Ana Sayfa Anlık Dergisi 2020’DE HALKÇILIĞA BAKMAK

2020’DE HALKÇILIĞA BAKMAK

            Halkçılık, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının anıtsal bir ideali gibi geliyor bugünden bakıldığı zaman. Zamanında doğmuş, büyümüş ve doğal yaşamın imkânları içinde ölmüş ve tarihteki yerini almış bir figür gibi davranmaktan pek çekinmiyoruz. Hâlbuki “Halkçılık”tan anlaşılması gereken şey yalnızca Cumhuriyet dönemi ile mi sınırlı? Eğer öyleyse nedir bu sınırlılığı yaratan husus?

            Kemalizmi yalnızca bir “devlet ideolojisi” olarak görüp, “yukarıda” alınan kararların “aşağıya doğru” uygulamasından ibaret zanneden ve Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar yaşayarak gelen sekter bir yorumun elbette halkçılığı Atatürk dönemi dışında tanımlamasını beklemek mümkün değildir. Zira halkçılık, Atatürk yaşarken dillerinin altında sakladıkları “halkçılık komünizmdir” baklasından başka bir şey ifade etmezdi, edemezdi. 2. Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarının ardından gelen ve Kemalizmi büyük ölçüde deforme eden Soğuk Savak içinde “halkçılık”, tıpkı “devletçilik” ve “devrimcilik” gibi “komünizm öcüsü”nün ülkedeki suretlerinden başka hiçbir içeriğe sahip değildi. Elinde kör topal kalan 3 okla devam eden Kemalizm halen bu üç okun gölgesinde kendine sınırlı ve muhafazakâr bir yaşam sürmektedir. Soğuk Savaş’ta pek çok Kemalist aydının müdahalesiyle yeniden can kazanan bir ideoloji, üzerinden geçen 2 darbe ve bu darbelerle bu aydınların sindirilmesini alkışlayan “sözde” Atatürkçülerin güdümünde bugüne kadar kırıla döküle gelmek zorunda kalmıştır.

            Halkçılık, ilgili dönemin ürettiği söylemsel ezberlerle değil ancak ve ancak o dönemin tarihsel koşulları içinde anlam kazanabilir. Öte yandan belirli bir ideolojinin kuvvetli savunusunu o ideolojinin tarihsel ezberlerinin kuvvetli bir tekrarından öte bir anlam ifade etmeyeceğini düşünen sekter bir aklın da halkçılık ilkesinin kuruluş sürecindeki anlamı, tarihsel ve kuramsal temellerini, ne niyetle işe başlandığını ve nasıl sonuçlandığının muhasebesini yapacak bir derinliğe de sahip değildir. Bu sebeple de tıpkı diğer tüm ilkelerde olduğu gibi halkçılık ilkesinin kuruluşundaki tarihsel temelleri, artıları ve eksileriyle değerlendirmek, bugün fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bu ilkenin hangi temeller üzerine oturtulması gerektiğini kürsü cümlelerinin ötesinde tarif etmek mecburiyetindeyiz.

            Bir giriş yazında uzun uzadıya anlatacak durumda değiliz. Hem geçmişi hem de bugünü ilgilendiren bazı başlıklarla bu tartışmanın başlıklarını açıp, bugüne dair yeni bir düşünme sürecinin hareket noktalarını paylaşmak istiyoruz. Umuyoruz ki halkçılık gibi önemli bir konu halkçılık ilkesinin 100. yılı olan 2021’de daha derinlikli ve akademik bir temelde tartışılacaktır.

