kemal, İsmail Gaspıralı, Abdullah Cevdet gibi çağdaşlaşma mücadelemizin değerli kadroları eşitlik anlayışı, toplum hayatında demokratikleşme, dilde ve eğitimde çağdaşlaşma, bâtıl inanca, hurafelere karşı çıkma, dinin toplum üzerindeki etkisini kırmaçabalarına çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kısacası 150 yıllık bir çağdaşlaşma (Aydınlanma) tarihimiz vardır, ancak üzülerek belirteyim ki bu değerin pek farkında değiliz.

 

10- Türkiye’de çağdaşlaşma çabalarının başlangıcını hep Tanzimat Dönemi veya Sultan II. Mahmut Dönemi’ne dayandırırlar. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Tanzimat döneminde önemli bazı yasal dayanaklar, kanunlar, mevziler yaratılmıştır ancak bunlar Türk halkının çıkarlarından ziyade Batılı ülkelerle işbirliği içindeki ecnebilerin ve sonradan “azınlık” olarak ifade edilen bazı yurttaşlarımızın yararına değerlendirilmiştir.Nasıl ki Turgut Özal ülkemizi küresel sermayeye açarak Türkiye’yi daha fazla dışa bağımlı hale getirmişse, ama bunu yaparken de otobanlar yapmışsa; nasıl ki Türkiye’nin varını yoğunu satarak ekonomik açıdan ülkeyi çoraklaştıran Tayyip Erdoğan bunu yaparken aynı zamanda duble yollar da yapıyorsa, Tanzimat da ağır bağımlılık koşullarına yol açtığı halde bazı yararlı gelişmelere önayak olmuştur.

  1. Mahmut döneminde bazı temel mevziler kazanılmıştır. Eğitim alanında ve askeri alanda önemli reformlar bu dönemde başlamıştır. Sonradan demokratik devrimci mücadelede etkin olan kadrolar bu sayede yetişmişlerdir.

 

11- Büyük Türk Devriminin Aydınlanma Çağı akımlarından pozitivizm ve materyalizmden kökenlendiği görüşü sıkça dillendirilir. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Büyük Türk Devrimi’nin aydınlanma düşüncesi ile ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Eğer Büyük Türk Devrimi derken Atatürk Cumhuriyeti dönemindeki gelişmeleri veya Kemalist Devrimleri kast ediyorsanız bu kısmen doğrudur. Atatürk esasta materyalisttir; ki bunu günlüklerindeki notlardan, bilime ve akla vurgu yapan konuşmalarından anlıyoruz.

Atatürk’ün katkılarıyla hazırlanmış olan birçok ders kitabı, ki bunların başında liselerde okutulan dört ciltlik Tarih kitapları gelir, tarihi ve toplumları materyalist bir bakış açısıyla değerlendirir. Yine Atatürk’ün emriyle basılmış, din eleştirisi yapan, materyalist içerikli birçok kitap vardır. Örneğin, Abdullah Cevdet’in çok erken bir zamanda çevirerek yayımladığı Jean Meslier’in Sağduyu kitabını okuyan Atatürk bu kitabı okumakla yetinmemiş,  yeniden basılması için bizzat talimat vermiştir. Sağduyu kitabı, bir papazın kaleme aldığı ve Fransız Aydınlanması döneminde Hollbachların, Voltairelerin el kitabı olan, tanrıtanımaz bir vasiyetnamedir.

Fakat Atatürk’ün Pozitivist olduğunu söylemek O’na haksızlık olur, çünkü Pozitivist akım devrimci değildi. Pozitivizm sadece doğa yasalarının kabul edilmesi değildir, aynı zamanda siyasi-toplumsal bir programdır. Pozitivizmin fikir babası olarak kabul edilen August Comte hayatının ilerleyen yıllarında bütünüyle bir tür “pozitif din”e sapmış bir peygamberdi. Ancak pozitivizmin etkisini hem Atatürk’ten önceki kadrolarda hem de Cumhuriyet’i kuran kadrolarda görebiliyoruz. Bu bilinçli bir tercihten ziyade kısmen bilgisizlikten kaynaklanıyordu, çünkü birçok insan Pozitivizmi, aklın ve doğa yasalarının benimsenmesi olarak görüyordu. Yani söz konusu düşün akımının arka planındaki toplumsal-siyasal tasarıyı pek bilmiyordu.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...