Ana Sayfa Röportaj/Söyleşi Dr. Rer. Soc. Burak GÜMÜŞ ile POPÜLİZM üzerine

Dr. Rer. Soc. Burak GÜMÜŞ ile POPÜLİZM üzerine

  1. Popülizm tanımları arasında birbirine zıt olarak görünen iki tanım bulunmaktadır. Bunlardan ilki popülizmin popülizmin demokratik rejimler açısından tehdit olduğunu ve demokrasiye zarar verdiğini öne sürerken, diğer bir görüş ise popülizmin demokratik rejimlerin oluşmasına katkı sağlayan bir geçiş süreci olduğunu savunuyor. Siz Türkiye özeline baktığınızda, hangi tanımlayış biçiminin daha doğru olduğu kanaatindesiniz? Biraz açıklar mısınız?

Özellikle jeopolitik çıkarların kesiştiği, Balkanlar, Kafkasya, Kırım, Ortadoğu gibi kriz veya savaş bölgelerinin arasında bulunan, terör sorunu, siyasal – kültürel ve diğer etnik, mezhepsel ve siyasal ayrışma noktaları üzerinden kutuplaşma ve gerginlikler yaşanan, yıllardan bugüne değin eğitim sisteminin erozyona uğrayan/uğratılan ve de ekonomik sorunlar yaşayan ülkemizde popülizm şahsi kanaatimce karizmatik otoriter demagoglar tarafından kullanılır hale gelmiştir ve bu yüzden demokrasiye katkıda bulunacağını düşünmüyorum. İnsanlar zaten çeşitli alanlarda kurumsallaşmada sıkıntılar bulunan ve feodal değerlerin bir kısmının egemen olduğu ülkemizde genelde siyasal partilere eşit yurttaşlar veya parti üyeleri olarak seçim ve oylama dışı katılamıyor, parti içi siyasal istikamet üzerinden halka veya tabana açık kanallar yok; Türk Siyasal Partiler Kanunu’nun Genel Merkezin İl ve İlçe Teşkilatlarına karşı tanıdığı geniş yetkilerden dolayı parti yönetimi de parti içi muhalefete hareket alanı tanımıyor. Böylece partilerin, ya yoz bir sistemin çözümünü getireceğine inanç pek yok ya da bürokratik partilere kendini alternatif olarak sunabilen ve internet ve sosyal medya üzerinden hızlıca örgütlenebilen yeni hareketler veya flashmoblar internetin sansürü veya yasakları nedeniyle de zaten hareket alanına sahip değiller.

Böylece alan gündem oluşturup halkın duygularını suistimal eden siyasetçilere kalıyor. Türkiye’nin durumu zaten ortada olduğundan genelde baskın bir lider otoriter tepeden inmeci yönetim tarzıyla kitleri peşinden sürükleyip kendi taraftarlarını cephesini sıklaştırmak için gerginlik siyasetiyle güderler. Buna en azından son 10 yıldan beri şahit olmaktayız. Kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü veya laiklik gibi konularda sıkıntı ve demokrasilerin gereği olan muhalefet etme ve özgürlük alanı hem hukuken hem de fiilen daralıyor. Yeni hükümet sistemiyle de zaten halkı coşturan ve güya kendini sistemin karşıtı gibi gösteren baskın liderler olanak tanıtırlar. Hatta mevcut cumhurbaşkanına kendini rakip olarak gören kadın bir siyasetçinin bile kendini eril, etkin, baskın olarak sunarak ve kendisini muhafazakar değerlerle uyumlu göstererek puan toplamaya çalışacağını düşünüyorum. Demokrasiye de gelince varsayalım ki adil bir seçim sistemi var ve oyların sayımında da hile yok sadece çoğunlukçu açıdan ele alınıyor. Yani azınlıkta kalanların söz ve itiraz hakkı pek yok. Böylece algılanan çoğunluğa göre de muhalif parti başkanları ve iktidara meydan okuyan alternatif liderler de ister istemez iktidara benzeşmeye çalışıyorlar.