            Halkçılık üzerine kalem oynatan pek çok sosyal bilimcinin yazdıklarına bakılacak olursa iki önemli hat göze çarpmakta. Bunlardan ilki meseleyi akademik bir yöntemle inceleyip yorum kısmında Kemalizmin tarihsel ve kuramsal birikimini karşısına alan metinlerden oluşmaktadır. Diğeri de yukarıda kısaca bahsedilen ve o günün cümlelerini tekrar etmek dışında fazlaca bir varlık gösteremeyen konforlu alan Atatürkçülüğüne dair metinlerden oluşmaktadır. Maksadını aşacak kadar önyargılı ve niyet okuyan yorumlarla, doğru düzgün temellendirmediği bilgilerini devlete selam durarak akademik yayın haline getiren iki ucun bu ilkeyi anlaması ve anlatabilmesinin oldukça sınırlı olduğu da ilgili kaynaklar okundukça daha rahat bir biçimde tespit edilecektir. Kaynak taraması konusunu elbette daha geniş bir çalışmanın sorumluluğa bırakılmalı.

            Konuya geri dönüldüğü zaman 3 temel dönemi gözden kaçırmamak gerekir. Bunlardan ilki, 1921’de Birinci Meclis’te başlayıp Atatürk’ün vefatına kadar devam eden ilk dönemdir. İkincisi, 1960’lı yıllarda Kemalist aydınların geriye bakarak yaptığı eleştirel sahiplenmenin içerikleridir. Diğeri de 12 Eylül’den bugüne kadar gelen manasız suskunluk…

            İlk dönemin halkçılığı dağınık bir Anadolu halkını, Milli Mücadele sürecinde bir arada tutmaya çalışan bir çabanın içinde ortaya çıktı. II. Meşrutiyetle “Halka doğru” sloganıyla hayat bulan bir ilke Milli Mücadele döneminin pratiği ile daha fazla ete kemiğe bürünerek somutlaşabilmiştir. Kimsenin terk etmediği en büyük ezber olan meslek-sınıf ikilemindeki tercih ve resmi söylemin sınıfların inkârına varan açıklamalarını da rasyonel ve sosyolojik bir tespit olarak kabul etmek durumunda kaldık. “Avrupa’daki gibi sınıf bizde yok” diyebilmenin rahatlığı –ki Avrupa tipi olmamasına rağmen sınıfsal yapılaşmanın hiç olmadığı hala tartışmalıdır- ile “meslek” üzerinden yapılan bir tercihi sorgusuz, sualsiz ve tartışmasız olarak düşüncemizin temeline yerleştirdik. Ve bunun pratik ihtiyaca karşılık gelen bir söylem mi yoksa çok detaylı sosyolojik incelemeler sonucunda ulaşılmış bir toplumsal realite mi olduğunu da hiç sorgulamadık. Sınıfsız olmanın aynı zamanda “çatışmasızlık” demek olduğunu iddia edecek kadar ülkeye yabancılaştığımızın da farkına varamadık. Eğer Osmanlı’nın sonu ve Cumhuriyet’in kuruluşunda “çatışmasız, uyumlu ve yekpare” bir yapıda olsaydık, II. Meşruiyet’ten itibaren karar alıcı mekanizme birleştirmeye, uyuma, bir arada olmaya bu kadar çok çabalamazdı. Bu gerçeği algılamadığımız gibi üzerine o dönemdeki siyasal anlamı büyük olan “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” sözünü sanki mutlak bir gerçek olarak kabul etmeyi uygun bulduk. Halbuki orada söylenmek istenen şey devletin o güne dair analizi değil yaratmaya çalıştığı Cumhuriyet idealinin toplumsal boyutu olduğunu idrak edemedik.

            Osmanlı’nın gerilemesinden itibaren toplumsal çatışmanın yoğunluğunu isyanlarda, köylünün sırtına binen toprak ağalarında, Milli Mücadele döneminde asker kaçaklarından düzenli orduya katılmayan çetecilerde, halkın sırtına binen eşrafta ve devletteki pozisyonun korumaya çalışan “kapıkulu” bürokrasisinde de mi görmedik? Bu kadar çok “birlik”, “düzen”, “uyum” vb. her söylemin arkasında bu toplumsal dağınıklığın ve topraktaki mülkiyet yoğun olmak üzere sınıfsal çatışmanın derinleşmesinin rolü bulunmaktadır. Bir adım daha ileri gidelim: Cumhuriyetin binbir emekle ve umutla yaratmak istediği “milli burjuvazi” bir meslek odası değil ilerleyen süreçte Cumhuriyetin hiç de milli olmayan burjuvazisinin temelini oluşturmaktadır. Daha detaylı okuyan ve araştırma zahmetine katılacak olan herkes Türkiye’deki toplumsal yarılmaları belirgin bir şekilde tespit edecektir.