Kutuplaşmış ve cehaletin kol gezdiği yığınların bulunduğu toplumlarda popülizm kesimler arası nefret söylemi ve nefret eylemlerine dönüşebilir, çünkü popülizmde aklı selim olmaya, soğuk kanlı neden-sonuç analizlerine yer bırakılmıyor. Kahvede okey oynayan kitlenin algılarına uygun bir söylem takınan, feodal toplumlarda bağıran çağıran haklı ve samimi görünür, basit çözümler sununca ve çözüyormuş gibi yapınca beğeni toplar.

 

Birkaç yıl önce özde değil de sözde, yani eylemsel açıdan değil de söylemsel bazda İsrail karşıtlığı halkın beğenisini toplarken, sol-sosyal demokrat cenahtan tutun bölücü terör örgütünün siyasi kolu gibi görünen partinin başkanına kadar herkes Tel Aviv karşıtı bir söylem takındı, bu alanda medya ve iktidar sayesinde hassasiyet gösteren halkın nezdinde puan kaybetmemek için. Böylece iktidarın kullandığı popülizm, muhalefeti de etkiliyor. Eylem bazında iktidar ve muhalefetin İsrail ile ilişkilerinin aslında nasıl olduğunu herkes alkışlarken, kimse kontrol etmiyor

Ya da geçici koruma statüsü tanınan Suriyeliler meselesinde, benzer bir popülizmi de muhalefette görmekteyiz. İktidarın bu statüdeki Suriyelilere karşı gütmüş olduğu açık sınır siyaseti kimi parti ve başkan adayları tarafından eleştirel bir dille gündeme getirilmektedir. Böylece güvenlik ve ekonomik sorunlarının asıl nedeni gibi sunulan ve böylece hedef haline getirilen bu insanların topluca kovulmaları söylemleri de bu kitleleri nefret suçunun kurbanları haline getirebilir. Bu konuyu iktidar partisi tabi “atlıyor” bu insanların Türkiye’ye gelmesine olanak tanıdığından ve bu insanlara soğuk bakan seçmenler tarafından kabahatli görüldüğünden dolayı, ama muhalefet partilerinin bir kısmı da bu durumu genel bir  karşıtlık haline getirerek sağ popülizm yapmaktalar. Ya da TL’nin değer kaybını önlemek için 10 yıl önce Dolar yasaklansın kampanyasını organize eden İşçi Partisi’nin sol popülizmi gibi, halbuki TL her başka para birimine karşı değer kaybetti.

 

  1. Türk Siyasi Tarihi incelendiğinde, siyasal hayatımızdaki pek çok hareketin lider ile özdeşleştiği ve seçim süreçlerinde parti programlarının çok fazla konuşulmadığı görülmektedir. Popülizmin yansıması olan bu durumun yarattığı zorluklardan bahsedebilir misiniz?

Popülizm kitleleri radikalleştirebilir ve bir beklenti haline sokabilir. 10 yıl önce  İsrail karşıtı söylemleri bayrak etrafında bir yarış olarak karizmatik baskın lidere verilen reye dönüşmüş olsa bile, İsrail ile evvelden bugüne değin yürütülen, gerçekten iyi olan ekonomik ilişkiler veya verilen gerçek tavizler halkın nezdinde liderin samimiyetsiz olduğuna dair bir izlenim yaratabilir. Dış güç eksikliği veya konjonktürel sebeplerden dolayı er ya da geç sürekli ağız değiştiren veya kendisinin herhangi bir muhatabı tarafından aldatıldığını öne süren bir siyasetçi, inandırıcılık sorunu yaşayabilir. Elbette halkın kolektif belleği zayıfsa veya o an başka bir konu popülist bir tarzla gündemde tutulursa böyle bir sorunun da düşmanların anlık değişmesiyle aşıldığına şahit oluyoruz ve bu da siyasette tutarsızlığa neden oluyor.

Ayrıca iç politikada puan getiren sert retorik dış politikada da karizmayı halkın nezdinde arttırmak için ülkelerarası ilişkileri bozabilir? Bu istikrarlı tutarsızlık da liderden siyasete ve muhalefetten yandaşlara kadar gidebilir: Örneğin batı cephesinde miyiz, yoksa Avrasya ittifakında mıyız? Batı düşman ise, hatta darbe teşebbüsünde yer aldıysa, neden dostuz? İngiltere’ye giden muhalif önder hain sayılırken, iktidar temsilcisi neden görüşebiliyor? Şu anda kim dost, kim düşman? Putin mi, Obama’mı, yoksa Trump mı? Dün “Ey Merkel” dediğimiz Almanya ile ilişkiler nasıl düzelecek? Bölücü terörist YPG 2013/5 yılında neden muhatap alındı? Yarın yine kim dost kim düşman olacak? Popülist söylemler güç ve çıkara göre güncellenirse tutarsızlıklar meydana gelir, öte yandan radikalleşen taban, yumuşama gerekirse nasıl zaptedilecek veya ikna olacak? Sert retorik ülke içi kesimler arası barışı bozabilir, ülkeler arası sert retorik izolasyona götürebilir.

 

Belki popülizm yüzünden gündeme getirilemeyen asıl sorunlar da halkı oyalamak için halkın gündemine yansımıyor.

 

 

  1. Popülizm yalnızca Türk siyasetinde değil, dünya siyasetinde de hızla yükseliyor. Bu bağlamda Avrupa’da yükselen sağı ve sağ düşüncenin yükselişiyle birlikte ivme kazanan göçmen karşıtlığı ve İslamofobi gibi gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Avrupa’da artan ekonomik sorunlar ve bazı münferit terör eylemlerinin asıl faili popülist siyasetçilere göre zaten kültürel ve medeni açıdan öteki olarak sunulan göçmen Müslümanlar ve onların inandığı İslam dini. Halbuki Türk, Arap ve Acem Müslümanları 60’lı yıllardan bugüne değin Batı Avrupa’da bulunmaktadırlar ve o zamandan bugüne değin neden kitlesel terör eylemleri, iç savaş gibi durumlar yaşanmadı diye kimse sormuyor. Öte yandan bu terör eylemlerinde yer alanlar da on yıllardan bugüne kadar yaşayan Müslüman göçmenler mi yoksa Ortadoğu’dan yeni gelmiş kitlelerin içinde barınan unsurlar mı tartışılmıyor. Tüm göçmenler, hatta sığınmacıların hepsi güvenlik ve ekonomik istikrarı tehdit eden unsurlarmış gibi sokulup göçmen karşıtı eylemleri veya bir siyaseti meşrulaştırmış oluyorlar. Eskiden yabancı düşmanı damgasını yemekten korkan sağcılar bugünlerde daha fazla bir özgüvenle görüşlerini alenen dile getirebilirler ve temsilcileri de meclislerde daha fazla temsil edilmektedir. Genelde irtica ve teröristleri değil de tüm Müslümanları ve İslam dinini hedefe alan siyasetçilerin söylemleri medya vasıtasıyla kitlelere yayılıyor ve halkta topluyor, böylece insanlar arası sosyal ilişkilerde de Müslüman karşıtı nefret söyleminin ve nefret suçu eylemlerinin artışına sebebiyet veriyor. Bu durum da Müslüman kökenli gençlerin tepkisel olarak daha da radikalleşmesine neden oluyor.

 

 

  1. Son günlerde Amerikan Başkanı Donald Trump’ın popülist siyaseti uluslararası gündemi meşgul ediyor. Trump gerek İran ile imzalanmış olan KOEP’ten çekilme sürecinde ve gerekse de Kudüs kararında Amerika’daki muhafazakar sağ seçmenin duygularına oynayan bir dış politika inşa ediyor. Trump yönetiminin bu anlayışı dünyayı nereye götürür? Kısaca değerlendirir misiniz?

 

Kanımca Ortadoğu’da mağdur Filistinlileri daha fazla kurban eder ve radikalleşmelerine neden olur. Zaten İsrail katliamlara da girişse daima meşru görülmektedir batı ülkelerinde. İsrail’in aşırı şiddeti Batı Medya’sında genelde yok sayılmaktadır ve eleştirilene karşı da Yahudi Düşmanı damgası yapıştırılmaktadır.