            Cumhuriyetin yarım kalan idealinin önemi sınıf gerçekliğini reddetmekten ziyade mevcut imtiyaz sahiplerine savaş açmaktır. Doğrudan karşısına aldığı imtiyazlı grupların siyasal gücünü elinden alan Kemalist devrim, mecburen omuz omuza verdiği imtiyazlı grupların gücünü kırmakta mutlak bir zafere ulaşamamıştır. Bu problem niyetle alakalı değil dönemin tarihsel şartlarının getirdiği bir zorunluluktur. 1930 yılında Atatürk’ün Anadolu gezisinde halkla kurduğu doğrudan teması ve kendisine iletilen şikâyetleri okuma zahmetine katlananlar da devam eden sorunları görmekte çok zorlanmayacaklar.

            Atatürk döneminde siyasal gerekçelerle çok ileri taşınmayan bu analizlerin 1960’lı yıllardan itibaren Doğan Avcıoğlu, Niyazi Berkes, 1970’lerde de Vedat Günyol ve Cahit Tanyol gibi önemli düşün insanlarının merceğinde hayat bulduğu görülecektir. Kemalizmi yok etmek için karşıdevrimin silahı zannedilen bu eleştiriler bizzat Kemalist devrimin ardılı olan müelliflerinin de gözünden kaçmamıştır. Ancak onlar bu analizleri Kemalist devrimi tarih sahnesinden silerek onu itibarsızlaştırmak için değil 1923’e sırtını dayayan bir devrimci birikimi daha sağlıklı bir şekilde analiz edebilmek ve Mustafa Kemal’in mirasını hak ettiği yere taşımak için yapmışlardır.

            Soğuk Savaş’tan bugüne komünizme “öcü” gözüyle bakan bir belleğin 3 oku ötekileştirmesiyle ortaya çıkan yeni süreçte Kemalistler/Atatürkçüler/Ulusalcılar kapitalizmin gelişimi ile birlikte ortaya çıkan yeni duruma karşı sessizliklerini korudukları gibi -sanki kendileri bu süreçten etkilenen mesleklerde hiç çalışmamışlar gibi, emek sömürüsünden hiç etkilenmemişler gibi- Türkiye’nin bütün bu toplumsal yarılma süreçlerine uzak, tereddütlü hatta kimi zaman reddeden bir noktada siyaset yapmaya devam etmişlerdir. Türk toplumuna bir bütün olarak bakabilmenin, “ulus” ekseninde ortaklıklar aramanın yolu yalnızca üst-yapısal öğelerde değil emek eksenli bir çıkar ortaklığında aranmalıdır. Türkiye’ye her uzvuyla yekpare, tek çatışma alanı başka ülkelerde Türkiye arasında gibi bakmanın ne denli sakat, eksik ve yanıltıcı olacağına dair tonlarca örnek varken, sürekli ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen uluslararası güvenlik sorunları bu tezi yanlışlamak için tek başına yeterli değildir. Ulusal ve uluslararası çelişkilerin aynı anda yaşandığı bu topraklarda yapılacak tek yanlı analizlerin hangi çelişkilerle dolu olduğunun bilincinde olmak ve uluslararası çelişkiler ile toplumsal çelişkileri başka bir tabirle sınıfsal çatışmasını aynı anda okumak ve halkçılık gibi Türk devriminin motoru olan bu ilkeyi Mustafa Kemal’in “bilim” üzerine bıraktığı mirasa uygun olarak güncelleyerek yalnızca bağımsız değil aynı zamanda demokratik, toplumcu ve eşitlikçi bir Türkiye’nin de taşlarını döşemek mecburiyetindeyiz.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...