 

İran’ı da içerde dinci ve dışarıda da Amerikan yanlısı siyaset izleyen taşeron Sünni İslamcı rejimleri, İsrail ile gizli veya açık ortaklık içinde Şii karşıtı bir söylemle bu koalisyonu meşrulaştırır.

 

Ümit ederim ki böyle kitlesel bir kaotik ortama doğru gitmeyiz. Öte yandan bizde de bazı mezhepçiler veya etno millityetçiler Irak ve Suriye’de kısmen kör olanlar gibi böyle bir İran karşıtı kampanyada yer almak isterler, fakat İran’a karşı saldırı eğer başarılı olursa, tıpkı Irak ve Suriye’deki gibi bizim Güneydoğumuzu tehdit eden etnik devlet gibi oluşumlara sebebiyet verirler, bu yüzden de Kasrı Şirin’den bugüne, iyi veya kötü günlerimizde, devlet geleneğine sahip Türk ve Acem milletlerinin ve yönetimlerinin aklı selim davranması gerek.

Irak ve Suriye devletlerine karşı mezhepçi açıdan meşrulaştırılmaya çalışılan olumsuz yaklaşımlar ve Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’taki ayrılıkçı hareket ve örgütlere karşı başlangıçta gösterilen tolerans, bu ülkeleri bölünme eşiğine nasıl götürdüyse, devlet geleneğine sahip İran’ı da benzer bir duruma sokabilir. Mezhepçi gözlük takıp asıl oyunu ve etnik bölücülüğü görmezden gelen komşu ülkelerin iktidarları, geçmişten ders almayıp İran karşıtı bir eylemde yer alırsa, o kaos kendi ülkelerine de gelir. Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta oluşan etnik ayrılıkçı bölge ve sözde kantonlar bizim bölünmez bütünlüğümüzü tehdit ediyor, ister onlarla geçici açıdan işbirliği sağlansın ister sağlanmasın. Bu yüzden de İran her ne kadar dinci ve anti demokratik ise de, yine de Batı önderliğinde ve İsrail ortaklığında yerel mezhepçi bir saldırıdan korunması gerekir, çünkü bu müdahale demokrasi ve insan hakları değil de etnik bölünme getirir. Dış borcu olan ve baskı altında olan Nato üyesi bir ülkenin iktidarı da yine bölge merkezli bir dış politika gütmelidir, çünkü Arap ve Acem devletleri bizim komşumuzdur. Yani komşuların da bizim toprağımızda gözü vardır. Bu arada ben de milliyetçi popülist bir söylem dile getirdiğimin farkındayım.

Rusya bu konuda, eğer Avrasya cephesinin zedelenmesini istemiyorsa, ılımlı Sünni rejimleri ve Trump’ın bu siyasetini benimsemeyen AB ülkeleriyle birlikte İran’ı koruma altına alması gerekmektedir.

 

 

  1. Tekrar Türkiye’ye dönmek gerekirse, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışan adaylara baktığımızda, adayların tamamının popülist söylemlere başvuran popülist siyasetçiler olması dikkat çekiyor. Siz bu durumu ve adayların tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Halk tarafından seçilen ve doğrudan atama yetkisi üzerinden yargıyı etkileyebilen ve fesih yetkisi üzerinden de yasamayı etkileyebilen yürütmeyi teşkil eden bir “Cumhurbaşkanlık Sistemi”. Parlamento tarafından seçim yapılmadığından dolayı tek seçmen halk görünmektedir. Bu yüzden de halkı kim etkileyebiliyorsa – ki ona tabi medya tarafından gerekli imkan sağlanmalı – o daha fazla oy alır. Meclis yerine halk yığınlarının oy vermesi tabii ki de popülizme fırsat yaratır. İş imkanı, geçici koruma altındaki Suriyelileri gönderme, haddini bildirme, borç silme, racon kesme, kredi veya ekonomide veyahut siyasette istikrar vaatleri elbette bunun dışavurumudur.

 

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...